• 416 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Baya eskiden okumuştum, o zamanlar sevmiştim ama iki sene önce tekrar bir göz gezdirince neden sevdiğimi anlamamakla beraber gerçekten hiç mi hiç sevmedim. Çoookkk klişe ve sıradan. Fazla bir şey beklerseniz bence hayal kırıklığına uğrarsınız. Baş kız karakteri sevdim ama yine de olaylar oldukça başarısız kurgulanmış bence.

    Merak ediyorsanız bir göz gezdirin siz de isterseniz. Ama ben sevmedim.
  • " Yirmili yaşlar sınırları zorlamak,eğlenmek içindir. "
  • Oradaydık dördümüz de
    Seçilmiş, sıralanmış, sayılmıştık
    Sen, ben, Boz ve Mutsuz
    Hepimiz ilk önce gitmeyi bekliyorduk
    Boz korkmuş ama en güzelimizdi,
    Aşıktık hepimiz ona
    Onun dışında ben sana aşıktım
    Mutsuz da bana mutsuzdu bir tek
    Bir papaz girdi önce içeri
    Evren ben olduğum için var dedi Boza
    İnanmadım ben, sahte dedim kayboldu
    Boz daha korktu, sarıldı bana
    Mutsuz daha mutsuz oldu
    Sen daha dayanılmaz oldun
    Ben daha fazla zorlamak gerek dedim sınırları
    Denek geldi sonra
    Bir kere deneyelim mi dedin
    O halen dayanamadığım gülüşünle
    Reddediyordu Boz, uzattım parmağımı
    Sadece bir kere dedim, Mutsuz da uzattı
    Sen de uzattın sonra, Boz yanına geldi
    Kayboldu denek de rüzgarla
    Ortada duruyorduk hala, parmaklarımızı uzatmış
    Hava soğudu, plaj ortaya çıktı
    Hayat bir plaj değil mi dedi sevecen
    Hayat her şeydir dedim ben
    Her şey kötüdür dedi Mutsuz
    Sen kötüsün dedi Boz
    Sen bir şey demedin
    Sadece gönderdin plajı da öteye
    Dört bilinmeyenli denklem gibiydik
    Ama en çok seni bilemiyordum ben
    O yüzden bir tek sana sordum ne istediğini
    Hayatı dedin, hayatını
    Boz gitti ilk önce
    Sonra sen, benim hayatımla
    Sonra mutsuz
    En son ben kaldım hatırlayan her şeyi
    Ve yazıyorum şu anda
    Var olmamızın kısa tarihini
  •  

    Yavuz Bahadıroğlu
    Osmanlı ceddimiz idareleri altındaki çeşitli ırk ve dinden insanlara her zaman âdil ve hoşgörülü davranıyor, ne dinlerini, ne dillerini, ne ırk ve neseplerini dayatıyorlardı.

    Asırlar boyu devleti yönetenler, Şeyh Edebali’nin (hakkında genişçe bilgi verilecektir) daha kuruluş aşamasında Osman Gazi’ye ve onun şahsında tüm yöneticilere yaptığı derin tavsiye bu konuda kendilerine rehber oluyordu…

    Hayatın en kutsal varlığı insandı ve devlet insanın hizmetinde olmalıydı.

    Şeyh Edebali, yaradılış hikmetini tek cümleye sığdırmış ve Osman Gazi’nin yüreğine üflemişti: “Oğul Osman, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!” 

    Kendini bilen her Osmanlı padişahı, Şeyh’ın asırları kuşatan bu öğüdünden ilham alıyor, devletin insanları mutlu etmek ve huzur içinde yaşamalarını sağlamak gibi bir görevi bulunduğuna yürekten inanıyorlardı.

    Doğal olarak, hukuk ve adalet ön plâna çıkıyordu. Git gide devlet, şefkat (sevgi, acıma, yardım ve merhameti de içinde barındıran geniş bir kavram) ve infak (muhtaçlara yardım) devletine dönüşüyordu. 

    Vakıflar bu anlayışın bir sonucu olarak ortaya çıkan müesseselerdir. Amaç insanların mutlu ve huzurlu olmasıydı. Bu konuda hiçbir surette din, dil, ırk farkı gözetilmiyordu.

    Bu konuda Fatih’in fermanı çok açıktır. Valilere gönderilen bu fermanda emir kısaca şudur: “İnsanlara ahiret soruları sormayın!”

    Buna göre insanlara dini-imanı, mezhebi, kitabı, Allah’ı, peygamberi sorulmayacaktır. Çünkü bu tür soruları ancak Allah sorar. İnanç Allah ile kul arasındadır. Ne tüzel, ne de özel kişiler bu konulara giremezler. Bu konulara girmek öte yandan kişileri bir inanca zorlamak anlamına gelir ki, İslâm “Dinde zorlama yoktur” diyerek bunu yasaklamıştır.

    İnsan zorlanarak değil, serbest (özgür) bırakılarak mutlu edilebilir.

    Zaman zaman bazı aksamalar olmakla birlikte, insan, Osmanlı Devleti’nin nazarında “araç” değil, “amaç”tır. Kendini ne kadar huzurlu ve mutlu hissederse, o kadar verimli ve üretici olacağı düşünülmüştür.

    Peki, Osmanlı valileri insanlara ne türden sorular soracaklar?

    Fatih’in fermanında bu çok açık biçimde ifade edilmiş, devletin sorması gereken sorular özetlenmiştir: “Aç mısın, tok musun, geçinebiliyor musun? Dini gereksinimlerini özgürce yerine getirebiliyor musun? Sağlık ve eğitim hizmeti alabiliyor musun? Yöneticilerden ve devletten yana bir sıkıntın var mı?”

    Bu yüzden, hangi inanca, ırka, kültüre mensup bulunursa bulunsun, insanlar, Osmanlı Devleti’nde huzur içinde yaşamıştır.

    Özgürce yaşamalarına müsaade edilmiş, inançlarına, geleneklerine müdahale edilmemiştir. 

    Osmanlı sınırları içerisinde bulunan hiçbir bölge sömürge muamelesi görmemiş; ayırım yapılmaksızın her topluluğa ekmek, huzur, kültür ve medeniyet götürülmüştür…

    Padişahlar ve yöneticiler bu uygulamanın takipçileri ve destekçileri olmuşlardır.

    Osmanlı ceddimiz, “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor...” (Nisa Suresi, 58. âyet) mealindeki İlâhi hükmü yüzyıllar boyu uygulamışlardır.

    O kadar ki, mahkemeler, sırf adaletin yerini bulması için, bazen kendi dindaşlarının, soydaşlarının, hatta devletlerinin aleyhine kararlar vermiştir.

    Buyruktur: “Ey iman edenler! Kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız aleyhinde dahi olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevalarınıza (dünyevi tutku) uymayın...” (Nisa Suresi, 135). 

    “... Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup-sakının. Gerçekten Allah(ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (Maide Suresi, 2)

    Muhtemelen bu hükümleri bilen Boğdan Beyi Büyük Stefanölümüne yakın günlerde topladığı oğullarına şöyle vasiyette bulundu:

    “Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız. Asla Rus’a yanaşmayın, haindir sizi yok eder. Fakat kendinizi Osmanlılara emanet edin, adil ve merhametlidirler.” 

    Mohaç Savaşı’nda Osmanlılara esir düşen Bartholomeus Georgievic, 1544’te yazdığı “Türklerin Gelenek ve Görenekleri” isimli eserinde, Osmanlı insanının savaş zamanında bile adaletten ayrılmadığını şöyle anlatıyor:

    “Savaş zamanında öyle sıkı bir disiplin vardır ki, hiçbir asker adaletsiz bir şey yapmaya cesaret edemez. Adaletsizlik yapan hiç acımaksızın cezalandırılır. Gözcüler ve düzen sağlayıcılar vardır... Geçip gidilen yolların kıyısındaki bağ ve bahçelerde sahiplerinin izni olmaksızın, bir elma bile koparılamaz.”

    Tarih bu sözlerin örnekleriyle doludur.
  • 152 syf.
    ·Puan vermedi
    Bir martı üzerinden insana güzel dersler veren,akıcı üslup ve kolay net anlaşılır cümleleri olan bir kişisel gelişim kitabı diyebiliriz.

    Martı Jonathan Livingston; uçmak,özgürlük,sınırları zorlamak,daha çok öğrenmek ve öğretmek adına;
    basmakalıp,genel geçer kuralları olan,değişime,yeniliğe,ögrenmeye kapalı toplum(sürü)kurallarını hiçe sayan bir kuş!

    ~Sonunda ne oluyor?
    ~Amacına ulaşıyor mu?
    ~Toplum(sürü) kendisine ayak uydurmaya başlıyor mu?
    Bunlar için okumak gerek...

    Benim aklıma takılan,okuyanlardan tartışmaya açık olan sorularım ise şunlar:

    Jonathan zincirlerini kırıp her şeyi karşısına alarak daha çok öğrenmek adına yaptıkları doğru mu?
    Toplumu ayakta tutan yazılı olmayan genel geçer kurallar vardır uzun yıllar süre gelen.Bunları görmezden gelip başkadırmak düzeni bozmaz mı?

    Hangisini uygulamak daha dogru olurdu?
  • 152 syf.
    *Gerçeklerin Üstüne *

    Herkesin kendine yakın gördüğü bir akım vardır yada görüşlerini az buçuk beğendiği de diyebiliriz.Ve tabi kendi nezhimde ben Sürrealist takılan biriyim.

    Peki nedir bu Sürrealizm?

    Kelime anlamı olarak gerçeküstücülük demektir.Gerçeküstücülük akımı, gerçek dışı anlamında değil aksine gerçeğin insandaki iz düşümü şeklinde bir yaklaşımdır. André Breton öyle bir manifesto hazırlamış ki kitaba ilk sayfalarından itibaren hayran olmamak elde değil. Andre Breton'a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur.  Andre Breton'un yanısıra P. J. Jouve, Pierre Reverdy, Robert Desnos, Louis Aragon, Paul Eluard, Antonin Arnaud, Raymond Queneau, Philippe Soupault, Arthur Cravan, Rene Char gerçeküstücülük akımının önemli isimleridir. Ve tabiki ünlü tabloları ile tanıdığımız müthiş Salvador Dali.

    Ve yazarımız Breton der ki:

    "Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak içim başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır". 

    Mutlaka okunması gereken bir bildirge ve sitede az okunmasına üzüldüm.
    Sınırları hayal gücümüzle zorlamak onu layık olduğu yere getirecektir. Ve bunu yapmalıyız. Eminim içimizde bir Dali vardır.