"KIRIK ZAMAN AYNASI"
"Akıntıya karşı yüzen tek balık
tekini koruyan tekinsiz
ölüme doğru ve ölüme karşı
çağlayan çıkan, dikine yüzen bir balıkmış yalnızlık"
Hayatımızda bazen öyle bir kitapla karşılaşırız ki, kaçış bir yana, derinliklerimize inmek için bir vesile olur. İnsanı kendi gölgesiyle yüzleştiren, zamanın kırık parçaları arasında bir bütünlük arayışına çıkaran şiirsel bu eserin
merkezinde, mağaranın en eski müdavimi olan bir ayna var. Bu sıradan bir ayna değil; içine bakan herkesin kendini bulduğu, âdeta bir Tanrıdibi kadar derin bir yansıtıcı. Zamanın kilidini açan bir içgörüye dönüşen bu ayna, iki gözlü, çok dilli bir kılavuz gibi elimizden tutuyor ve bizi Uçmakovası’na sürüklüyor.
"Peki bu yolculuk nereye?" diye başlıyor her şey. Aslında bu soru, bir yolculuktan çok, bir eylem tanımı: aynaya bakmak. Peki ya aynada gördüğümüz? Çoğu zaman beklediğimiz gibi net, bütün bir portre değil. Karşımıza çıkan, kendimizin parçalanmış bir kitabının dağınık sayfaları oluyor. Hayatın hızı, yaşadıklarımız, unuttuklarımız derken, bir kitabın omurgası olan şiraze dağılıyor. Sayfalar birbirine karışıyor. Dağılmış bir şirazeyi usulca, sabırla yerine oturtma çabası. Ve belki de bu çabanın sonunda, ebedi bir bütünlüğün eşiğine varma ihtimali... Ama işte asıl soru burada düğümleniyor: Gerçek mi, yoksa düş mü bu yol?
Kitap boyunca peşine düştüğümüz bu sorunun cevabı, hayatın ta kendisinde gizli aslında. Belki de bütünlük dediğimiz şey, büyük bir sırrı çözmekten ziyade, etrafımızdaki küçük parçaları fark etmekten geçiyor.
· Bir samurun haykırışında, doğanın sarsılmaz sadakatinde... Doğa, hiç soru sormadan, olduğu gibi var olmanın en büyük örneği. Bir samurun içgüdüsel haykırışı, bizim karmaşık ruh hallerimizden çok daha bütün belki de.
· Kuzgun’un temkinli ama bilge