Meydan okuyarak zamana
tannıya ve aşka
bir palet toprağın gizemini
çivilemişsin tuvaline
özleştirip bakışınla
Bakışın ki
kısaltır özge aşklan
sokar dergâhına
secde ettirir
varılmaz uzaklıktır bakışın
Çöreklenmiş alaycı bir gülüş
dudaklarının hayın kıvrımına
iki yüzlü
küçümseyici
ve sevdalı
Belli etmesen de üşüyorsun belli
Al omzuna harmaniyeni ellerinle
Ellerin ki dokur zamanın tezgâhında
aşkın bin türlüsünü
inceliğin ve hüznün bin türlüsünü
Ufkun sisli ve alıngan
hiç doğmuyor güneşler
hiç doğmayacak
sanki zaman
hep ortaçağ
Gülenay Öğretmen, geçen bir haftalık sürede şunu öğrendi. Burası bir dağ köyü, geceler sisli ve ayaz, gündüzleri en fazla beş yüz metre ötesini görebiliyorsun, sürekli kar var, yoksul ve küçük bir yer. Bir de akşamdan sabaha kadar bitmek bilmeyen köpek sesleri.
Dikkatlice ayağa kalkıp pencereye doğru ilerliyorum. Hâlâ gece. Bir şey görmüyorum. Ne bir cadde ne bir ev. Her yer sis. Ve uzak bir sokak lambasının ışığı düşüyor sisin üstüne, sis su gibi görünüyor. Sanki pencerem denizin altındaymış gibi. Dışarı bakmaktan vazgeçiyorum.
Yoksa balıklar yüzerek pencereye gelir ve içeri bakarlar.