Kendi sınıfının sığlığından kurtulmak, aşık olduğu burjuva kadının dünyasına kabul edilmek ve zihnindeki o muazzam entelektüel potansiyeli gerçekleştirmek için kelimenin tam anlamıyla canını dişine takan bir işçinin, bir denizcinin o devasa varoluş mücadelesi. Martin’in açlıkla, uykusuzlukla ve toplumun her kesiminden yükselen o aşağılayıcı duvarlarla tek başına savaşarak zirveye tırmanışını okurken, azmin ve iradenin sınırlarına hayran kalıyorsunuz.
Ancak Jack London, asıl sarsıcı darbeyi o çok arzulanan zirveye ulaşıldığında vuruyor. Martin Eden, idealleştirdiği o burjuva dünyasının aslında ne kadar boş, iki yüzlü, sanattan ve gerçek düşünceden uzak olduğunu anladığında; eski sınıfına da artık ait olamadığını fark ediyor. İki dünya arasında, o mutlak ve uçsuz bucaksız yalnızlığın ortasında kalmanın, başarının getirdiği o soğuk ve anlamsız şöhretin trajedisi bu.
Kitabın o kaçınılmaz ve derin bir sessizliğe gömülen son sayfalarını kapattığınızda; insanı ayakta tutan şeyin hedefin kendisi değil, o hedefe giden yoldaki tutku ve inanç olduğunu, o inanç bittiğinde dünyanın en parlak zirvesinin bile karanlık bir okyanustan farksız kaldığını içiniz sızlayarak anlıyorsunuz.