Toplumun Koşullarına Rağmen Başarılar ve Diğer Figürlerle Kıyas
Bu işi daha ilginç kılan, bu başarının ortaya çıktığı toplum koşularıdır. Toplumda neredeyse hiçbir tabanı ve beklentisi olmayan muazzam başarılar, yüksek bir sosyal dirence rağmen başarılmıştır. Aslında çok başarılı insanlar, genelde rüzgârın zıddına yüzmemişlerdir. Nisan ayında bazen kar yağar ama bu kar tutmaz. Her filozof, çağının çocuğudur. Zahiren çağına en zıt görünen filozoflarda dahi bu olgu görülür. Kapitalizmin başdüşmanı Marks, rüzgârın ne kadar zıddına yazılıyor görünse de kapitalizmin oluşturduğu Aydınlanma Felsefesi'nin ilkeleri ile düşünürdü. Onlar gibi progresif (ilerlemeci) bir tarih anlayışına inanırdı. Aydınlanmacı iyimserlik diye bilinen tavra, tamamı ile sahipti. Bu yüzden komünizm hayalini, "ilerleme" nin son mertebesi olarak oldukça "iyimser" bir tasvirle ele almıştı. Marks gibi aykırı görünen bir filozof dahi böyleyken... Ya diğerlerini ele alsak? Örneğin, yükselen iktisadi kuramların güçlenen burjuvazi ile bağıntısını düşünsek? Ya da "Voltaire Hristiyanlığa saldırırken halkı mı değiştiriyordu, yoksa halkın bir kesiminin sözcüsü konumunda mıydı?" sorusunu sorsak? Çok az toplumsal önderin, topluma gerçekten önderlik ettiğini söylemek zor değildir. Onların çoğu, gerçekte toplumu değiştirmezler. Çoğu filozof aslında taleplerini dile getirmekte toplumun megafonu olur. Onlar toplumların hedeflerine ulaşmalarında bindikleri atlar, ellerinde taşıdıkları bayraklar olurlar. Toplumlar bu yüzden bir kuşakta değişmezler. Toplumsal devinim fark edilmeyecek yavaşlıkta gerçekleşir. Sert devrimler bile bu yavaş devinimin patlama noktalarından ibarettir. Oysa Hz. Muhammed'in (s.a.v.) öyküsü, bu bağlamda oldukça farklıdır. Leone Catani: "Koca bir kavmi, on sene gibi az bir müddet zarfında nasıl olup da bu kadar derin bir surette sarsmak ve bütün bir dünyayı
Sayfa 399 - İnsan Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
Kür Şad, Temmuz 1947
Sıfırla Nasıl Tanıştım: Onunla 1928 veya 1929'da Pertev Naili vasıtasıyla tanıştım. O zaman Darülfünun talebesiydim. Pertev'in liseden hocası olduğu için arasıra evine giderdi. Pertev, o zamanki samimiyetimiz dolayısıyla beni ve Orhan Şaik'i de Sıfıra götürmüş, tanıştırmıştı. O sırada yegâne ihtilafi-mız Fuad Köprülü'nün Türk edebiyatındaki bilgisi üze-rindeydi. Hususî ve hissî bir meseleden dolayı Köprülü'ye düşman olan Sıfır onu çekiştirir, zımnen cehlini ileri sürer, biz de aksi tezi müdafaa ettiğimiz için arada tartış-malar olurdu. 1930'da Türkiyat Enstitüsü'ne asistan olduğum zaman ahbaplığımız yine devam etti. Enstitüye gelir, bana ve öteki asistan Abdülkadir İnan'a Türk edebiyatı hakkında bazı şeyler sorup öğrenir ve aramızda her hangi bir sızıltı ve münaferet olmazdı. Bilâkis herkesin nabzına göre şer-bet vermesini daha o zamandan beri bildiği ve meclisin-dekileri eğlendirmekte üstad olduğu için kendisinden hoşlanırdık. Sıfırın Bana Düşmanlığı: "Orhun"un 21 Mart 1934 tarihli beşinci sayısında yayınladığım bir yazı üzerine Sıfır bana düşman oldu. "Alaylı Alimler" başlığını taşıyan bu tenkit yazısı onun "Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış" adlı pek cahilane ve vahim hatâlarla dolu eserinin mahiyetini ortaya koyan sert bir makaleydi. Sertliğinin sebebi de bu kitabın lise-lere kabul olunacağı hakkındaki söylentinin günden güne büyümesiydi "Sıfır" o zaman Dil Kurumu'nda Türkçeyi tahrible uğraşan heyet arasında bulunduğu ve huzurda ga-zeller okuyarak göze girmiş olduğu için bu kitap hakika-ten liselerin resmî ders kitabı olabilirdi. Böyle bir faciayı önlemek için vicdanî bir vazife yaptım ve sert bir yazıyla işi açığa vurarak belki de hakikaten bir kültür trajedisini önlemiş oldum. İşte Sıfır bana bu yüzden düşman olmuş, hattâ o zaman beni mahkemeye vermek istemiş,
Sayfa 168 - 169·Kitabı okuyor
Reklam
Neyse. İşte ben ramazan ayının on birinci günü yine nezarethaneye ziyaretçi oldum. Bu durumda süremi doldurmama rağmen tahliye edilmeyip hapishanelerde yuva değiştirmiş oldum. Gerçi ilk gece alaturka saatle saat dokuzda zaptiye nazırının huzuruna çıkarıldık. Özel bir memur gözetiminde yine Aydın vilayetine iade edilmemin usulleri gereği olduğunu nazır bana anlattı. İtaat etmekten başka çare olmadığından, "Aman efendim! Bu Ramazan'ı da hapishanelerde geçirmeyeyim. Lütfedip bir an önce gönderin," dedim. Yalancı herif, "Birkaç güne kadar göndeririz," dediği hâlde sevk belgemizi ancak on beş günde yazıp sevk ekibine gönderebildi. Fakat bizi gönderiyorlar mı? Ne gezer! Çünkü, "Sevkiyatta para yok," diyerek bayramın ertesine kalmamızın şart olduğu cevabını veriyorlar. Nihayet ben gardiyan Mehmet Ağa'ya çok rica ettim. O da sevkiyata söyledi. Rüşvetçi herifler, kendi harcırahımla koynumda yılan taşımak kabilinden yanıma verilecek olan polisin harcırahını verirsem sevk edeceklerine söz verdiler. Ben de çaresiz kalıp paralarını verdim. Fakat yine göndermediler. Bu kez de İzmir'e birkaç tane daha sürgünün gideceğinden bahsederek onların da harcırahlarını benim vermemi şart koştular. Fesübhanallah! Ne zalim yönetim, ne zalim memurlar! Ona da razı olduk. Onların da harcırahlarını verdik. Fakat bu son hakarete çok canım sıkıldı. Hapishane köşesinde tenha yerlere çekilip şu kıtayı yüksek sesle okuyarak nefesimi genişletmeye çalışıyordum. Kıta Şimdiki nâzır-ı zabtiyye Şefik Paşa'nın Dili ağzında yalan çantasının miftâhı Olacak âlem-i târihte bir yüzkarası Amını götünü siktiğimin fellâhı -Günümüz Türkçesiyle- Şimdiki zaptiye nazırı Şefik Paşa'nın Ağzındaki dili yalan çantasının anahtarı Dünya tarihinde bir yüz karası olacak Amını götünü siktiğimin
Sayfa 57 - Sapiens Yayınları / 11 Fellah kelimesi Arapçada çiftçi anlamına gelmekte olup, Türkçede Arap anlamında da kullanılmaktadır. (Hazırlayanın notu)
Şiir
Osmanlı Devleti, İtalya Harpleri sırasında (1494-1554) Avrupa diplomasisinin ayrılmaz bir unsuru durumuna geldi. Avrupa'da ümitsiz duruma düşen her devlet son çare olarak Osmanlılardan yardım alacağını söylemekle düşmanını korkutmaya çalışıyor, yahut sık sık değişen koalisyonlar, Osmanlılara karşı Haçlı Projesi adı altında gizlenmeye dikkat olunuyordu. 1497'de Fransız-Venedik ittifakına karşı Milano, Ferrara, Mantua ve Floransa, Bayezid'e baş vurdular, Venedik'e savaş açarsa yılda 50.000 duka vermeyi vaat ettiler. Venedik'in Balkanlar'da son köprü-başılarını tasfiye etmek için Batı'da koşullar Osmanlılar için çok elverişli görünüyordu. Papa, Napoli ve Milano, Bayezid'i teşvik ediyorlardı. Bayezid, yardım vaadinde bulundu. Hatta 1480'de geri kalmış olan İtalya istilâsı da bazı Türk devlet adamlarının zihnini işgal ediyordu. Venedik'in Fransa ile ittifakı, Osmanlıları bir hayli endişelendirmekte idi. Batı ticaret mallarından vazgeçemeyen Osmanlılar, Venedik'le bir savaş halinde Floransa'ya güveniyorlardı. 1499'da bir Floransa konsolusu (emino) İstanbul'da yerleşti. Gerçekten de, Fâtih zamanında olduğu gibi, Osmanlı-Venedik savaşından Floransalılar büyük ticarî yarar sağlayacaklardır. Venedik-Osmanlı Savaşı (1499-1502), Osmanlı donanmasının, artık Akdeniz'in hâkimi Venedik'le açık denizde boy ölçüşebilecek bir duruma geldiğini gösterdi. Bir Venedik casus raporuna göre, o zaman Türk donanmasında savaş gemileri 78 kadırga (galley), 25 kalyata (galleotta) ve yeni yaptırılmış olan iki büyük kökeden oluşuyordu. Bu kökelerden her biri 1.800 ton büyüklüğünde olup dünyanın en büyük gemileri sayılmakta idi. Hazineye 40.000 altına mal olmuştu.
Sayfa 132 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
15. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin büyük askerî ve siyasî girişimlerini mümkün kılan şey, yeni siyasî nizam altında gelişen ticarî ve ekonomik hayat ve buna denk olarak artan devlet gelirleridir. Genelde Osmanlı Devleti, Levant sahasında Frenklerin (Avrupalıların) siyasî egemenliğine ve ekonomik bakımdan imtiyazlı durumlarına son vermeye çalışmıştır. Bu arada Fâtih, Bizans'ın çöküş devrinde Venedik ve Ceneviz'in temin ettikleri tam gümrük bağışıklığına son vermiş, onlardan gümrük almıştır. Bu gümrük Fâtih devrinde, bir tarihe kadar, yüzde iki gibi ufak bir oranda idi. Fâtih, bu oranı Müslümanlar ve harâcgüzârlar, yani İslâm devletine harâc ödeyen zımmîler için yüzde dört ve harbîler için, yani dâra'l-harb'e mensup olup amânnâme (kapitülasyon) ile ticâret izni verilmiş olan yabancılar için yüzde beş olarak tespit etti. Bu siyaset, o zamana kadar imtiyazlı bir durumda bulunan ve Levant pazarlarını sömüren Frenk tâcirleri tarafından bir felâket gibi gürültü ile karşılanmış ve W. Heyd gibi büyük bir âlimi, Osmanlı devrinde Levant ticaretinin çöktüğü gibi abartmalı bir hükme sürüklemiştir. Osmanlı kaynaklarının, bilhassa Bursa kadı sicillerinin incelenmesi, bu hükmün yanlışlığını göstermiştir. Bu devrin karakterleri kısaca şöyle ifade edilebilir: Osmanlı siyasî düzeni birbirinden uzak geniş bölgeleri güvenlik altında birbirine yaklaştırmış, buraların birbirini tamamlayan iktisadî birliğine yol açmıştır. Fâtih devrinde süratle büyüyen İstanbul, daha Fâtih'ten önce uluslararası ticaret merkezleri haline gelen ve gittikçe büyüyen Bursa, Edirne, Gelibolu bu ticarî canlanmanın tanıklarıdır. Bölgelerarası ticârette Osmanlı tebaası olan Müslüman tüccâr, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler, İtalyanların yerini almıştır. Gümrük defterlerinde İtalyan gemileri ve tüccârından çok daha fazla
Sayfa 122 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Termik makineler ve teknobilimler çağı, tarım ve zanaat toplumları çağının yerini aldı. Hızlı ve ucuz ulaşımın ortaya çıkışı ticaret için yeni imkânlar yarattı, mesafeler kısaldı. Sanayileşmiş dünyada, üretim hatlarının otomatizasyonunun baş döndürücü hızı her yere yayıldı ve kademeli biçimde genel maddi konfor seviyesi dünya çapında arttı. Halk sağlığı, gıda ve tıp alanındaki devamlı gelişmeler yaşam sürelerini artırdı ve ölüm oranlarını önemli ölçüde azalttı. Son sekiz bin yıldır yaklaşık olarak her bin yılda bir ikiye katlanan dünya nüfusu, sadece bir yüzyıl içinde ikiye katlandı. 1830 yılında 1 milyar olan insan nüfusu 1930 yılında 2 milyara çıktı. Ardından daha da hızlandı bu süreç: Nüfusun bir kez daha iki katına çıkması yalnızca kırk yıl aldı. 1970'e gelindiğinde dört milyar kişi olmuştuk. Günümüzdeyse sekiz milyar yani 1930'lu yıllarda doğan biri, ömrühayatında insan popülasyonunun 2 milyardan 7 milyara çıktığını görebildi! 20. yüzyılda enerji tüketimi on kat, endüstriyel cevherlerin çıkarılması 27 kat, inşaat malzemelerinin çıkarılmasıysa 34 kat arttı. Böylelikle tetiklediğimiz değişimlerin hız ve boyutunun tarihte eşi benzeri yoktur.
Sayfa 6·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme
Reklam
Reklam