Bizi en ince yerimizden yakalıyor hep; birimizi, bazılarımızı değil, hepimizi… Kendini anlatıyor ama, dizelerinde hepimiz kendimizi buluyoruz, üstelik onlarda sadece biz varız sanarak. Öznel sevdalarımızı, “bize ait olanı” duyuyoruz onun sesinde. Hepimiz onun şirinin kahramanlarıyız: bir türlü layıkıyla söylemeyi beceremediğimizi üç kelimeye sığdırıveriyor o: “Ben sana mecburum!”

Attila İlhan şiirinin tek teması aşk değil elbette; bu kitapta beş bölümde topladığı şiirlerinde, dönemin siyasi havasını, çalkantılarını, gerilimi, direnişi, başkaldırıyı, imkansız aşkları ve özgürlük özlemini bulacaksınız.

İçindekiler;

askıda yaşamak

istanbul ağrısı
yorgun serüvenci
süleyman
büyük yolların haydudu
telsizci hamdi
geç kalmış ölü
ömer haybo’nun son günleri
varujan’a karşı ömer haybo
cehenneme dört bilet
yaşamakta direnmek
tension a smyrne

yirmi beşinci saat
deprem bekçisi
tension a smyrne
24-61
gaziler caddesi
kırmızı pazar
sen burda bir yabancısın
ağustos çıkmazı
memleket havası

-1 utanmak

-2 demir kuşaklı halkımız

-3 923’de demiş

-4 heyet-i temsiliye namına

-5 üç köylü

-6 neden kızkardeşlerim

-7 çarşı içi

-8 fabrika

-9 kürtler

-10 ya bereket deyip ıslanıyoruz

-11 kalpaklı süvari

-12 fırat rüzgâra karşı aktığı zaman

-13 sendikacılar

-14 bir garip yolcu it

-15 silâhlı dört besmele

-16 mustafa kemal’in sofrası

imkânsız aşk

sen beyaz bir kadınsın
belma sebil
yirmi beşinci kısım
gece buluşması
lady from smyrna
ben sana mecburum
dördüncü krallığım
üç tenha köpek
yanlış yaşamak
uzaktan sevmek
cehennem dairesi

viyolonsel yalnızlığı
ikinci viyolonsel
birinci keman
no pasaran
-1

-2

cezayir mektubu
waldorf astoria
ortadoğu’dan gece telgrafları
-1

-2

budapeşte’den kartpostal
“hürriyet ve istikbâl benim karakterimdir”
meraklısı için notlar

Sadık Cemre Kocak, bir alıntı ekledi.
20 Nis 16:11 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Türkiye Türkleri
Türkçe Dil Bilgisi
Türkçenin ses düzeni yardımıyla bir sözcüğün Türkçe olup olmadığını kestirmek olasıdır. Bu ilkeler şunlardır:
1. Ünlü ve ünsüz uyumlarına uymayan sözcükler Türkçe değildir: ateş, berduş, bekar, diyar, süvari.
2. İçinde uzun ünlü bulunan sözcükler Türkçe değildir: hâlâ, rüzgâr, hikâye.
3. F, j ünsüzleri kökende Türkçede bulunmaz. Bu ünsüzlerin içinde bulunduğu sözcükler Türkçe değildir.
4. Meyve, bitki ve balık adlarının çoğu Türkçe değildir.
5. Hukuk ve tıp bilim dalı terimlerinin çoğunluğu Türkçe değildir.
6. Ön seste c-, f-, ğ-, h-, j-, I-, m-, n-, p-, r-, ş-, z- ünsüzleri bulunmaz. Bu ünsüzlerle başlayan sözcüklerin yaklaşık tümü yabancı sözcüklerdir. Bu kurala aykırı pek az Türkçe örnek vardır. Söz gelimi: ne, nerede, şimdi, parmak.
7. Sözcükler çift ünsüzlerle başlamaz. Şu sözler yabancıdır: spor, tren, stop, klasik.
8. Son seste -İç, -Ik, -İp, -İt, -nk, -nt, -rç, -rk, -rp, -rt, -st, -şt çift ünsüzleri bulunabilir: ölç, ilk, alp, dinç, denk, ant, burç, Türk, sarp, ters, sert, üst. Bunun dışında çift ünsüz türünün tümü Türkçeye yabancıdır,
9. Sözcüklerin içinde aynı cins ünsüz yan yana gelmez. Elli (50), belli sözcükleri bu kuralın dışındadır.
10. Sözcüklerin içinde yan yana çift ünlü bulunmaz. Şu tür sözcükler yabancıdır: saat, şiir, saadet.

Türklerin Dili, Fuat BozkurtTürklerin Dili, Fuat Bozkurt
Gogol'ün portresi, Geleceğe Güven'i inceledi.
19 Nis 22:51 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Toplumsallığı, ülke gelişimini, dünya düzenini çok iyi tanımış olan Zweig 'ın kaleminden çıkan bu eser; insanda ülkesini yüceltme, toplumu ve toplum haklarını koruma gibi güdüler uyandırarak bilinçli birey oluşmasına katkı sağlıyor. Kitapta geçen bazı paragraflar üzerinden bunu ayrıntılı olarak dilim döndüğünce açıklamak isterim.


Avusturyalı yazarın 2.Dünya Savaşı dönemlerinde Almanya hakkındaki fikirleri dikkatimi çekti. Bunlardan bazıları :
"Barış içinde geçen son 40 yılda rahatlayıp gevşeyeceğine daha da güçlenmiş, düşmanın yakınlığı ile sürekli bilinçlenmiş ve barış yıllarında, yaratılışının özelliği olan temkini hiç elden bırakmamış, her an savaşa hazır olmuş bir Almanya şimdi bizim yanımızda, bizim silah arkadaşımız."
" Yüzlerce yıllık fakirliğin ardından son 40 yılda dürüst ve azimle çalışmanın sonucu insanları bolluğa kavuştu, sanat ve bilim doruğuna ulaştı, ülke güçlendi. Insanlarının azmi ve ısrarlı çabalarıyla bu ulus dünyada artık en ön sıralarda yer alırken diğer ülkeler ona hayranlıkla bakıyor."
Geçmişte yazılmış bu satırlardan günümüz hakkında o kadar çok ipucu çıkıyor ki adeta eski zamanlarda gelecekte bulunsun diye gömülmüş bir hazine. Bu hazine bize o dönemdeki Almanya adı altında bugüne öğütler veriyor. Gelelim bunun yorumlanmasına. Günümüzde bir barış ortamı var değil mi? (!) Peki biz bu ortamı nasıl değerlendiriyoruz? Siz değerleri okurlar müstesna, ne kadar insan otobüste, metroda var olan kısacık boş zamanını birkaç satır okuyarak değerlendiriyor? Bunu bizim ülkemizin insanı yapmıyorsa da bir X ülkesinin vatandaşı emin olun yapıyordur. Ve olası bir tehlike durumunda o insanlardan çıkan üretken fikirler bu tehlikeyi baskılayarak soruna engel olabileceği gibi ülkenin refah seviyesinin korunmasına da yardımcı olacaktır.Sonuçta bilim adamlarının silahı bilimdir,teknisyenlerin buluşları, şair ve yazarların kelimeleri, din adamlarının da inançlarıdır,diyor kitap. Biz bundan mesleğimize göre üzerimize düşeni seçmeliyiz. Yine kitaptan bir söz ile paragrafı bitirelim. "Dostoyevski'ye göre, dünyada etkili olmak ve geleceğini garanti etmek isteyen her ulus, evrenin en başarılı ve herkes için zorunlu olan tek ülkesi olduğuna inanmak zorundadır."


"Her insan ulusuna sadık olduğu sürece vardır."
"Birey toplumun çıkarı uğruna bencilliğini bırakıp onun emrine girmelidir."
"Bizler için kurtuluşun tek yolu vardır. O da birlik beraberliktir."
"Toprağın altında tohumlar değil, şehitlerin cesetleri, süvari atlarının kadavraları var."
Güzel ülkemiz, az savaş görmedi. Kimilerinden başarıyla, kimilerinden yenilgiyle çıktık. Tüm savaşların ortak paydası halkımızın birlik beraberlik duygusunu hiç yitirmemesi ve canı pahasına vatanını savunması. Bunun sebebinin köklü bir etnik yapımız olduğu kanısındayım. Eğer yeni kurulmuş, sağlam geçmişe sahip olmayan bir ülke olsaydık bazı değerlerde noksan olucaktık ve bu bizim birleşmemiz önünde bir engel olacaktı. Fakat biz ilk çağlardan beri tarih sahasında olan bir milletiz. O dönemler ekilmiş birlik beraberlik tohumlarının meyvelerini yıllar geçtikçe daha çok yiyoruz.


"Bugün sonsuz ıstıraplar yaşanıyor. Artık merhametler de sonsuz olmalı."
"İnsanları kurban etmek sizler için kutsal, bizler için acınacak bir şey. Bireyin özgürlüğünü istemek bizler için kutsal, sizler için nerdeyse bir suç!"
"Tek bir insanın kanı, bütün insanlığın özgürlüğünden daha değerlidir."
Bu da günümüzdeki vahşete karşı sessiz kalınmasının açıklanamayan sebebi.Bunu bir suçlama olarak söylemiyorum. Bizden kilometrelerce uzakta yaşanan olaylara kayıtsız kalmamız pek de anormal değil. Sonuçta ateş düştüğü yeri yakar ve o yer bizden çok çok uzaktaysa dumanını bile göremeyebilir, görsek de kokusunu alamadığımız için bir şey yapmaya çalışmayız. Aynısı başımıza geldiğinde ise yardım bekleriz. Peki biz zor durumdakine yardım etmezsek biz zor durumda olduğumuzda bize kim yardım edecek? Kaldı ki zor durumdaki birine yardım etmek insanlık için yapımalı, çıkar kaygısıyla değil. Günümüz dünyasında bunun sağlanabileceği inancında değilim. Ama Zweig'ın ricasını yerine getirirsek belki bir hayal olan artık hayal olmaktan çıkar. Sonuçta "Gerçekleşen her düşünce bir zamanlar düş olarak başlamıştır."
"BÜTÜN ULUSLARIN İNSANLARI , GELİN BİRLEŞELİM . TOPLUMDAKİ YERİMİZ , POLİTİK GÖRÜŞÜMÜZ NE OLURSA OLSUN GELELİM BİR ARAYA ! HAYKIRALIM BÜTÜN DÜNYAYA SAVAŞLARDAN NEFRET ETTİĞİMİZİ !"

Tırnak içindeki ifadeler kitaptan alıntıdır.

Cem, Ölüm Oyunları'ı inceledi.
 10 Oca 22:20 · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

Osman Şahin'in bu güzel öykü kitabı çok iyi bir kaleme ait olduğunu belli eden bir sürü izle dolu: bütün öykülerde ön plânda yer alan güzel doğa betimlemeleri, karakterlerini bir yandan kitabın kapağında da sözü edilen o sözlü geleneğin taşıyıcısı olacak şekilde hayâl ve sisli, belirsizlikle gerçekçilik arasında anlatabilen bir kalem; teklemeyen- yavaşlamayan- sürekli akan, kıvrak, güzel bir dil.

Osman Şahin bu eserine Ölüm Oyunları adını vermiş; çünkü bütün hikâyeler ölüme temas ediyor, ölenler, öldürülenler, ölmeyi seçenler var, ve bu karakterlerin tamamı o sözlü geleneğin, Toroslarda, "ora"larda anlatılan efsanelerin son derece canlı, gerçekçi, ama aynı anda efsanelere , öykülere de yakışacak denli sıradışılar. Kitapta beş öykü var: İlk öykü "Ölüm Oyunu", kan davasından dolayı kaçan idris'le ölmek isteyen leba'yı bir ormanda, bir nehirde karşı karşıya getiriyor. Yazar bu öykünün ardından araya girerek, bize Toros Yörükleri arasında en çok anlatılan öykülerden Çolak Osman Öyküleri'nden söz ederek bize bu öykülerden üç tanesini anlatacağını söylüyor. Bu üçlemenin ilki Erden Kıral tarafından 1998'de filme alınan "Avcı" adlı öykü. Diğeri "Yoluna Giderken", ve sonuncusu da "Yeşil Süvari". Üç öykü de kitaptaki ilk öyküyle benzer olarak ölümle sonuçlanan öyküler; her birisinde yazarın çok güzel anlatımıyla dağlar, ormanlar, ağaçlar ve birçok anlamıyla bu ormanın sakini olan insanlar canlı canlı karşımıza dikiliyorlar; Osman ağa ve hanımı Zala'nın birbirinden başka başka başlayıp süren ama muhakkak ölümle bir yerde kavuşan öykülerini okuyoruz. Herhalde en iç burkucu olanı da "Yeşil Süvari" adlı öykü oluyor; bu öykülerde toros yörükleri için yaşamanın kıymeti, ar, insanın onuru gibi bir çok değerin bu öykülere sarmalanmış geleneğin parçası olarak dilden dile aktarıldığını da görüyoruz.

Kitabın son öyküsü ise Çukan adını taşıyor. Çukan bir eşkiya ve öyküyü anlatan kişi ise onu yakalamayı kafaya koymuş olan Komutan. Bu politik renkle beraber kitap etkileyiciliğini yitirmediği gibi bence Osman Şahin'in yetkinliği ve ustalığı konusunda çok güzel bir örnek de oluyor ; aslında Osman Şahin bütün bu öykülerde, yörük sözlü geleneğine gösterdiği bu saygılı yaklaşımı diliyle daha da güzelleştiriyor; öykülerdeki iyi ve kötü insanlar bir yandan ta içinden kopup geldikleri bu geleneği taşırken bir yandan da çok güzel bir edebi dille hayat buluyorlar; bu dilin böyle coşarak akabilen bir kalemden geldiğini görmek ise sevindiriyor beni, çünkü okunacak çok eseri var yazarın.

Herkese iyi okumalar.

Svetlana Aleksiyeviç (2015 Nobel Konusmasi)
Nigâr Hacızade
Belaruslu gazeteci-yazar Svetlana Aleksiyeviç, savaşı, şahidin anlatma yükümlülüğünü, edebiyatını, ömrü boyunca yanı başında olan sesleri anlatıyor.


KÜLTÜR
Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine: Svetlana Aleksiyeviç’in Nobel Edebiyat Ödülü Konuşması
ETİKETLER: BELARUSEDEBİYATGAZETECİLİKKADIN ASKERLERMANŞETNOBELNOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜRUSLARRUSYASAVAŞSOVYETLER BİRLİĞİSSCBSÖZLÜ TARİHÇERNOBİLÇEVİRİİKİNCİ DÜNYA SAVAŞI08 ARALIK 201515
Facebook12kTwitter448Email97
Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç, 7 Aralık’ta ödül kabul konuşmasını yaptı. Azerbaycanlı yazar Nermin Kemal‘in harika çevirisinden ilham alarak ben de konuşmayı Rusça’dan Türkçe’ye çevirdim.



Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine



Sevgili dostlar,



Bu kürsüde tek başıma durmuyorum. Etrafımda sesler var, yüzlerce ses… Sesler her zaman benimle, çocukluğumdan beri.



Çocukken köyde yaşıyordum. Biz çocuklar sokakta oynamayı seviyorduk, ama akşamları, yorgun argın ninelerin -bizim orada nasıl derler- konuşlandığı banklar, mıknatıslıymış gibi bizi kendilerine çekiyordu. Hiçbirinin kocası, babası, erkek kardeşi yoktu. Savaştan sonra köyümüzde erkek olduğunu hatırlamıyorum. Savaş sırasında her dört Belarusludan biri, cephede veya partizanların yanında savaşırken öldü.



Savaştan sonraki çocuk dünyamız, kadınların dünyasıydı. Her şeyden çok aklımda kalan, kadınların ölümden değil, sevgiden bahsettiği. O en son gün sevdikleriyle nasıl vedalaştıklarını anlatırlardı, onları bir zamanlar nasıl beklediklerini, nasıl hala da bekliyor olduklarını… Yıllar geçmişti artık, onlar hala bekliyorlardı. ‘Bırak, kolsuz, bacaksız dönsün. Ben onu kollarımda taşırım, kolsuz da, bacaksız da…’ Ben galiba sevginin ne demek olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum.



İşte kulağımdaki bu kederli korodan birkaç ses:



Birinci Ses:



Bilip de ne yapacaksın bu kadar hüzünlü bir hikayeyi? Ben kocamla savaşta tanıştım. Tank subayıydım, Berlin’e kadar gittim. Hatırlıyorum, duruyorduk, daha o zaman kocam değildi… Reichstag’ın orada duruyoruz, bana diyor ki, ‘Gel evlenelim. Seni seviyorum.’ Benimse bu sözler bir ağrıma gitti ki! Tüm savaş boyunca kirin, tozun, kanın içindeydik, etrafımızda her şey mat. Şöyle dedim ona: ‘Sen önce benden bir kadın yap, bana çiçekler ver, şefkatli sözler söyle. Cepheden geri yollanınca kendime bir elbise dikerim ben de.’ O kadar dokunmuştu ki sözleri, ona hatta vurmak istemiştim. O da hissetti hepsini. Bir yanağında yanık yarası vardı, dikişlerle kaplı, o dikişlerin üzerinde göz yaşlarını gördüm. ‘Peki, evlenirim seninle’ dedim ve ne dediğime kendim de inanamadım. Etrafımız kırık, dökük, tek kelimeyle, etrafımız savaş.



İkinci Ses:



Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.



Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.



Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.



O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…



Üçüncü Ses:



İlk kez bir Alman öldürdüğümde 10 yaşındaydım. Partizanlar beni yanlarına almıştı artık, eğitime. Bu Alman yerde yaralı yatıyordu, silahını almamı söylediler. Ona doğru davrandım, tam o sırada silahına uzandı, iki eliyle birden tutup suratıma doğrulttu. Ama ilk eli atmaya yetişemedi, ben yetiştim. Birini öldürdüm diye korkmadım, savaş boyunca da bir daha aklıma gelmedi. Etraf ölüyle doluydu. Ölüler arasında yaşıyorduk.



Yıllar sonra bu Alman rüyama girdiğinde şaşırdım. Beklemiyordum. Aynı rüyayı defalarca gördüm. Kah ben uçmaya çalışıyorum, o beni bırakmıyor; yükseliyorsun, uçuyorsun uçuyorsun, o arkadan yetişiyor, birlikte yere çakılıyoruz, çukurun birine yuvarlanıyoruz. Ya yerimden kalkmak istiyorum, izin vermiyor, onun yüzünden uçamıyorum. Aynı rüya, onlarca sene boyunca peşimi bırakmadı. Oğluma bu rüyadan bahsedemedim. Küçüktü, bahsedemedim, ona masallar okudum. Büyüdü, yine de bahsedemiyorum.



Flaubert, kendisi için ‘kalem-insan’ demiş. Ben de kendim için ‘kulak-insan’ diyebilirim. Sokakta yürüdüğüm zaman, kulağıma bir takım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında, hep şunu düşünüyorum: Zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor. Karanlığa karışıyor.



İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni ise büyüleyen ve kendine esir eden şey. İnsanın konuşmasını seviyorum. Tek başına bir insan sesini seviyorum. En büyük aşkım, en büyük tutkum bu.



Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.



Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler. Ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim.



Kötülük amansızdır, aşısını olmak gerekir. Ama biz cellatlar ve kurbanlar arasında büyüdük. Korku içinde yaşayan ailelerimiz, bize bir şey anlatmazdı, ama hayatlarımızın havasında bile hissedilirdi bu zehir. Kötülüğün gözü sürekli üzerimizdeydi.



Ben beş kitap yazdım, ama bana hepsi tek bir kitapmış gibi geliyor, bir ütopyanın tarihi hakkında…



Varlam Şalamov, şöyle yazmış: ‘İnsanlığı hakiki şekilde yenilemek için verilen ve kaybedilen dev bir savaşın iştirakçısı oldum.’ Ben işte bu savaşın tarihini yeniden yazıyorum; zaferlerini, yenilgilerini yeniden yazıyorum… Nasıl yeryüzünde bir krallık kurmak istediklerini… Bir cennet! Bir Güneş Şehri! Sonu, milyonlarca insanın hayatından arta kalan bir kan gölü oldu.



Ama 20. yüzyılın hiçbir siyasi ideolojisinin komünizmle -ve onun sembolü olan Ekim Devrimi ile- kıyaslanamadığı bir dönem vardı. Başka hiçbir ideoloji, Batı’daki aydınları ve dünyanın tüm insanlarını daha büyük bir kuvvetle, daha parlak bir ışıkla kendine çekemedi.



Raymond Aron, Rus Devrimi için ‘aydınların afyonu’ demişti. Komünizm fikrinin, en az iki bin senelik tarihi var. Ona Platon’da rastlayabiliriz – ideal ve doğru yönetim öğretilerinde. Aristo’da, her şeyin ortak olacağı bir zamanın hayalinde. Thomas More ve Tommaso Campanella’da… Daha sonra Saint Simon’da, Fourier’de, Owen’de… Rus Ruhu’na has bir şey var ki, bu rüyaları gerçeğe dönüştürmeye yeltendi.



Yirmi sene evvel, ‘Kızıl İmparatorluğu’ lanetler ve göz yaşlarıyla yolcu ettik. Bugün artık yakın tarihe daha sakince, tarihsel bir tecrübeye bakar gibi bakabiliriz. Bunu yapmak önemli, çünkü sosyalizm tartışması şimdiye değin bitmiş değil. Ellerinde başka bir dünya haritasıyla yeni bir nesil büyüdü, ama yine Marx ve Lenin okuyan gençlerin sayısı az değil. Rus şehirlerinde Stalin müzeleri açılıyor, Stalin heykelleri dikiliyor.



‘Kızıl İmparatorluk’ artık yok, ama kızıl insan hala var. O devam ediyor.



Babam, bu yakınlarda öldü. Ömrünün sonuna kadar inançlı bir komünistti. Parti biletini hep sakladı. Ben faraş anlamındaki ‘Sovok’ kelimesini, ‘Sovyetler Birliği’ yerine kullanılan o alaycı kelimeyi hiç kullanamam. O zaman kendi babama, yakınlarıma, dostlarıma da böyle demiş olurum. Onların hepsi oradan, sosyalizmden geliyor. Aralarında birçok idealist var, romantik var. Bugün onlara başka şekilde hitap ediliyor; kulluk romantikleri, ütopyanın kulları. Bence her biri başka bir hayat yaşayabilirdi, ama Sovyet hayatı yaşadılar. Neden? Bu sorunun cevabını çok uzun süre aradım – yakın zamana kadar adına SSCB denen devasa ülkeyi baştan başa gezdim, binlerce bant doldurdum. Sosyalizm denen şey bir yandan sadece bizim hayatımızdı. Ufak ufak, tane tane, ‘ev’ sosyalizminin, ‘içerideki’ sosyalizmin tarihini biriktirdim. Sosyalizmin insan ruhunda nasıl yaşadığını topladım. Beni bu küçücük alan ilgilendiriyor – insan… Tek bir insan. Aslında her şey, işte orada olup bitiyor.



Savaştan hemen sonra, Theodor Adorno şok içinde, ‘Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır’ demişti. Bugün ismini şükranla anmak istediğim öğretmenim Ales Adamoviç de, 20. yy’ın kabusları hakkında kurgu yazmanın günahkarlık olduğunu düşünüyordu. Burada yaratıcılığa yer yok. Gerçeği olduğu gibi aktarma, ‘edebiyatüstü’ olma zorunluluğu var. Şahit, anlatmakla yükümlü. Nietzsche’nin sözleri geliyor akla: hiçbir ressam, gerçeğe yaklaşamaz. Onu yerden kaldıramaz.



Hakikatin tek bir kalbe, tek bir akla sığmaması bana hep eziyet vermiştir. Hakikat ayrık ayrıktır, çoktur. Hakikat farklıdır, dünyaya sepelenmiştir. ‘İnsanlık, kendisi hakkında, edebiyatla sabitleme fırsatı bulduğundan çok, çok daha fazlasını biliyor’ diyor Dostoyevski.



Ben ne yapıyorum? Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Beni ruhun tarihi ilgilendiriyor. Ruhun gündelik varlığı ilgilendiriyor. Büyük Tarih’in genelde kibirle görmezden geldiği. Kaçırılmış tarih benim uğraşı alanım. Daha önce defalarca duyduğum gibi, şimdilerde de yaptığımın edebiyat değil, belgeleme olduğu söyleniyor.



Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.



Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikayesini, ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hala da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz. Dostoyevski’nin Ecinniler’inde, Şatov sohbetlerinin başında Stavrogin’e şöyle diyor: Biz, iki varlık, sonsuzlukta bir araya geldik … dünyada son kez. Şu tonunuzu elden bırakıp insan gibi konuşun! Bir kere olsun, insan sesiyle konuşun!



Benim kahramanlarımla olan konuşmalarım da aşağı yukarı işte böyle başlıyor. İnsan, tabi ki, kendi tarihini anlatır, boşluktan konuşamaz. Ancak çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor.



Zamanın nasıl hareket ettiğini, Fikir’in nasıl öldüğünü, onun izinden yine de nasıl gittiğimi gösterebilmek için günlüklerimden birkaç sayfa okumak isterim…



1980-1985



Savaş hakkında bir kitap yazıyorum. Neden savaş hakkında? Çünkü biz savaşçı insanlarız; sürekli ya savaşıyoruz, ya savaşa hazırlanıyoruz. Dikkatli bakarsak, her konuyu savaş mantığıyla düşündüğümüzü görürüz. Evde, sokakta. Bu yüzden bizde insan hayatı bu kadar ucuzdur. Her şey, savaştaymış gibi…



Şüpheyle başladım. Savaş hakkında bir kitap daha. Niye ki?



Gazeteci olarak gittiğim gezilerden birinde bir kadınla tanıştım; savaşta sağlık görevlisiymiş. Bana şunu anlattı: Kış vakti, Ladoga Golü’nü geçiyorlar. Düşman tarafından birisi, hareketliliği farkedince ateş etmeye başlıyor. Atlar, insanlar buzun altına düşüyor. Gece vakti oluyor bu. Kadın da, yaralı birine tutunup onu kıyıya sürüklemeye çalışıyor. ‘Taşıyorum ama ıslak, çıplak, diyorum ki herhalde kıyafetleri yırtıldı. Kıyıya varınca farkettim ki, devasa, yaralı bir mersin balığıymış taşıdığım. Katmerli bir küfür bastım! İnsanlar acı çekiyor, peki ya hayvanlar, kuşlar, balıklar? Onlar ne yapmış?



Bir başka gezide, savaşta süvari bölüğünde görev yapan bir sağlık görevlisi kadın anlatıyordu: Çatışma sırasında yaralanan bir Alman askerini top mermisi çukuruna sürüklüyor, ama adamın Alman olduğunu çukura inince farkediyor. Adamın bacağı kırık, kanaması var. Adam düşman! Ne yapmalı? Yukarıda kendi halkından çocuklar ölüyor. Ama kadın adamın bacağını sarıp, sürünerek geri çıkıyor. Bir süre sonra bu sefer bilincini kaybetmiş yaralı bir Rus askeriyle geri geliyor çukura. Rusla Alman, bilinçleri açılınca birbirlerini öldürmeye yelteniyorlar. ‘Bir onun suratına yapıştırıyorum elimin tersiyle, bir öbürünün,’ diye anımsıyor kadın. ‘Bacaklarımız kan içinde, herkesin kanı birbirine karışmış.’



Bu, benim bilmediğim bir savaştı. Kadın savaşı. Kahramanlar hakkında bir savaş değil. Kahraman bir halkın, başka bir halkı nasıl öldürdüğü hakkında değil. Bir kadının ağıdını hatırlıyorum: ‘Çatışma bittikten sonra meydanda yürüyorsun. Ve hepsi orada yatıyor… Hepsi de genç, ve o kadar güzel ki… Yerde yatıyorlar ve gökyüzüne bakıyorlar. Onlara da yazık, öbürlerine de.’



İşte bu, ‘onlara da, öbürlerine de,’ bana kitabımın neyle ilgili olacağına dair bir ipucu verdi. Savaşın, cinayet demek olduğuyla ilgili olacaktı. Kadınların hafızasında savaş böyle kalmıştı. Daha demin, birisi gülümsüyordu, sigara içiyordu – ve o insan artık yok. Her şeyden çok, kadınlar yok oluştan bahsediyordu, savaşta her şeyin hiçliğe ne kadar çabuk dönüştüğünden. İnsanın da, insanlığın vaktinin de.



Doğru, cepheye gitmeyi kendileri istemişti. 17-18 yaşlarında. İstedikleri öldürmek değildi, ama ölmeye hazırlardı. Vatan için ölmeye. Tarihten sözleri çıkarıp atamazsın – Stalin için ölmeye de.



Kitap iki sene boyunca basılmadı. Perestroyka’ya, Gorbaçov’a kadar basmadılar. Sansürcüler, ‘Sizin kitabınızdan sonra, kimse savaşa gitmeyecek’ diye bana akıl verdi, ‘sizin anlattığınız savaş korkunç. Neden kahramanlarınız yok?’ Ben kahraman aramıyordum. Tarihi, ona şahit olup ve onda iştirak edip de görünmez kalanların hikayeleriyle yazıyordum. Bu insanlara kimse hiçbir zaman sormadı. İnsanlar, sıradan insanlar, büyük fikirler hakkında ne düşünüyor, bilmiyoruz.



Savaştan hemen sonra insan bir hikaye anlatır, 10 sene sonra başka bir hikaye. Bir şeyler tabi ki değişir, çünkü insan, hatıralarında hayatının tüm parçalarını üst üste dizmektedir. Tüm benliğinin. O senelerde nasıl yaşadığı, ne okuduğu, kimi gördüğü, neye inandığı, en sonunda mutlu olup olmadığı… Bunlar, biz değiştikçe değişen canlı belgeler.



Ama ben şundan kesinlikle eminim; böyle genç kadınlar, 1941’deki asker kadınlar gibi kadınlar, bir daha hiç var olmayacak. Bunlar, ‘Kızıl Ülkü’nün zirvede olduğu yıllardı, devrim zamanından ve Lenin döneminden bile daha yükseklerde. Onların zaferi, bugün bile Gulag kamplarını gölgede bırakmaya devam ediyor. Ben, bu kızları sınırsızca seviyorum. Ama onlarla Stalin’i konuşmak, ya da savaştan hemen sonra, trenler dolusu zafer kazanmış cesur askerin Sibirya’ya gönderildiği gerçeğini konuşmak mümkün değildi. Geride kalanlar eve döndü, sesini çıkarmadı.



Bir keresinde şöyle bir söz duydum: ‘Biz, yalnızca savaşta özgürdük. Cephenin önlerinde.’ Bizim en büyük sermayemiz, ızdırap. Petrol değil, doğalgaz değil – ızdırap. Aralıksız üretebildiğimiz tek şey bu. Sürekli şu soruya cevap arıyorum: bizim çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor? Beyhude mi gerçekten bu kadar acı? Çaadayev doğru söylemiş: Rusya, hafızasız ülke, topyekun hafıza kaybı ülkesi, eleştiri ve tefekküre hep hazır, bakir bir bilinç alanı.



Ayaklarımızın altında büyük kitaplar sürünüyor…



1989



Kabil’deyim. Artık savaşla ilgili yazmak istemiyordum. Gel gör ki gerçek bir savaştayım işte. Pravda gazetesinden alıntı: ‘Kardeş Afgan halkına sosyalizmi inşa etmeleri için yardımcı oluyoruz.’ Savaşın insanları, savaşın objeleri her yerde. Savaş zamanındayız.



Dün beni cepheye götürmediler. ‘Otelde kalın hanımefendi. Sonra sizin için hesap vermek zorunda kalacağız.’ Otelde oturuyor ve düşünüyorum; başkalarının cesaretini, aldıkları riskleri kenardan izlemenin ahlaksız bir yanı var. İki haftadır buradayım ve savaşın erkek doğasının ürünü olduğu hissinden kurtulamıyorum; benim için bu anlaşılmaz bir şey.



Ama savaşın gündelik hali müthiş ihtişamlı. Silahların meğer güzel olduğunu keşfettim – tüfekler, mayınlar, tanklar. İnsan, başka insanları en iyi nasıl öldürebileceği üzerine çok kafa yormuş. Hakikat ve güzellik arasındaki ebedi münakaşa… Bana yeni bir İtalyan mayını gösterdiler. Benim ‘kadın’ tepkim: ‘Güzelmiş. Niye böyle güzel peki?’ Askeri bir dille hepsini açıkladılar; bu mayının üzerinden geçen veya şu köşesinden ya da bu kenarından basan insandan geriye yarım kova et kalır. Burada anormal olandan normalmiş gibi bahsediliyor, her şeyin kendi mantığı var. Savaştayız ya sonuçta… Bu görüntüler kimseye aklını kaçırtmıyor. Yerde bir insan yatıyor mesela, onu öldüren ne bir doğa olayı, ne alın yazısı; onu öldüren bir başka insan.



‘Kara lale’lerden birine yükleme yapılışını izledim; Afganistan’da ölen askerlerin cenazelerini, açılamayacak çinkodan tabutlar içinde evlerine götüren uçaklar. Ölülere 40’lı yıllardan kalma eski üniformalarla poturlar giydiriyorlar, ama bazen onlar bile yetmiyor. Askerler kendi aralarında konuşuyor: ‘Yeni ölüleri buzdolabında getirmişler. Sanki bozulmuş yaban domuzu eti gibi kokuyor.’ Yazacağım bunları. Memleketimde bana inanmayacaklar diye korkuyorum. Gazetelerimiz, Sovyet askerinin burada ektiği dostluk çiçeklerini yazıyor.



Gençlerle konuşuyorum. Çoğu kendi iradesiyle gelmiş, kendileri istemiş buraya gönderilmeyi. Çoğunun aydın ailelerden geldiğini farkediyorum; öğretmenlerin, doktorların, kütüphanecilerin olduğu ailelerden, kısaca okur-yazar ailelerden. Samimiyetle, Afgan halkına sosyalizm inşasında yardım etme hayaliyle gelmişler. Şimdi kendilerine gülüyorlar. Bana havaalanında bir yer gösterdiler, yüzlerce çinko tabut, güneşin altında gizemle parlayarak bekliyor. Yanımdaki subay dayanamadı: ‘Belki benim de mezarım bunların arasında. Sokacaklar beni de bir tanesine. Niçin buradayım, ne için savaşıyorum?’ Kendi sözlerinden hemen o an ürktü; ‘Yazmayın bunları.’



Gece rüyamda ölüler görüyorum. Hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade: ‘Nasıl yani, öldüm mü? Gerçekten mi öldüm?’



Bir grup hemşireyle birlikte, Afgan sivillerin yattığı bir hastaneye gittim. Çocuklara hediye götürdük. Oyuncaklar, şekerler, bisküviler. Benim elimde beş tane oyuncak ayı vardı. Hastaneye vardık; uzunca bir kışla. Nevresim niyetine herkeste birer battaniye var. Kucağında bir bebek, genç bir Afgan kadın yaklaştı. Bir şey söylemek ister gibiydi; savaşın sürdüğü 10 sene boyunca herkes birazcık Rusça konuşmayı öğrenmişti. Elimdeki oyuncaklardan birini bebeğe verdim, dişleriyle aldı. ‘Neden dişleriyle alıyor’ diye şaşırdım. Afgan kadın bebeğin üzerindeki battaniyeyi çekti, kolları yoktu bebeğin. ‘Senin Rusların bombaladı’ dedi kadın. Birileri beni yakaladı yere yığılırken.



‘Grad’ roketlerimizin, köyleri nasıl dümdüz tarlalara çevirdiğini gördüm. Bir Afgan mezarlığına gittim, upuzun. Mezarlığın ortalarında yaşlı bir Afgan kadın, bağırıyordu. Minsk’in güneyindeki bir köyde eve getirilen çinko tabutu hatırladım, bir annenin çığlıklarını. Bu ne insanca bir haykırıştı, ne hayvanca… Kabil’deki mezarlıkta duyduğuma benziyordu sadece.



İtiraf ediyorum, hemen özgürleşmedim. Hikayelerimdeki kahramanlara karşı samimiydim, onlar da bana güveniyordu. Her birimizin özgürlüğe giden yolu ayrıydı. Afganistan’a kadar, güleryüzlü sosyalizme inanıyordum. Oradan döndüğümde ise tüm hülyalardan arınmıştım. ‘Affet beni baba’ dedim onu gördüğümde. ‘Sen beni komünist ideallere inançla terbiye ettin, ama annemle birlikte eğittiğiniz -ebeveynlerim köy öğretmeniydi- dünün Sovyet talebelerinin, yabancı bir ülkede, tanımadıkları insanları öldürüşünü bir kere olsun görmek, tüm sözlerinin küle dönmesi için yeterli. Bizler katiliz baba, anlıyor musun?’ Babam, ağladı.



Afganistan’dan böyle çok insan özgürleşmiş döndü. Ama başka bir örneğim de var. Orada, Afganistan’da, genç bir erkek bana şöyle bağırmıştı: ‘Sen, bir kadın, ne anlarsın savaştan? İnsanlar savaşta öyle kitaplarda, filmlerde öldükleri gibi mi ölüyorlar ki? Orada ölen güzel ölüyor. Benimse dün arkadaşımı vurdular. Kurşun kafasına girdi, daha bir 10 metre koştu sonra, beynini havada yakalamaya çalışıyordu.’ Yedi yıl aradan sonra bu genç, Afganistan hikayeleri anlatmayı seven başarılı bir iş adamı oldu. Bir gün beni aradı: ‘Ne işe yarıyor senin kitapların? Fazla korkunçlar.’ O artık başka bir insandı. Ölümün ortasında tanıştığım, 20 yaşında ölmek istemeyen kişi değildi…



Kendime, savaş hakkında nasıl bir kitap yazmak istediğimi soruyordum. Ateş etmeyen insan hakkında yazmak isterdim. Başka bir insanı vuramayan insan hakkında. Savaş düşüncesinin bile acı verdiği insan hakkında. Nerede o insan? Ben onunla tanışamadım.



1990-1997



Sadece Rus edebiyatı, dev bir ülkenin bir zamanlar içinden geçtiği o eşsiz deneyimi anlatabilir; bu yüzden ilginçtir. Bana sürekli, ‘neden hep felaketler hakkında yazıyorsunuz’ diye soruyorlar. Çünkü hayatımız bu. Artık farklı ülkelerde de yaşasak, Kızıl İnsan her yerde. Aynı hayattan çıkan, aynı hatıralarla yaşayan insanlar.



Uzun süre Çernobil hakkında yazmak istemedim. Bu konuda nasıl yazacağımı bilmiyordum; hangi araçlarla, nereden başlayarak yazacağımı. Hakkında dünyanın daha önce neredeyse hiçbir şey duymadığı, Avrupa’nın bir köşesine sıkışmış o küçük ülkemin ismi, şimdi tüm dillerdeydi. Biz Belaruslular ise, Çernobil halkı olmuştuk. Bilinmeze ilk dokunanlar biz olduk. Anladık ki komünist, etnik ve dini tufanlardan da öte, gelecekte bizi daha vahşi, topyekun belalar bekliyor, henüz göze görünmeyen belalar. Çernobil’le birlikte, yeni bir safha açıldı.



Aklımda kalan mesela, yaşlı bir taksi şöförünün, ön camına çarpan güvercinlerden şikayet etmesi: ‘Günde iki-üç kuş düşüyor böyle. Gazeteler ise durum kontrol altında diyor.’



Şehir parklarından yaprakları toplayıp, şehir dışına çıkarıyorlardı. Yaprakları gömüyorlardı orada. Zehirlenmiş toprak parçalarını götürüp gömüyorlardı. Toprağı toprağa defnediyorlardı. Çalı çırpıyı, çimeni gömüyorlardı. O günlerde herkesin yüzünde, hafifçe çıldırmış bir ifade vardı.



Yaşlı bir bahçıvan anlattı: ‘Sabah dışarı çıktım, bir şey eksik. Tanıdık bir ses eksik. Tek bir arı yok, tek bir arının sesi gelmiyor, bir tanesinin bile. Bu nasıl bir şey? İkinci gün de uçmadı arılar, üçüncü gün de. Sonra bize nükleer santralde kaza oldu diye haber geldi. Santral yanı başımızda. Ama uzun süre hiçbir şey bilmiyorduk. Arılar biliyordu, biz bilmiyorduk.’



Çernobil haberleri gazetelerde askeri dille veriliyordu: patlamalar, kahramanlar, askerler, tahliye… İstasyonda KGB iş başındaydı; casus ve sabotajcı arıyorlardı. Söylentiler dolaşıyordu; kaza, sosyalist kampı yıkmak isteyen Batılı özel güçlerin planlı işiymiş. Askeri mühimmat Çernobil’e doğru yoldaydı, askerler geliyordu. Sistem her zaman olduğu gibi işliyordu; askeri şekilde. Ama elinde yeni tüfeğiyle askerin, bu yeni dünyada felaketten başka alacağı yoktu. Elinden gelen tek şey, yüksek dozda radyasyona maruz kalıp, evine dönüp ölmekti.



Gözlerimin önünde, Çernobil öncesinin insanları, Çernobil insanlarına dönüştüler.



Radyasyonu göremiyordun, ona dokunamıyordun, kokusunu duyamıyordun. Bizi artık bu bildik ve bilinmedik dünya çevreliyordu. Nükleer bölgeye gittiğimde hemen anlattılar: Çiçek koparmak yasak, çimene oturmak yasak, kuyudan su içmek yasak… Ölüm her yanda gizleniyordu, ama bu başka türlü bir ölümdü. Yeni bir maske takmış, yabancı bir kıyafet giymiş. Savaşı görmüş yaşlılar, bir kez daha evlerinden ‘tahliye’ edilirken gök yüzüne bakıyordu: ‘Güneş parlıyor, ne duman var, ne gaz, ateş eden yok. Bu savaş mı ki, yine göçmen edildik?’ Sabah ilk iş gazetelere koşuyor, sonra hayalkırıklığıyla bir kenara atıyorlardı onları; casusları daha bulamamışlar. Halk düşmanları hakkında bir şey yazmıyor. Casusların, halk düşmanlarının olmadığı bir dünya da yabancıydı.



Yeni bir şeyin başlangıcıydı bu. Çernobil ve Afganistan, bizi özgürleştirdi.



Benim için dünya yerinden kıpırdadı. Nükleer bölgede kendimi ne Belaruslu, ne Rus, ne Ukraynalı hissettim; yok edilebilecek biyolojik bir türdüm.



İki felaket üst üste geldi. Sosyal felaket -sosyalist Atlantis sulara gömülüyordu- ve kozmik felaket -Çernobil. İmparatorluğun düşüşü herkesi endişelendiriyordu. İnsanlar günü dert ediyor, var olma mücadelesi veriyordu; yaşamak için gerekenleri hangi parayla, nereden almalı? Nasıl yaşamalı? Neye inanmalı? Hangi flamaların altında durmalı bu sefer? Ya da Büyük Fikirler olmadan yaşamayı mı öğrenmeli? Bu sonucusunun nasıl yapılacağını kimse bilmiyordu, o güne kadar hiç böyle yaşamamışlardı. Kızıl İnsan’ın önünde yüzlerce soru vardı. Hepsine yalnız başına göğüs gerdi. Hiçbir zaman, özgürlüğünün ilk günlerindeki kadar yalnız olmamıştı. Etrafımda, hayatları sarsılan insanlar vardı ve ben onlara kulak verdim.



Günlüğümü kapatıyorum…



İmparatorluk yıkıldığında bize ne oldu? Dünya daha evvel cellatlar ve kurbanlar diye ayrılırdı; Gulag’daki gibi. Erkek ve kız kardeşler; Savaş’taki gibi. Seçmenler; teknoloji, çağdaş dünya. Dünya daha evvel bir de hapse atanlar ve atılanlar diye ayrılırdı. Bugün Batıcılar ve Slavcılar, satılmışlar ve vatanseverler diye ayrılıyor. Bir de alabilenler ve alamayanlar diye… Bu sonuncusu, bana göre sosyalizm sonrasının en acı tecrübesi, zira daha bu yakınlarda hepimiz birdik. Kızıl İnsan, mutfakta oturup hayalini kurduğumuz o Özgürlük Krallığı’na bir türlü ulaşamadı. Rusya’yı o olmadan böldüler, o ise elinde bir hiçle kalakaldı. Aşağılanmış ve soyulmuş. Saldırgan ve tehlikeli.



Yeniden Rusya’yı dolaşmaya başladım. Şunları duydum:
-Bu ülkede modernleşme, ancak toplama kampları ve kurşuna dizmelerle mümkün.

-Rus insanı sanki zengin olmak istemiyor bile, hatta bundan korkuyor. Tek istediği, başkalarının zengin olmaması. Kimsenin ondan daha zengin olmaması.

-Burada dürüst insan bulamazsın, ama bolca dindar vardır.

-Boşuna güdülmeyi reddeden yeni bir nesil bekleme. Rus insanı özgürlükten anlamaz, anca Kazaklardan ve onların kamçılarından anlar.

-İki temel Rusça kelime: savaş ve hapis. Çaldın, gezdin, yakalandın. Çıktın, yine yakalandın, yine içeri girdin.

-Rusların hayatı çekilmez olmalı, bedbaht olmalı; ruh ancak o zaman yükselir, bu dünyaya ait olmadığını o zaman idrak eder. Her şey ne kadar pislik ve kan içindeyse, ruh kendine o kadar çok yer bulur.

-Yeni bir devrime yetecek ne güç, ne delilik yok kimsede. Ruh da yok. Ruslara, tüylerini diken diken edecek büyük fikirler lazım.

-Hayatlarımız işte böyle geçer bizim, pislikle savaş arasında gider gelir. Komünizm ölmedi, cesedi yaşıyor.



Cesaretimi toplayıp söyleyeceğim: 90’lı yıllarda elimize geçen şansı kaçırdık. Ülkemiz nasıl olmalı, güçlü mü, yoksa insanlarına layık mı sorusu önümüze geldiğinde, birinci şıkkı seçtik: Güçlü olmalı. Şimdi yine güç zamanı. Ruslar Ukraynalılarla, kardeşleriyle savaşıyor – benim babam Belaruslu, annem Ukraynalı, bir sürü başka insanın da böyle… Rus uçakları Suriye’yi bombalıyor…



Umut devri yerini, korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü. İkinci el, kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz.



Kızıl İnsan’ın tarihini yazıp bitirdim mi şimdi, emin değilim.



Benim üç evim var. Belarus, toprağım, babamın vatanı, bütün ömrümü geçirdiğim yer. Ukrayna, annemin vatanı, doğduğum yer. Ve büyük Rus medeniyeti, kendimi onsuz hayal edemediğim… Benim için hepsi değerli. Sevgiden söz etmek ise, bizim çağımızda zor.

TİMURDAN EMİRE
Tarih sayfalarında nice komutanları görürüz.Onların dehalarına kabiliyetlerine şahit oluruz. Büyük İskender'in Hidaspis zaferi,Hannibal Barca'nın Cannae zaferi tarihte stratejinin önde gelen isimleri olarak anılmalarına sebep olmuştur.Birçok hükümdarda olduğu gibi ondada Dünyaya hakim olma isteği vardı.''Madem ki gökte bir tanrı var dünya üzerinde de tek bir hükümdar olmalı zaten yeryüzü bir kişinin isteklerine yanıt veremeyecek kadar küçük sözüyle bu isteğini dile getirmiştir. Ancak Emir Timur'u onlardan ayıran bir nokta var.Gençliğinden ölene kadar geçen sürede 20 savaşa komuta etmiş ve hepsinden zaferle ayrılmıştır.Neticede hakkında bir çok sansasyonel bilgiler türemiş aynı zamanda bir o kadarda hakkında ihtilaflara sahip olan biri olmuştur.Bazı tarihçilere göre despot, müstebit biriyken bazılarına göre büyük bir dehadır.Osmanlı tarihçileri Ankara savaşında Beyazıt'ın namağlup olmasından dolayı İstanbul'un fethinin 50 yıl geciktiğini dile getirip, Timur hakkında elle tutulmayan isnatlarda bulunmuşlardır.Suriyeli Tarihçi İbn Arapşah Acaibu'l Makdur(Bozkırdan Gelen Bela) isimli kitabında Timur'u iyi bir yönü olmayan, zalim bir komutan olarak tasnif etmiştir.

Timur'un stratejileri
Emir fethetmek istediği ülkelerde istihbarat çalışmaları ve coğrafi avantaj için haritalara dayalı taktik alıştırmalar yapmıştır.Ordusu Harezm yayaları, Moğol okçuları, Türkmen süvarileri Karatatar ve Hindistan'dan getirdiği fillere dayanır. Teşkilat ve yapılanma açısından disiplinli ve dönemin teknolojik donanımlarına sahip bir ordudur.Bu ordu hareket kabiliyeti, manevralar, strateji, uygulama yönünden döneminin en iyisi olduğunu Ankara savaşında sergilemiştir. Ankara savaşı(1402,Çubuk Ovası) Orta çağın en büyük meydan muharebelerinden kabul edilir. Timur ordusu(100.000) Beyazıt ordusu(70.000) karşı karşıya gelir.Sağ ve sol süvari birlikleri ve merkez kuvvetleri aynı anda Beyazıt'ın ordusuna yüklenir ve karşı tarafın çözülmesi için baskı uygulanır.Daha fazla mukavemet gösteremeyen ordu geri çekilmek zorunda kalır. Ankara savaşı ardından Osmanlının iki Aydın oğulları tarafından bir kez kuşatılan ve hakimiyet kurulamayan İzmir kalesine yönelmiştir. Rodos şövalyeleri tarafından korunan kalenin 3 tarafı denizle çevrilidir.Dolayısıyla Timur'un kaleyi zapt etmesi için donanmaya ihtiyacı vardır ancak savaş yıllarca karalarda sürüp gittiği için donanmaya ihtiyacı olmamıştır.Bunlara kulak asmayan Emir,bir strateji geliştirdi ve İzmir kalesinin etrafını taşlarla doldurttu, dolayısıyla süvarileri daha geniş harekat alanına sahip oldular.Sonrasında denizden kaleye bir köprü inşa ettirmiş ve kaleyi deniz yönünde ağır baskılamış ve nihai son kale düşmüştür.
Timur satranç oynamayı çok seven bir liderdir, savaş alanlarındaki stratejik dehasını satranç tahtasında da gösteriyordu.Ona rakip olarak karşısına çıkacak biri pek bulunmazdı.Savaş alanlarındaki becerisini gösterdiği bir diğer olay Delhi seferidir.Bu seferde daha önce hiç karşılaşmamış fillerle destekli bir orduyla karşı karşıya gelir.Savaş başladığında Timur ordusu fil destekli bu orduya mukavemet gösteremezler ancak savaşın yönünü yine Emir'in taktik manevrası değiştirir.Birçok devenin savaş meydanına getirilmesini söyler bu develeri demir zincirlerle birbirlerine bağlatır ve develerin sırtlarına saman yığını yapar ardından ateşe verdirtir.Fillerin ateşten korktuğunu bilen Timur,deve sürüsünden ürken filleri Tornistan yapmasına sebebiyet verir, Hint ordusu namağlup olarak savaş meydanından geri çekilir.
Savaş sonrasında seferlerine devam eden Emir Hindistan'ın sarp dağlarıyla karşılaştığında tarihte çığır açarak asansör sistemi kurdurtup askerlerini taşıtmış,tarihte ilk uçar birlik harekatına temel teşvik etmiştir.

Günümüze kadar süregelmiş bu deha örnekleri daha çok zenginleştirilebilir.
Olaylar ve tarihi kişilikler zamanlarına göre yorumlanmalı.Yanlı ve karşıt kaynaklardan faydalanmak derin bir inceleme için lazım gelir. Objektif tarihçilik anlayışının bu bahis üzerine baskın şekilde savunulması gerekir.Emir Timur övülen ve eleştirilen tarihi kişilik olarak günümüze yansıtılmış ve anlatılmaya devam edilecektir.
FATİH AYHAN

Çölde Gizli Bezginler
Bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi
öptüm sonsuz gidişinden. Saçlarının seyriyle seni

yolları aşklara davul çalıp çağrılmış yalnızlarla dolduran
akrepleridir duygunun. Karanlık ordulara güneşsiz sokulan

bunlar canlanınca ne ateş kirli taşlar ne böcek
şakakların sıcağında kuytu bir büzülüp ölecek

sabahsız kuşlara koşarsa durur mu evreni omuzlarında
bahar şenlikleriyle. Sürdüren ellerini yangın borularında

şaşkınlıkla başladı bu atlar bu savaşlar insan buluşlarından
burda biter düğün. Gidilir mi evin soğuğuna çölün sıcağından

gemilerimiz saklanır. Ağzımızda bir aşk kaçışı vardır buluşmaların
saplandık tadına. Durduk alnında yüreğe vuruşların

yollar sellere gider. Açılır parklar artık kuşlar dağılır
bir aşkı gözyaşlarıyla bulvara çağırmak hiç keseye mi kalır

çizildi yalnızlar. Senin gelişin ne de süvari köprünün diplerinde
geçer üstümüzden yağmur alan donanmalar. Kürek sesleriyle

koşu bitince aşk bir yorulmadır kaçılmaz kırbacından
sayılır günü geçmiş anlar boşalan hangi tüfeğin arkasından

oturur iki bakış ormanından gerilip bir masaya kollar
uzayıp uzaya giden akrebe katlanıp zincire gelmeyen yolcular

bu bizim sesimiz denizlere ateş gibi eller açılır ortasından
su konuşmaz toplanmaz kuşlar. Ne kazandık yaşamamızdan

biz harcandık anam hem kelimesiz kapandık
sevgi ektik. Sonsuz seçtik. Beğendik. Ama toprağı kazandık

sevinçle kaçın kurtulun ölümlerinizle. Yalnızlıkla ben kaldım
sevindiniz işte alın koşturun. Aha size son atım…

Cahit ZARİFOĞLU

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
02 Ara 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Karar Anı
Her iki taraftan dört yüz top, sabahtan
beri hiç durmadan birbirini dövüyor.
Süvari alayının sesleri, ateş eden toplara çarpıp yankılanıyor, davul gümbürtüleri,
top sesleriyle uğuldayan havayı titretiyor, bütün vadi, sesler ve yankıları altında inliyor: Fakat her iki başkomutan da, dürbünleri ellerinde yukarıdaki tepelerden savaşı izliyor, en küçük bir sese bile kulak veriyor.

Başkomutanların ellerindeki saatler de,
birer kuş yüreği gibi hafif hafif çarpmaktadır. Napoléon da, Wellington da sürekli kronometrelerine uzanıp yazgılarını belirleyecek olan o önemli ânın,
yardım ânının dakikalarını sayıyor.
Wellington, Blücher’in yakınlarda olduğunu biliyor. Napoléon’un umudu da Grouchy’de.

Her iki başkomutanın da savaşa sokabilecekleri yedek kuvvetleri yok artık. Önce yardım alan savaşı kazanacaktır.
Her iki başkomutan da, ellerinde dürbünleri, gözlerini, Prusyalı öncülerin kalın bir duman tabakası halinde görünmeye başladığı
orman kenarından bir türlü ayıramıyorlar. Acaba bu görünenler yalnızca öncü kuvvetler mi, yoksa Grouchy’den kaçan Prusya Ordusu’nun tamamı mı?
İngilizler son güçlerini harcıyorlar.
Fransızlar da yorulmuştur. Kollarındaki güçlerini iyice yitirmiş, soluk soluğa kalmış
iki güreşçi gibi birbirlerine son bir kez
daha saldırmadan önce, biraz dinlenmek
için bekliyorlar: Geri dönüşü olmayan
o an, karar ânı gelmiştir artık.

Sonunda Prusya Ordusu’nun yan kanadında toplar gürlemeye başlıyor: Öncü kuvvetlerin giriştiği hafif bir çarpışma, piyade ateşi mi ne! Napoléon, Grouchy sonunda yetişti,
diye derin bir soluk alıyor.

Çatışmanın meydana geldiği kanadın
güven altında olduğunu sanarak, ayakta kalabilen son kuvvetlerini topluyor ve
Brüksel önündeki İngiliz savunmasının direnişini kırıp Fransa’ya Avrupa’nın kapılarını açmak için, Wellington’un merkez kuvvetlerine son bir kez daha saldırıyor.

Fakat Napoléon’un duyduğu tüfek sesleri yanlışlıktan başka bir şey değildir;
bunlar, Prusyalıların farklı üniformalar giyinmiş Hannover kuvvetlerine karşı bilmeden açtıkları ateşin sesleridir.
Az sonra yanlışlık fark edilerek ateş kesiliyor ve Prusya Ordusu, hiçbir engellemeyle karşılaşmadan ormandan dışarıya
dalga dalga fışkırıyorlar.
Hayır, hayır, gelenler Grouchy’nin kuvvetleri değil, tersine Blücher’in komutasındaki Prusya Ordusu’dur. Böylece Napoléon’un yazgısı da belirlenmiş oluyor.
Kötü haber, İmparator’un kıtaları arasında hemen yayılıyor; Fransızlar geri çekilmeye başlamıştır. Geri çekilme işi oldukça düzenli gerçekleşiyor, ancak Wellington durumun
ne kadar nazik olduğunun farkındadır.
Atına atlayarak başarıyla savunduğu
tepenin ta kenarına kadar geliyor,
şapkasını havaya kaldırıyor ve çekilmekte olan düşmana karşı sallıyor.
Wellington’un askerleri, komutanlarının hareketinin ne anlama geldiğini hemen kavrıyorlar. İngiliz kuvvetlerinin ayakta kalabilenleri, güçlerini iyiden iyiye yitirmiş Fransız Ordusu’nun üzerine var gücüyle atılıyorlar. Aynı anda da Prusya atlısı, yorgunluktan bitkin düşmüş olan Napoléon’un birliklerine yandan saldırıyor. İşte tam bu sırada Fransız kıtaları arasından bir feryat, bir ölüm feryadı yükseliyor:
“Sauve qui peut!”
(“Herkes başının çaresine baksın!”)

Birkaç dakika sonra, Avrupa’nın bu en
büyük ordusu paramparça oluyor, her şeyi, hatta Napoléon’u bile önüne katmış sürükleyip götüren bir korku seline dönüşüyor. Atlarını mahmuzlayan Prusya süvarisi de, hızla kaçmakta olan Fransızlara, bu duygusuz, bu başıboş insan seline saldırarak kesin darbeyi indiriyor.
Bu arada Napoléon’un özel arabası,
ordunun hazinesi ve bütün toplar, çığlıklar atarak kaçmakta olan bu korku,
bu dehşet köpüğünün elinden alınıyor. İmparator, ancak karanlığın çökmesiyle kurtuluyor. Fakat, üstü başı çamur içinde
ve bitkin bir durumdadır; gece yarısı
bir köy konukevine gelen ve bulduğu
ilk koltuğa kendisini bırakıveren bu adam, artık imparator değildir.

Yazgısı belli olmuş, imparatorluğu sona ermiştir. Gözü pek ve ileri görüşlü bir
adamın, yirmi yılda kurduğu ve yiğitlik destanlarıyla dolu o görkemli imparatorluk, sıradan bir adamın yüreksizliği yüzünden
parçalanıp gidiyor.

İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (WATERLOO: DÜNYANIN YAZGISINI BELİRLEYEN AN)İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (WATERLOO: DÜNYANIN YAZGISINI BELİRLEYEN AN)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
02 Ara 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Waterloo’da Öğle Sonrası
Bu arada saat bir olmuştu.
Gerçi Napoléon’un dört saldırısı püskürtüldü, ama Fransızlar, Wellington’un merkez cephesini iyice zayıflattılar.
Şimdi İmparator kesin saldırıya hazırlanmaktadır, BelleAlliance
önlerindeki bataryalarını takviye ettiriyor
ve karşılıklı top atışlarının bulut perdeleri,
vadi ve yamaçları kaplamadan önce,
savaş alanına son bir kez daha bakıyor.

Tam bu sırada Napoléon, kuzeydoğu yönünde, ormandan dışarıya doğru akarcasına çıkan karanlık gölgelerin ilerlemekte olduğunu fark etti:
Yeni kuvvetler geliyor!
Bütün dürbünler bir anda o yöne çevrildi. Grouchy, verilen buyruğa aykırı davranma yürekliliğini gösterip tam zamanında
yetişiyor mu ne? Hayır, hayır.
Getirilen bir tutsak, bunların General von Blücher’in ordusunun öncü kuvvetleri,
Prusya kıtaları olduğunu bildiriyor.

Ancak şimdi İmparator, yenilgiye uğrattığını sandığı Prusya Ordusu’nun İngilizlerle birleşmek için geri çekilip izlerini kaybettirdiklerini anlıyor; kendi ordusundan üçte birlik bir kuvvet, hiçbir amaca hizmet edemeden boş arazide dolaşıp durmaktadır.

Grouchy’ye hemen bir mektup yazarak,
ne pahasına olursa olsun Prusyalıların savaş alanına girmelerine engel olunmasını istiyor.

Aynı anda Mareşal Ney de, hücum emri alıyor. Prusyalılar yetişmeden önce Wellington’un mutlaka bozguna uğratılması gerek. Kazanma şansları azalan Fransızlar için
artık hiçbir saldırı tehlikeli sayılmıyor.
Piyade kuvvetleri, düşmanın bulunduğu tepeye bütün öğle sonu boyunca, saldırı üzerine saldırı düzenliyorlar.
Yıkılan köyler, birer birer ele geçiriliyor;
geri püskürtülüyorlar, yeniden hücuma
geçip dalga dalga saldırıyorlar,
ama Wellington hâlâ dayanıyor ve
Mareşal Grouchy’den hâlâ bir haber gelmiyor. Yetişen Prusyalıların yavaş yavaş Wellington’un saflarında savaşa girdiklerini gören İmparator, sinirli sinirli mırıldanıyor: “Grouchy nerede? Grouchy nerede kaldı?”

İmparator’un komutanları da sabırsızlanıyorlar. Bu kanlı savaşa bir son vermek isteyen gözü pek Mareşal Ney,
var gücüyle atağa kalkarak bindiği üç atı
da vuruluyor bütün Fransız süvarisini düşmanın üzerine saldırtıyor. Bu korkunç saldırıya, bu ölüm saldırısına on bin zırhlı asker ve süvari katılıyor, karşı tarafın bütün kaleleri yerle bir ediliyor, topçusu birer birer susturuluyor, ilk saflarda dövüşen düşman askerler dağıtılıyor. Gerçi Fransızlar da geri püskürtülüyorlar, ama İngiliz Ordusu’nun savaşma gücü tükenmekte, tepeyi tutmakta olan pençe gevşemektedir. İngiliz topçusuna büyük kayıplar verdirten Fransız süvarisi, görevini tamamlayıp geri çekilmeye başladığı zaman, Napoléon’un son yedek kuvveti,
eski muhafız kıtası, Avrupa’nın yazgısını elinde tutan hâkim tepeleri ele geçirmek için ağır adımlarla ve yavaş yavaş ileri çıkıyor.

İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (WATERLOO: DÜNYANIN YAZGISINI BELİRLEYEN AN)İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (WATERLOO: DÜNYANIN YAZGISINI BELİRLEYEN AN)