• Caesar'ın or­dusu kendisinden emindi fakat düşmanın savunduğu mevzi son derece
    sağlamdı. Ordugahları Ilerda kasabasıyla aynı sırtın üzerindeydi. Daha küçük bir birlikse iki ordunun arasındaki Sicoris (günümüzde Segre) Nehri'nin üstündeki köprüyü tutuyordu. Caesar bölgeye intikal etme­den önce 6,5 kilometre arayla iki köprü inşa ederek düşman elinde bu­
    lunan batı kıyısına geçmeyi başarmıştı. Hatırı sayılır büyüklükteki iki ordunun aynı bölgede bulunması yiyecek bulmayı zorlaştırmıştı ve durum kötüleştikçe her iki ordu da yiyecek toplamak için doğu kıyısına birlikler gönderecekti. Fabius'un emrindeki lejyonlardan ikisi yine böyle bir göreve giderken üzerinden geçtikleri köprü çöktü fakat Afranius'un
    gönderdiği dört lejyon ve güçlü bir süvari birliği bu bahtsız askerlere ciddi bir zarar veremeden aceleyle ayakta kalan köprü üzerinden yolla­
    nan kuvvetler yardımlarına yetişti.
  • Falih Rıfkı Atay etkinliği kapsamında yapacağım ikinci incelemem olacak. Etkinlik için Link: ->> #27899814

    Babanız Atatürk kitabı ile Atatürk’ü yeniden okumaya var mısınız? Kronolojik biyografi incelemesi yapacağım, biraz uzun olacak ama unuttuğumuz bazı bilgileri hatırlamamıza yardımcı olacak.

    Falih Rıfkı Atay bu kitabında kendi bildiği Atatürk'ü anlatıyor bize. Çocukluğundan başlayarak, aralara anılar ekleyerek bize doyumsuz bir zevk sunuyor. Diğer kitaplarından aşina olduğum dilini aynı şekilde koruyor ve kullanıyor. Atay'ın kaleminden Atatürk'ü okumak zevk veriyor.

    “Bu inceleme kronolojik ve uzun bir incelemedir. Kitabın temasına uygun bir şekilde yapılmış ve konusu dışına çıkılmamıştır. Kitabı okuduğunuzda detaylarına fazlasıyla kavuşacaksınız.”

    1881’de Selanik’te doğdu,
    Annesi Zübeyde Hanım, Babası Ali Rıza Efendi’dir.
    Annesi onu mahalle mektebine vermek isterken, babası modern eğitim almasını istiyordu. Annesini kırmadı ve mahalle mektebine yazıldı. İstemeye istemeye gidiyordu. Dik kafalılık o zamanlardan beri vardı. Bu mektep'te arkadaşlarının yaptığı yaramazlığı üstlendi ve hocadan dayak yedi. Bu onun için dönüm noktası oldu.

    Ali Rıza Efendi, Mustafa’yı modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulu’na yazdırdı. Artık Mustafa'nın istediği olmuştu.
    Babası bu dönemde vefat etti ve çok zorluk yaşadılar. Annesi ile birlikte dayısının çiftliğine gittiler. Bu fazla uzun sürmedi, teyzesi Mustafa’yı okutmak için tekrar Selaniğe yanına aldı.
    Artık Orta Okula gidiyordu ve buradan da mezun oldu.

    1893 yılında gizli olarak sınavlara hazırlanıp, çok istediği “Selanik Askeri Rüştiye’sine (okulu) girdi.
    Çok başarılı bir öğrencilik geçiriyordu ve Üniforma onun övünç kaynağı idi.
    Osmanlı toprak kaybetmeye devam ediyordu. Selanik artık düşman hedefindeydi.
    Mustafa, aynı adı taşıyan matematik öğretmeninin verdiği Kemal adını aldı. Daha sonra kazanacağı rütbelere ilk olarak adı ile başlıyordu. O artık Mustafa Kemal’di!
    Mustafa diğer arkadaşlarına kıyasla daha iyi giyiniyor, kendisine bakıyor, bu dışarıdan fazlasıyla dikkat çekiyordu.

    1893 ‘te girdiği Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirince, 1895’te Manastır Askeri İdadisi'ne (Lise) girdi. (Bazı kaynaklarda 1985, bazılarında ise 1986. Başvurduğu tarih olarak 1985 gözüküyor.) Hitabet ve edebiyata yöneldi, şiirler yazdı. Türkçe öğretmeni onun bu yöne pek yönelmemesini, asıl derslerinden geri kalmaması için uyardı. Yaz tatilinde Fransızca dersler almaya başladı. 1898’de ikincilikle mezun oldu.

    1899 13 Mart’ta İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.
    1902 10 Şubat’ta Harp Akademisi'ne girdi ve burada gazete çıkardı. Elle yazılan bu gazetede, arkadaşlarıyla ülke yönetimini eleştiriyordu. Okul Müdürü Rıza Paşa’nın çabasıyla ceza almaktan kurtuldular. Aldıkları ufak cezaları da affetti çünkü kendisi de ileri görüşlü bir Müdürdü. Mustafa artık devletin idari yönetimini eleştiriyor ve yayınlar çıkarıyordu.

    https://isteataturk.com/...07466324_ataturk.png
    https://isteataturk.com/...07470225_ataturk.png

    1905 11 Ocak’ta Harp Akademisi'ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam'a 5. Ordu'nun 30. Süvari Alayı'nda staj yapmak için atandı.
    https://isteataturk.com/...07472679_ataturk.png

    1906 Ekim’de Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu. Şam'da topçu stajını yaptı ve Kıdemli Yüzbaşı(Kolağası) oldu.
    https://isteataturk.com/...07479134_ataturk.png

    1908- 23 Temmuz’da ilan edilen II.Meşrutiyet için çalışanlar arasındaydı.
    https://isteataturk.com/...07479692_ataturk.png

    1909 31 Mart(13 Nisan) İsyanı’nda Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak görevli.
    Adı aktif olarak bu olayda duyuldu. 1911- 13 Eylül’de İstanbul'a Genelkurmay'a naklen atandı.
    https://isteataturk.com/...07480318_ataturk.png
    https://isteataturk.com/...07492671_ataturk.png

    1911 27 Kasım’da Binbaşılığa yükseldi.
    https://isteataturk.com/...07481057_ataturk.png

    15 Ekim’de gazeteci Mustafa Şerif kimliği ile İskenderiye üzerinden, İtalya’nın saldırısına uğrayan Trablusgarp’a gitmek için İstanbul’dan ayrıldı.
    1912 9 Ocak’ta, Trablusgarp'ta İtalyanlar’a karşı Derne saldırısını yönetti. Savaş alanındaki ilk tecrübeleri burada kazandı.
    https://isteataturk.com/...08225809_ataturk.png

    1912 8 Ekim’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesiyle Balkan Savaşı başladı. Osmanlı devleti “Ouchy”(Uşi) Antlaşması ile Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalya’ya bırakınca, diğer subaylarla geri çağrıldı. 8 Kasım’da Selanik Yunanlılar tarafından işgal edilince, Derne’den Mısır’a, oradan İstanbul’a döndü.
    https://isteataturk.com/...07568647_ataturk.png

    1912- 25 Kasım’da Çanakkale Boğazı’nı korumak için Gelibolu’ya “Bahr-i Sefid(Akdeniz) Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürü” olarak atandı. Daha sonra Bolayır Kolordusu adını alan bu kuvvetlerin Kurmay Başkanlığına getirildi.Bu görevi sırasında Çanakkale Boğazı’nın topoğrafik haritasını hazırlattı.

    1912’de General Litzmann’dan çevirdiği “Bölüğün Muharebe Talimi” adlı kitabı İstanbul’da yayınladı.
    http://farm3.static.flickr.com/...27529_661c5cecbb.jpg
    Asalet: https://isteataturk.com/...07496583_ataturk.png

    1913 27 Ekim’de Sofya Ateşemiliterliği'ne atandı.
    https://isteataturk.com/...07569763_ataturk.png

    1914 1 Mart’ta, Yarbaylığa yükseltildi.
    https://isteataturk.com/...07575352_ataturk.png

    1914’te Yeni Çeri kıyafeti ile Sofya’da baloya katıldı ve davetlileri kendisine hayran bıraktı.
    https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png

    1915 2 Şubat’ta, Tekirdağı'nda 19. Tümeni kurdu.
    1915 25 Şubat, Maydos'a gitti.
    1915 25 Nisan, Arıburnu'nda İtilaf Devletleri'ne karşı koydu.
    1915 1 Haziran Albaylığa yükseltildi.
    1915 9 Ağustos, Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.
    https://isteataturk.com/...07573317_ataturk.png
    1915 10 Ağustos, Atatürk komutasındaki kuvvetlerin, Conkbayırı’nda İngilizlere taarruzu ve düşmanın ilerlemesine durdurmuş ve anafartalar kumandanı Mustafa Kemal düşmanı püskürtmüştür. Bugünkü muharebeler esnasında Atatürk’ün kalbini hedef alan bir kurşun, göğüs cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden, kendisi mutlak bir ölümden kurtulmuştur.)
    https://isteataturk.com/...07573416_ataturk.png

    Çanakkale geçilemedi ise bir sebebi vardır. Akıl vardır, ölüme düşünmeden giden vatan evlatları vardır. Mustafa Kemal’in varlığı ve dehası Çanakkale’ye damga vurmuştur.

    Gelibolu Kuvvetleri Komutanı Alman Generali telefonla aradı.
    —Emrinizdeki kuvvetleri emrime veriniz.
    Komutan alaylı bir dille:
    —Çok gelmez mi? dedi.
    Mustafa Kemal olanca ciddiliği ile cevap verdi:
    —Az gelir! Sy.44

    https://isteataturk.com/...07573035_ataturk.png

    1916 10 Ocak’ta Almanlar’dan Çanakkale’deki başarıları nedeniyle “Demir Salip Nişanı”,
    17 Ocak’ta Sultan Reşat tarafından “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” ile ödüllendirildi.
    https://isteataturk.com/...07575142_ataturk.png

    1 Nisan’da Tuğgeneralliğe yükseltildi.
    https://i2.wp.com/...-04-istasy10net.jpg

    1916 6 Ağustos, Bitlis ve Muş'u Ruslar’dan kurtardı.
    https://isteataturk.com/...07653304_ataturk.png

    1917 20 Eylül, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
    Mustafa Kemal’in İsyan Muhtırası (Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.)

    1917 Ekim İstanbul'a döndü.
    https://isteataturk.com/...07657988_ataturk.png

    24 Mayıs 1918 tarihinde, yakın arkadaşı Ruşen Eşref Ünaydın'a bir fotoğraf imzalyıp vermiştir. Fotoğraf üzerine şunları yazmıştır:
    ''Her şeye rağmen, muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.''
    https://isteataturk.com/...07660819_ataturk.png

    1918 26 Ekim, Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu.
    https://isteataturk.com/...07658306_ataturk.png

    30 Ekim’de Mondros Mütarekesi'ni imzalandı.
    1918 31 Ekim, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'na atandı.

    1918 13 Kasım, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırılınca, Mustafa Kemal İstanbul'a döndü. Boğaz’da düşman donanmasını görünce, yaveri Cevat Abbas’a “Geldikleri gibi giderler!” dedi.
    https://isteataturk.com/...07658381_ataturk.png

    1919 30 Nisan Erzurum'da bulunan 9. Ordu Müfettişliği'ne atandı.

    1919 15 Mayıs Kara gün… İzmir'e Yunan'lılar asker çıkardı.
    (Bu konular hızlıca geçilecek konular değil ama kronolojik bir inceleme olduğu için sadece tarih ve olaylar hakkında bilgi veriyorum.)
    1919 16 Mayıs Bandırma vapuruyla İstanbul'dan ayrıldı.
    1919 19 Mayıs Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktı.
    1919 15 Haziran3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.
    1919 21 Haziran, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi'ne çağırdı.
    19 Mayıs Samsun’a çıkışı ile ilgili 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da ‘da kitabına yaptığım incelemeden detay alabilirsiniz. #29768419

    1919 22 Haziran, Amasya Genelgesi’ni yayınlayarak, vatanın tehlikede olduğunu duyurdu.
    1919 8/9 Temmuz, Mustafa Kemal Paşa askerlikten çekilerek, sine-i millete döndü. Artık sivildi.
    ADAM GÖRÜN, ADAM!!!! https://isteataturk.com/...07664899_ataturk.png
    Not: Üzerindeki kıyafetler ona ait değildir. Para yok, nereden alacaklar? Etraftan ayrı ayrı toplanmış ve kendisine verilmiştir.

    1919 23 Temmuz, Mustafa Kemal'in başkanlığında Erzurum Kongresi toplandı. Tüm yurdu kapsayan kararlar alınarak, bir Temsil Kurulu seçildi. (7 Ağustos 1919)
    https://isteataturk.com/...07663796_ataturk.png

    1919 4 Eylül, Mustafa Kemal'in başkanlığında Sivas Kongresi toplandı. Millî Mücadele’ nin yöntemi belirlenip, bütün dernekler “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirildi.
    https://isteataturk.com/...07665246_ataturk.png

    11 Eylül’de Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti Başkanlığı'na seçildi.
    https://isteataturk.com/...07666376_ataturk.png

    1919 22 Ekim, Osmanlı Hükümeti ile Amasya Protokolü'nü imzaladı.
    1919 7 Kasım, Erzurum'dan milletvekili seçildi.
    1919 27 Aralık, Heyeti Temsiliye ile Ankara'ya geldi.
    https://isteataturk.com/...07665730_ataturk.png
    https://isteataturk.com/...07665637_ataturk.png

    1920 18 Mart, İstanbul'da Meclis-i Mebusan'ın son toplantısı.
    https://isteataturk.com/...07742082_ataturk.png

    1920 19 Mart, Mustafa Kemal tarafından Ankara'da üstün
    yetkiyi taşıyan bir Millet Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulundu.
    1920 20 Mart, İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali, Mustafa Kemal'in protestosu, Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimi.
    1920 23 Nisan, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açıldı.
    https://isteataturk.com/...07742381_ataturk.png

    1920 24 Nisan, Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
    https://isteataturk.com/...07742783_ataturk.png

    1920 5 Mayıs, Mustafa Kemal'in başkanlığında ilk B.M.M. Hükümeti toplandı.
    https://isteataturk.com/...07745465_ataturk.png

    1920 11 Mayıs, Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
    1920 24 Mayıs İdam kararı Padişah tarafından onaylandı.
    1920 10 Ağustos, Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında I.Dünya Savaşı’nı sona erdiren Sevr Antlaşması imzalandı.

    1921- 9/10 Ocak, I. İnönü Savaşı.
    https://isteataturk.com/...07749933_ataturk.png

    1921- 20 Ocak, İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun esas maddelerinin kabulü.
    https://isteataturk.com/...07839390_ataturk.png

    1921 30 Mart / 1 Nisan, II. İnönü Savaşı, Yunanlılar’la milletin aksak talihi de yenildi.
    https://isteataturk.com/...07748701_ataturk.png

    1921 10 Mayıs, Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu” kuruldu, başkanlığına Mustafa Kemal seçildi.
    https://isteataturk.com/...07838180_ataturk.png

    1921 5 Ağustos, Mustafa Kemal'e Başkumandanlık görevi verildi.
    https://isteataturk.com/...08175553_ataturk.jpg
    https://isteataturk.com/...08185365_ataturk.png

    1921 22 Ağustus/23 Eylül, Mustafa Kemal'in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı'nın başlaması ve zaferle sonuçlanması. 1683’ten beri süren savunma ve geri çekiliş durduruldu.
    https://isteataturk.com/...07746193_ataturk.png

    1921 19 Eylül, Mustafa Kemal'e B.M.M. tarafından Mareşallik rütbesi ve Gazi ünvanının verilmesi.
    https://isteataturk.com/...07747904_ataturk.png

    1922 26 Ağustos, Bir yıllık hazırlıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa Büyük Taarruz'u başlattı.
    https://isteataturk.com/...08273692_ataturk.JPG

    1922 30 Ağustos, Gazi Paşa, Dumlupınar’da düşman ordusunun büyük kısmının imha edildiği, Başkumandanlık Meydan Savaşı'nı kazandı.
    https://isteataturk.com/...13190926_ataturk.jpg

    1922 1 Eylül, "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, İleri!" buyruğunu verdi.
    https://isteataturk.com/...08275530_ataturk.png

    1922 9 Eylül Türk Ordusu İzmir'e girdi. Düşman kalıntıları denize döküldü.
    1922 10 Eylül, Gazi İzmir'de…
    http://manisanokta.com/...r-1923-600x320.jpg

    1922 11 Ekim, Mudanya Mütarekesi'nin imzalandı.
    https://isteataturk.com/...08308942_ataturk.png

    1922 1 Kasım, Saltanat, TB.M.M. tarafından kaldırıldı.
    https://isteataturk.com/...13278488_ataturk.jpg

    1922 17 Kasım, VI.Mehmet Vahdettin, Malaya adlı İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan ayrıldı.
    1923 29 Ocak, Gazi Mustafa Kemal, İzmir’li Latife Hanım'la evlendi.
    https://isteataturk.com/...08479768_ataturk.png

    1923 9 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal Halk Fırkası'nı kurması.
    https://isteataturk.com/...08484903_ataturk.png

    1923 24 Temmuz, Kurtuluş Savaşı’nı sona erdiren Lozan Antlaşması imzalandı.
    https://isteataturk.com/...08685244_ataturk.png

    1923 11 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçildi.
    https://isteataturk.com/...08685350_ataturk.png

    1923 29 Ekim, Cumhuriyet ilan edildi. Gazi Mustafa Kemal ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
    https://ibb.co/eCMD0p

    1924 1 Mart , Gazi Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi'nde Halifeliğin kaldırılması ve öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu verdi.

    1924 3 Mart, Hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat(öğrenimin birleştirilmesi), “Şer'iye ve Evkaf Vekaleti” ile “Erkanı Harbiye-i Umumiye Vekaleti”nin(Bakanlığı) kaldırılması hakkındaki yasalar, Büyük Millet Meclisi'nce kabul edildi.
    1924 20 Nisan, Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...08696520_ataturk.png

    1925 17 Şubat, Aşar (1/10) vergisi kaldırıldı.
    https://isteataturk.com/...09061694_ataturk.png

    1925- 24 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal ilk defa Kastamonu'da şapka giydi. https://isteataturk.com/...09477164_ataturk.png

    1925- 25 Kasım, Şapka Kanunu Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...09517640_ataturk.png

    1925- 30 Kasım, Tekkelerin ve zaviyelerin kapatılması hakkında kanun kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...09518837_ataturk.png

    1925- 25 Aralık, Uluslararası takvim, saat ve ölçüler kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...09520015_ataturk.png

    1926- 17 Şubat, Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...10342832_ataturk.png

    1927- 1 Temmuz, Gazi Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı sıfatıyla, ayrıldıktan 8 yıl sonra ilk kez İstanbul'a gitti.
    1927- 15/20 Ekim, Gazi Mustafa Kemal Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı'nda tarihi Büyük Nutku'nu okudu.
    1927- 1 Kasım, Gazi Mustafa Kemal 2. kez Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.
    1928- 9 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu verdi.
    https://isteataturk.com/...10644067_ataturk.png

    1928- 3 Kasım, Türk Harfleri Kanunu Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...10511935_ataturk.jpg

    1931- 15 Nisan, Türk Tarih Kurumu kuruldu. 1931- 4 Mayıs, Gazi Mustafa Kemal 3.kez Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.
    https://isteataturk.com/...10435164_ataturk.JPG

    1932- 12 Temmuz, Türk Dil Kurumu'nun kuruldu.
    https://isteataturk.com/...10488443_ataturk.jpg

    1933- 29 Ekim, Gazi Mustafa Kemal, büyük bir coşkuyla “Onuncu Yıl Marşı” eşliğinde kutlanan Cumhuriyet'in 10. yıldönümünde tarihi nutkunu verdi.
    https://isteataturk.com/...10510719_ataturk.jpg

    1934- 24 Kasım, Gazi Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından ATATÜRK soyadının verilmesi kanunu kabul edildi. 1935- 1 Mart, Atatürk 4. kez Cumhurbaşkanı seçildi.
    https://isteataturk.com/...10510998_ataturk.jpg

    1937- 1 Mayıs, Atatürk'ün çiftliklerini Hazine'ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi'ne bağışladı.
    https://isteataturk.com/...10437082_ataturk.jpg

    1938- 31 Mart, Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nin ilk resmi duyuru yapıldı. 1938- 15 Eylül, Atatürk vasiyetnamesini yazdı.
    1938- 16 Ekim, Atatürk'ün durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına başlandı.
    1938- 10 Kasım Perşembe günü, saat 9.05’te Atatürk diyerek ebediyete göçtü. Son sözü) “Aleykümselam” oldu.
    1938- 11 Kasım, İstanbul Şehir Meclisi olağanüstü toplandı.
    Saraydaki Cumhurbaşkanlığı forsu yerine yarıya kadar indirilmiş Türk Bayrağı çekildi.
    1938- 12 Kasım, Yüksek Öğrenim gençliği, Üniversite Konferans Salonu'nda toplandı.
    1938- 13 Kasım, Gençlik, Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'i koruyacaklarına and içti..
    1938- 14 Kasım, Büyük Millet Meclisi toplandı.
    1938- 15 Kasım, Hükümet, Atatürk'ün Ankara'da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyurdu.
    1938- 16 Kasım, İstanbul halkı, Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu'ndaki katafalkı önünde sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar saygı ve üzüntü içinde son görevini yaptı.
    1938- 19 Kasım, Büyük bir törenle, Atatürk'ün Dolmabahçe'den alınan aziz cenazesi(na’şı), önce Sarayburnu'na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına götürüldü. Yavuz zırhlısıyla İzmit'e kadar götürülen tabut, oradan Ankara'ya yolcu edildi.

    Görüntüler:

    https://ibb.co/ixdcbU

    https://ibb.co/fvgxbU

    https://ibb.co/e9KB39

    https://ibb.co/hxvjO9

    https://ibb.co/bWSyi9

    https://turkcetarih.com/...aflar-13.3.7.jpg

    https://ibb.co/irdtGU

    https://ibb.co/mXikwU

    https://ibb.co/jM1cAp

    https://ibb.co/jKwcAp

    1938- 20 Kasım, Atatürk'ün aziz cenazesi Ankara'ya ulaştı. Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankara'lılar da son görevlerini saygıyla yaptılar.
    1938- 21 Kasım, Atatürk'ün cenazesi, Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçici kabre(mezara konuldu.
    1938- 25 Kasım, Atatürk'ün vasiyetnamesi Ankara 3.Sulh Hukuk Hakimliği tarafından açıldı.
    1938- 26 Aralık, Atatürk'ün “Ebedi Şef” sanıyla anılması kabul edildi.

    Fotoğraflar ve daha fazla detay için 10 Kasım Yas Günü kitabına kesinlikle bakınız. Büyüklük ve Onur nasıl bir şey, tekrar tekrar görünüz.

    1941-1 Mart’ta, Anıtkabir'in yerinin seçilmesi için görevlendirilen komisyon uluslararası bir yarışma açtı. Yarışmaya; Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya'dan toplam 47 proje katıldı. Bu projelerden 3 tanesi komisyon tarafından ödüle layık görüldü. Milli konuyu daha başarılı ifade etmesi ve projenin araziye uygunluğu nedeniyle, Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Ahmet Orhan Arda'nın projesinin uygulanması kararlaştırıldı.

    1944- 9 Ekim, Rasattepe’de Anıtkabir inşaatına başlandı. İlk harcı Başbakan Şükrü Saraçoğlu koydu.

    1953- 4 Kasım, Atatürk'ün Etnografya Müzesi’ndeki Geçici Kabri açıldı.Tahnit edilmiş na’şını hiç bozulmadığı görüldü.Kurşun tabuttan çıkarılarak, ceviz ağacından yapılan bir tabuta alındı. 1953- 10 Kasım, Atatürk'ün cenazesi, Anıt-Kabir'e nakledildi. Milletin sinesine gömüldü.

    4 Kasım 1953 - Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e götürülmek üzere Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçici kabrinden çıkarıldı.
    https://ibb.co/ezdcbU

    https://ibb.co/egBKqp

    https://ibb.co/k7JSbU

    https://ibb.co/kodtGU

    https://ibb.co/cMBr39

    Video: http://www.trtarsiv.com/...nitkabir-e-tasinmasi

    Video: http://www.trtarsiv.com/...nitkabir-e-tasinmasi


    Tüylerim diken diken oluyor her izlediğimde, her dinlediğimde...

    Kronolojik incelememiz burada bitiyor. Falih Rıfkı Atay’ın “Babanız Atatürk” kitabında tam olarak yapmış olduğu çalışma bize Atatürk’ü çocukluğundan itibaren anlatmaktır. Keyifle okuyacağınız bir kitap. Her kitabın sonun da olduğu gibi Atatürk’ün ölümü bizleri üzüyor. ÖLÜMÜ bölümü en zor okunan bölüm. İnsan istiyor ki, zamanı geriye sarıp onu o hastalıktan kurtarsın. Ama olmuyor haliyle. Dünya Tarihine adını silinmez harflerle yazdırdı. Hem Devlet Adamı olarak hem Başkomutan olarak. Yaptığı inkılaplar ve kurduğu Cumhuriyet en temel hazinesi ve övünç kaynağıdır.

    https://isteataturk.com/...11554187_ataturk.jpg

    Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

    Kitabı okuyunuz, okutturunuz, hediye ediniz. Mustafa Kemal Atatürk sevginiz hiç bitmesin.

    *** Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi 'den ve http://www.anitkabir.org/...urk-kronolojisi.html den ödünç aldığım bilgiler oldu. Kaynak oldukları için teşekkür ederim. Bazı bilgileri iki üç şekilde teyit ettim ama Kronoloji de bazen sıkıntı olabiliyor. Falih Rıfkı'nın verdiği tarihlerde bu kaynaklar ile örtüşmeyebiliyor. Muhtemelen yeni raporlar ve resmi tutanaklar sonradan bulunup güncellenmiş olmalı. Ufak farklar diyelim bunlara. Fotoğraflar ayrı olarak eklenmiştir. Hepsi özenle seçilmiş ve konulara eklenmiştir.

    https://isteataturk.com/...11687449_ataturk.jpg

    Herkese iyi okumalar diliyorum.

    https://www.youtube.com/...+t%C3%BCrk%C3%BCler+
  • Şu bakır zirvelerin ardından
    Bir süvârî geliyor kan rengi.
    Başlıyor şimdi melûl akşamda
    Son ışıklarla bulutlar cengi!
  • Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : İmone & Marua
    Link: #32245459
    Ressam : 3 Ayrı Ressam
    +15

    http://hizliresim.com/Z3OonA

    Kral'ın tutumu olduğundan daha samimi gibi duruyordu. Halkın bir bölümüne kalenin dışındaki han da bir yer ayırtmış yeni evleneceği eşi olacak olan Elamone'ye bir nevi gösteriş yapıyordu.

    Elamone yirmi üç yaşların da güzel uzun boylu hoş bir kadının marifeti ve de zerafeti eşliğin de bir endamı olması Kral'ı fazlasıyla tatmin ediyordu. Elamone için Vakîcce (Gölge) şehri ne kadar mutlu olacak, yada Kral Violenda ne kadar mutlu edecekti. Zorunlulukla gidilen ve koynuna bir ömür eş olarak yaşayacağı Violenda ise söz konusu, duydukları onu hiçte mutlu etmiş görünmüyordu

    Kral, Prenses Elamone'yi hem Kral Mixdamm'dan "Kihattun (Hüzün) Ülkesinin Kralı" zorla almanın hem de böyle güzel bir kadına sahip olmanın mutluluğu ile gözü hiç bir şeyi görmüyor. Diğer ülke Krallarına yapmış olduğu baskıyla da ünvanına ünvan, nefretlere nefret katmasını da kendine nam görüyordu.

    Ülkeyi çoktan dertleri ile başbaşa bırakmış, Kralı uyaran bir komutanını ve dört şövalyenin hiç düşünmeksizin kendi elleri ile önce kılıç darbeleri ile yarım adam haline sokmuş ardından da kalenin en uygun, belirgin görünebilir bir mevkisine ayaklarına civi çakılarak baş aşşağıya asmış ve kış olmasına rağmen daha fazla acıma düşüncesi bile gütmeden soğuk karanlığa hapsetmiş. Kalenin bütün yaşayan halkına bir ibret olmasını ve de unutulmamasını sağlamak için de kalenin yere paralel direklerini asla söktürmemiş. (Kış olduğundan dolayı asılı olan adamlar donarak ölmüşler ve acıda böylelikle kurtulmuşlardı).

    Elamone Kralın bu olayını düğününün on'uncu gününde duymuş ve bir insan ile hayvan arasında kalmanın hayvanlık hissiyatını kendisine suç bilmiş. "Benmiydim suçlu, yoksa o hep böylemiydi." Tabii ki Kral Violenda'nın ne kadar kötü bir üne sahip olduğunu bilmektedir fakat bu kadar ileri gidebilecek bir merhametsizliğe sahip olduğunu düşünmemiştir.

    Kral Violenda; Gabrisse (Gök kuşağı) ülkesindeki bir kaç baş kaldırmalardan dolayı pekte mutlu olmadığını göndermiş olduğu süvari ve postaları ile aldığı haberler son zamanlarda can sıkmaya başlamıştı.

    Tam tamına dört ay da feth ettiği bu derin kale iki yüz elli bin askerin felaketi olmuştu. Giri dönen asker sayısı beş yüz bin'i geçmiyordu. Gabrisse ülkesinde kadın, çocuk, genç, yaşlı demeksizin ülkenin yarısını katletmişti neredeyse.

    Kral Violenda bir salgın sırasında altı erkek çocuğunu kaybetmiş, bunun için beş ülkeden getirdiği on veya bazı kişilerin demesine göre on beş, hekimi de acımasızca öldürmüştür. Elamone'nin ona vermiş olduğu kızı da benimsemeyip, "gözümden uzak dursun, bana asla yaklaştırmayın" diye de telkin de bulunmuştu. Elamone bu durum karşısında çaresiz kalıp icerlemesi bir yana bir hastalığa tutulup hem bir daha hamile kalamamış kısa bir süre sonra da düştüğü çaresiz durumdan acılar içinde, tez gelen ölümle kurtulmuştur.

    İmone (zerafet) annesinin vermiş olduğu ismi ile annesine benzeyen tatlı gülümsemesi sarı saçları mavi gözleri ile tam bir deniz kızı görünümünden başka bir şey çağrıştırmıyordu. Sadece bir kusuru vardı. Sol ayağında çok olmasada biraz topallaması. Doğum esnasın da bir bebeğin başına gelebilecek en talihsiz durumdu belki de. Zalim olan Kral Violenda bu konu da kız çocuğu olması sebebiyle kılını bile kıpırdatmamıştı. Erkek çocuk tutumunu düşünürsek eğer doğuma giren kadınların neler yaşayacağı tamamen bir sır olmazdı herhalde.

    On beş sene gibi bir zaman geçmişti Imone'nin hayattan gittiği ve tatli bir kız çocuğu bırakmıştı ardında, belki de en çok buna yanmıştır canı, biricik kızını şu koca kalede yalnız bırakmak.

    İmone on yedi yaşını bitirmek üzereydi ve bir şövalye'ye gönül kaptırmıştı bile. Dadılarının gözünden kaçmış olacak ki şövalye ile kulenin iki gizli geçidin de bir kaç defa buluşmuşlar ve bir kaç kaçamak yaşamışlardı.

    Şövalye Marua otuzlu yaşlarına yeni girmişti ve de cesur, zeki, cevik; merhametli, cömert (tabi bu tür bir özelliğe sahip olan adam nasıl iyi bir savaşçı olur diyeceksiniz) Savaşa girdiğin de ondan o insan ayrılır yerini vahşi bir insan müsfettesi çıkıverirdi. Vahşi bir hayvanın bile yapamayacağı bir sima ile düşmanının karşısına çıkar ve asla taviz vermezdi. Taviz demek ölüm demekti.

    Marua bir gün İmone'ye buluşmak için odasına bir mektup bırakır. Kral asla kızının odasına girmemiştir. O güne dek! İmone her şeyden habersiz günleri geçirirken Marua holde Imone'ye buluşma yerine neden gelmediğini sorar. Böyle bir şeyden haberi olmadığını beyan eder ve içlerine bir korku salınmaya başlamıştır. Mektubu birisi mi aldı? Bu birisi kim ve neden ortaya çıkmadı?

    Marua bir kaç gün sonra bir mektup daha hazırlar ve İmone'yi ilk yakaladığı yerde eline mektubu sıkıştırır. Hiç bir şey yokmuş edasıyla bir biri ile selamlaşıp ayrılırlar.

    Mektupta şöyle yazar:
    "Benim asil kadınım, seni çok ozledim, kokunu, bedenini, dudaklarının ateşini. Korkuyorsun biliyorum, bende senden farklı bir durum yaşamıyorum. Savaş alanındaki adamdan senin varlığından bu yana hiç bir varlığım kalmadı. Ölüm gibi olan şu kaçışmalarımızın bende ki yarası bir ülkenin kalesinden veyahutta köylerinden yükselen ateşten daha acınası. Seni her zaman ki aşk mevzimizde gece yarısından sonra bekleyeceğim."

    Bu mektuptan sonra İmone geceyi tüm sabırsızlık ve korku içinde beklerken Kral Violenda odasına çağırır. On yedi yılda belki de beş altı defa odasına çağırdığı İmone süpheye düşmesine sebep olur içini bir hüzün kaplar.

    Kral Violenda; kızına yanına oturmasını söyler. Ve; bir emri bariz bir şekilde söze başlar.
    "Imone seni, elimin altında olan Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vereceğim. Evet biraz yaşlıcadır benim bildiğim kadarıyla da ellinin üzerinde dinç, güçlü ve cesur bir adadır." Bunları söylerken İmone'nin yüzünün aldığı şekli belli belirsiz sezdirmeden izlemektedir. Ve sözüne devam eder. "Bu yaz bir düğün hazırlığı içerine gireceksin, hazırlığını yap!" Konuyu kapatır ve gitmesini ister.

    İmone üzgündür, hayal ettiklerinin, geleceğinin bir yaşlı budala ile geçirmek. Onun birnsevdigi vardı ve ömrünü onunla tamamlamaktan başka bir isteği de olduğunu düşünmüyorum. Nne bir Kral ne bin kucak dolusu mücevherat...

    Gece bire yakın bir saatte İmone düşünceli bir şekilde ve de kızaran gözleri bütün dikkatini dağıtmıştır. Aklı başka yerdedir ve umursamaz bir tavırla veyahutta dalgin bir tavırla Marua ile buluştuğu gizli mekana gider.


    http://i.hizliresim.com/oV6N7X.jpg

    Konuyu Marua'ya açan İmone telaşlıdır. Marua üzgündür, ne yapacağını bilemeden bir birlerine sarılırlar, üzüntüleri acıları bir sarılma ile bitmeyecektirm vaziyet tam bir düş kırıklığından ibaret. Bütün bir geceyi hatta bir kaç günü burada aç susuz geçirmeyi bile düşünmüşlerdir belki de. En azından İmone yemekleri fark ettirmeden getirecek ve bir kaç gün sonra ne olursa olsun diye buradan çıkıp hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeyi düşünürler. Kendilerini en azından şuan öyle düşünmek mutlu ediyordur belki de. Anlık mutluluklar, peki o kadar dadı, hizmetçi İmoneyi merak etmeyeceklermiydi. Her şeyin farkındaydılar. Sadece sonunu bilmek işlerine gelmiyordu.

    Taş duvar açılır ve ses ikinci tahta kapının açılmasıyla bir felaketin başlama gıcırtısını yükselir odadan. Marua Imone'nin üzerinde şaşkın gözlerle arkasına doğru çevirir başını. İçeriye ilk giren Ohamona isminde ki hayvansı bir bir katildir. Ne bir şövalye, ne bir savaşçı, ne de bir insan. Marua'nın sevmediği ve her seferinde zıtlaştığı katil. Kralı bütün bir yalaklığı ve alaylı bir tavırla içeriye çağırır. Kral Violenda içeriye girer. Imone'nin hayatından ölümden başka bir şey geçmemiştir belki de. Apar topar üzerlerini yarım yamalak giydirir giydirmez odadan yaka paça dışarı çıkartırlar. Kral İmone'yi, Ohamona Marua'yı üç adamla bilinmeze doğru götürür...

    İmone odasına bir demir kafes yaptırtılır. Eğer Kral unutmadı ise o gün bir öğün yemek verilirdi. Bundan hiç bir şekilde İmone rahatsız değildi. Onun meraklı olduğu nokta Marua'ya ne olduğuydu. Yemek getiren görevlilere ne kadar sual edip bilgi almaya çalıştıysa da bilgi alamadı. Kral Violenda yemek götürecek olan beş kişiyi seçmesini söylemişti Ohamona'ya ve bunların da dilini kestirmişti. Ne konuşabilir. Ne de konuşmak için cesaretini toparlayıp işaret ile anlatabilirlerdi olan biteni.

    Kral Violenda'nın söylemiş olduğu Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vermek bile söz konusu değildi. Violenda'ya göre zaten Judia tam bir ahmak, söylenen ve verilen emri kat-i süretle eksiksiz yapan ahlâksız bir Kral ve beceriksiz bir sünepeden baska bir şey değildi. Kral Violenda'nın amacı İmone'yi bir girdaba sokmak ve dikkatini tamamen dağıtıp neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmekti. Acaba eline gecen mektup fiyaskomuydu yoksa arkasından çevrilen bir takım oyunlar mı dönüyordu. Asla böyle bir şeye ne bir fırsat verirdi. Ne de vermekte gözünü kapatabilirdi. Onun bir adı vardı Kral Violenda, Violenda merhametsiz yürek demekti. Ve dedesinin vermiş olduğu bu isim ile büyütülmüş, babası gibi asla merhametli olmaması için sürüklenen, acımasız, insan dışı 20 sene yaşatılmıştı bir dağ evinde. Büyük Kral Gama ölene dek...

    Kral Lumana babasının ölümünün ardından hemen Violenda'yı yanına almış ama beş yaşında ki Violenda'dan bir eser kalmamıstı geriye. Sadece koca bir et parçası görüyordu. Ve de çok geçmeden Violenda babasının kafasını keserek. Tahtın yerini almıştı. Vakicce o günden sonra bir daha hiç mutluluk göremedi. Ve de diğer tüm onun himayesi altında ki ülkeler...

    http://hizliresim.com/pnGDla

    Sövalye Marua belki de hiç hak etmediği bir hayat yaşatıldı o günden sonra. İlk sene Şampint (Ateş Dağı) ülkesinde nefes aldığı verdiği tüm savaşlardan tutta son geceye kadar olan bütün her şeyi unutturulacak dünya'nın var olmayan işkencelerine maruz kalacak, ölüm günü gelene kadar da bu böyle devam edecekti. Kral Violeda'nın kesin emriydi ve asla ölmeyecekti.

    Bir gün İmone'nin odasına bir mifl (küvet) konuldu. Tabii ki bu mifl demir parmaklıkların içine değilde dışına konuldu. Marua onun ne için oldugunu sordu babası Violenda'ya ve küfür hakaret etmeden de duramadı, Kral kahkaha attı ve "çok değil haftaya bu gün her şeyi öğreneceksin". Odadan kahkaha atarak çıkarken İmone de sinir krizi geçirip bayıldı... Aklına bir şeyler geliyordu. Sezinlediği şey?

    Bir (zim) salı sabahı her şey gayet sakin geçiyordu. İmone'nin odasına olduğundan daha farklı bir yemek gelmişti. Daha doğrusu ilk defa kahvaltı görüyordu, neredeyse altı yedi aydır. Önce bir an peynire, zeytine, elmaya... saldırır gibi oldu fakat aklından hiç çıkartamadığı Marua geldi. Ne yapıyordu. Neredeydi? Yaşıyormuydu? Belki de ölmemiştir... Tabii bu en küçük ihtimaldi. Hatta böyle bor ihtimal söz konusu bile olamazdı.Ona bunu yapan baba kim bilir bir Kral olarak Marua'ya neler yapmazdı.

    Öğlene doğru odaya bir adam getirildi belki kırklarında olmalı zayıf, kuru; ölmüşçesine; çıplak bir kolu yok. İmone şaşırdı, bu kimdi neyin nesiydi? Onun odasına Kral ve hizetçiden başka kimse girmemişti son altı ayda...

    Ardından Kral Violenda içeri girdi. Sevgili kızım sana bugün bir sürprizim var. Sana bir şey söylemiştim geçen hafta ve söylediğim o harikulade şeyi sana getirdim. Bak bakalım bu yüzü tanıyacakmısın (saçından kavradığı gibi yüzünü İmone'nin rahat görebileceği sekilde ona çevirdi) İmone belli belirsiz şekilde başını sallayarak tanımadığını söyledi. Kral adamlara biraz daha yaklaşın deyince o arada hayatından vaz geçmiş, yaşayan ölü adamın sol bacağındaki savaştan kalma yarayı fark etti. "Hayır baba hayır olamaz, sen bu kadar hayvan olamazsın."

    İmone yere yığılmış çığlıklar altında ağlıyordu. Elleri ile demir parmaklıklara canının yandığını hissetmeyerek dövüyordu. Bu Marua'yi kurtarırmıydı...Sesi pencerenin parmaklıklarından bütün ülkeye yayılmıstı sanki. Ülkeyi bir ürperti sarmış, denizler kabarmış, hava bir anda kara bulutlarla kararmıştı.

    Kral Violenda, su dolu mifle Marua'yı sokturup dakikalarca İmone'ye son kez ceza verecekti. Marua boğularak ölecek. İmone bunun acısı ile hayatını devam ettirecekti...

    İmone bir anda oğlum oğlum diye çığlık atmaya başladı. Feryadı bu güne kadar bir annenin feryadından baska bir şey değildi. Evet İmone herkesten saklamıstı hamile olduğunu. Onu babasına asla teslimnde etmeyeckti ne de öldürtecekti. Ta ki karnı kasılana kadar.

    Kral Violenda'nın gözleri yerinden fırlamış gibiydi. "Oğlum?" Hemen herkesi dışarı çıkarttırdı. Ve kızına ne diyorsun sen İmone? diye şaşkın pişman bakışları arasında ne yapacağını bilemeden hemen Marua'yı bir çekişte miflden dışarıya atar atmaz kızının da demir parmaklıkların arasından kucaklayarak odadan dışarıya, kendi odasına aldı, kadın-erkek dahil tü hekimleri buraya gelmesi emrini verdi.
  • (+15)

    Evet arkadaşlar hikayemiz 3 resimden oluşmaktadır

    +15 yaş sınırını koyma sebebim hikaye de dramın varlığı fazlasıyla var. 15 yaş için uygun olmadığını düşündüğüm için koydum. Belki abartıyor olabilirim. Ama ben yine de bu konu da gönlümün rahat olmasından yanayım. Bu konuda ki fikrinizi de bilmek isterim.
    İyi Seyirler.

    İmone & Marua

    http://hizliresim.com/Z3OonA

    Kral'ın tutumu olduğundan daha samimi gibi duruyordu. Halkın bir bölümüne kalenin dışındaki han da bir yer ayırtmış yeni evleneceği eşi olacak olan Elamone'ye bir nevi gösteriş yapıyordu.

    Elamone yirmi üç yaşların da güzel uzun boylu hoş bir kadının marifeti ve de zerafeti eşliğin de bir endamı olması Kral'ı fazlasıyla tatmin ediyordu. Elamone için Vakîcce (Gölge) şehri ne kadar mutlu olacak, yada Kral Violenda ne kadar mutlu edecekti. Zorunlulukla gidilen ve koynuna bir ömür eş olarak yaşayacağı Violenda ise söz konusu, duydukları onu hiçte mutlu etmiş görünmüyordu

    Kral, Prenses Elamone'yi hem Kral Mixdamm'dan "Kihattun (Hüzün) Ülkesinin Kralı" zorla almanın hem de böyle güzel bir kadına sahip olmanın mutluluğu ile gözü hiç bir şeyi görmüyor. Diğer ülke Krallarına yapmış olduğu baskıyla da ünvanına ünvan, nefretlere nefret katmasını da kendine nam görüyordu.

    Ülkeyi çoktan dertleri ile başbaşa bırakmış, Kralı uyaran bir komutanını ve dört şövalyenin hiç düşünmeksizin kendi elleri ile önce kılıç darbeleri ile yarım adam haline sokmuş ardından da kalenin en uygun, belirgin görünebilir bir mevkisine ayaklarına civi çakılarak baş aşşağıya asmış ve kış olmasına rağmen daha fazla acıma düşüncesi bile gütmeden soğuk karanlığa hapsetmiş. Kalenin bütün yaşayan halkına bir ibret olmasını ve de unutulmamasını sağlamak için de kalenin yere paralel direklerini asla söktürmemiş. (Kış olduğundan dolayı asılı olan adamlar donarak ölmüşler ve acıda böylelikle kurtulmuşlardı).

    Elamone Kralın bu olayını düğününün on'uncu gününde duymuş ve bir insan ile hayvan arasında kalmanın hayvanlık hissiyatını kendisine suç bilmiş. "Benmiydim suçlu, yoksa o hep böylemiydi." Tabii ki Kral Violenda'nın ne kadar kötü bir üne sahip olduğunu bilmektedir fakat bu kadar ileri gidebilecek bir merhametsizliğe sahip olduğunu düşünmemiştir.

    Kral Violenda; Gabrisse (Gök kuşağı) ülkesindeki bir kaç baş kaldırmalardan dolayı pekte mutlu olmadığını göndermiş olduğu süvari ve postaları ile aldığı haberler son zamanlarda can sıkmaya başlamıştı.

    Tam tamına dört ay da feth ettiği bu derin kale iki yüz elli bin askerin felaketi olmuştu. Giri dönen asker sayısı beş yüz bin'i geçmiyordu. Gabrisse ülkesinde kadın, çocuk, genç, yaşlı demeksizin ülkenin yarısını katletmişti neredeyse.

    Kral Violenda bir salgın sırasında altı erkek çocuğunu kaybetmiş, bunun için beş ülkeden getirdiği on veya bazı kişilerin demesine göre on beş, hekimi de acımasızca öldürmüştür. Elamone'nin ona vermiş olduğu kızı da benimsemeyip, "gözümden uzak dursun, bana asla yaklaştırmayın" diye de telkin de bulunmuştu. Elamone bu durum karşısında çaresiz kalıp icerlemesi bir yana bir hastalığa tutulup hem bir daha hamile kalamamış kısa bir süre sonra da düştüğü çaresiz durumdan acılar içinde, tez gelen ölümle kurtulmuştur.

    İmone (zerafet) annesinin vermiş olduğu ismi ile annesine benzeyen tatlı gülümsemesi sarı saçları mavi gözleri ile tam bir deniz kızı görünümünden başka bir şey çağrıştırmıyordu. Sadece bir kusuru vardı. Sol ayağında çok olmasada biraz topallaması. Doğum esnasın da bir bebeğin başına gelebilecek en talihsiz durumdu belki de. Zalim olan Kral Violenda bu konu da kız çocuğu olması sebebiyle kılını bile kıpırdatmamıştı. Erkek çocuk tutumunu düşünürsek eğer doğuma giren kadınların neler yaşayacağı tamamen bir sır olmazdı herhalde.

    On beş sene gibi bir zaman geçmişti Imone'nin hayattan gittiği ve tatli bir kız çocuğu bırakmıştı ardında, belki de en çok buna yanmıştır canı, biricik kızını şu koca kalede yalnız bırakmak.

    İmone on yedi yaşını bitirmek üzereydi ve bir şövalye'ye gönül kaptırmıştı bile. Dadılarının gözünden kaçmış olacak ki şövalye ile kulenin iki gizli geçidin de bir kaç defa buluşmuşlar ve bir kaç kaçamak yaşamışlardı.

    Şövalye Marua otuzlu yaşlarına yeni girmişti ve de cesur, zeki, cevik; merhametli, cömert (tabi bu tür bir özelliğe sahip olan adam nasıl iyi bir savaşçı olur diyeceksiniz) Savaşa girdiğin de ondan o insan ayrılır yerini vahşi bir insan müsfettesi çıkıverirdi. Vahşi bir hayvanın bile yapamayacağı bir sima ile düşmanının karşısına çıkar ve asla taviz vermezdi. Taviz demek ölüm demekti.

    Marua bir gün İmone'ye buluşmak için odasına bir mektup bırakır. Kral asla kızının odasına girmemiştir. O güne dek! İmone her şeyden habersiz günleri geçirirken Marua holde Imone'ye buluşma yerine neden gelmediğini sorar. Böyle bir şeyden haberi olmadığını beyan eder ve içlerine bir korku salınmaya başlamıştır. Mektubu birisi mi aldı? Bu birisi kim ve neden ortaya çıkmadı?

    Marua bir kaç gün sonra bir mektup daha hazırlar ve İmone'yi ilk yakaladığı yerde eline mektubu sıkıştırır. Hiç bir şey yokmuş edasıyla bir biri ile selamlaşıp ayrılırlar.

    Mektupta şöyle yazar:
    "Benim asil kadınım, seni çok ozledim, kokunu, bedenini, dudaklarının ateşini. Korkuyorsun biliyorum, bende senden farklı bir durum yaşamıyorum. Savaş alanındaki adamdan senin varlığından bu yana hiç bir varlığım kalmadı. Ölüm gibi olan şu kaçışmalarımızın bende ki yarası bir ülkenin kalesinden veyahutta köylerinden yükselen ateşten daha acınası. Seni her zaman ki aşk mevzimizde gece yarısından sonra bekleyeceğim."

    Bu mektuptan sonra İmone geceyi tüm sabırsızlık ve korku içinde beklerken Kral Violenda odasına çağırır. On yedi yılda belki de beş altı defa odasına çağırdığı İmone süpheye düşmesine sebep olur içini bir hüzün kaplar.

    Kral Violenda; kızına yanına oturmasını söyler. Ve; bir emri bariz bir şekilde söze başlar.
    "Imone seni, elimin altında olan Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vereceğim. Evet biraz yaşlıcadır benim bildiğim kadarıyla da ellinin üzerinde dinç, güçlü ve cesur bir adadır." Bunları söylerken İmone'nin yüzünün aldığı şekli belli belirsiz sezdirmeden izlemektedir. Ve sözüne devam eder. "Bu yaz bir düğün hazırlığı içerine gireceksin, hazırlığını yap!" Konuyu kapatır ve gitmesini ister.

    İmone üzgündür, hayal ettiklerinin, geleceğinin bir yaşlı budala ile geçirmek. Onun birnsevdigi vardı ve ömrünü onunla tamamlamaktan başka bir isteği de olduğunu düşünmüyorum. Nne bir Kral ne bin kucak dolusu mücevherat...

    Gece bire yakın bir saatte İmone düşünceli bir şekilde ve de kızaran gözleri bütün dikkatini dağıtmıştır. Aklı başka yerdedir ve umursamaz bir tavırla veyahutta dalgin bir tavırla Marua ile buluştuğu gizli mekana gider.


    http://i.hizliresim.com/oV6N7X.jpg

    Konuyu Marua'ya açan İmone telaşlıdır. Marua üzgündür, ne yapacağını bilemeden bir birlerine sarılırlar, üzüntüleri acıları bir sarılma ile bitmeyecektirm vaziyet tam bir düş kırıklığından ibaret. Bütün bir geceyi hatta bir kaç günü burada aç susuz geçirmeyi bile düşünmüşlerdir belki de. En azından İmone yemekleri fark ettirmeden getirecek ve bir kaç gün sonra ne olursa olsun diye buradan çıkıp hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeyi düşünürler. Kendilerini en azından şuan öyle düşünmek mutlu ediyordur belki de. Anlık mutluluklar, peki o kadar dadı, hizmetçi İmoneyi merak etmeyeceklermiydi. Her şeyin farkındaydılar. Sadece sonunu bilmek işlerine gelmiyordu.

    Taş duvar açılır ve ses ikinci tahta kapının açılmasıyla bir felaketin başlama gıcırtısını yükselir odadan. Marua Imone'nin üzerinde şaşkın gözlerle arkasına doğru çevirir başını. İçeriye ilk giren Ohamona isminde ki hayvansı bir bir katildir. Ne bir şövalye, ne bir savaşçı, ne de bir insan. Marua'nın sevmediği ve her seferinde zıtlaştığı katil. Kralı bütün bir yalaklığı ve alaylı bir tavırla içeriye çağırır. Kral Violenda içeriye girer. Imone'nin hayatından ölümden başka bir şey geçmemiştir belki de. Apar topar üzerlerini yarım yamalak giydirir giydirmez odadan yaka paça dışarı çıkartırlar. Kral İmone'yi, Ohamona Marua'yı üç adamla bilinmeze doğru götürür...

    İmone odasına bir demir kafes yaptırtılır. Eğer Kral unutmadı ise o gün bir öğün yemek verilirdi. Bundan hiç bir şekilde İmone rahatsız değildi. Onun meraklı olduğu nokta Marua'ya ne olduğuydu. Yemek getiren görevlilere ne kadar sual edip bilgi almaya çalıştıysa da bilgi alamadı. Kral Violenda yemek götürecek olan beş kişiyi seçmesini söylemişti Ohamona'ya ve bunların da dilini kestirmişti. Ne konuşabilir. Ne de konuşmak için cesaretini toparlayıp işaret ile anlatabilirlerdi olan biteni.

    Kral Violenda'nın söylemiş olduğu Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vermek bile söz konusu değildi. Violenda'ya göre zaten Judia tam bir ahmak, söylenen ve verilen emri kat-i süretle eksiksiz yapan ahlâksız bir Kral ve beceriksiz bir sünepeden baska bir şey değildi. Kral Violenda'nın amacı İmone'yi bir girdaba sokmak ve dikkatini tamamen dağıtıp neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmekti. Acaba eline gecen mektup fiyaskomuydu yoksa arkasından çevrilen bir takım oyunlar mı dönüyordu. Asla böyle bir şeye ne bir fırsat verirdi. Ne de vermekte gözünü kapatabilirdi. Onun bir adı vardı Kral Violenda, Violenda merhametsiz yürek demekti. Ve dedesinin vermiş olduğu bu isim ile büyütülmüş, babası gibi asla merhametli olmaması için sürüklenen, acımasız, insan dışı 20 sene yaşatılmıştı bir dağ evinde. Büyük Kral Gama ölene dek...

    Kral Lumana babasının ölümünün ardından hemen Violenda'yı yanına almış ama beş yaşında ki Violenda'dan bir eser kalmamıstı geriye. Sadece koca bir et parçası görüyordu. Ve de çok geçmeden Violenda babasının kafasını keserek. Tahtın yerini almıştı. Vakicce o günden sonra bir daha hiç mutluluk göremedi. Ve de diğer tüm onun himayesi altında ki ülkeler...

    http://hizliresim.com/pnGDla

    Sövalye Marua belki de hiç hak etmediği bir hayat yaşatıldı o günden sonra. İlk sene Şampint (Ateş Dağı) ülkesinde nefes aldığı verdiği tüm savaşlardan tutta son geceye kadar olan bütün her şeyi unutturulacak dünya'nın var olmayan işkencelerine maruz kalacak, ölüm günü gelene kadar da bu böyle devam edecekti. Kral Violeda'nın kesin emriydi ve asla ölmeyecekti.

    Bir gün İmone'nin odasına bir mifl (küvet) konuldu. Tabii ki bu mifl demir parmaklıkların içine değilde dışına konuldu. Marua onun ne için oldugunu sordu babası Violenda'ya ve küfür hakaret etmeden de duramadı, Kral kahkaha attı ve "çok değil haftaya bu gün her şeyi öğreneceksin". Odadan kahkaha atarak çıkarken İmone de sinir krizi geçirip bayıldı... Aklına bir şeyler geliyordu. Sezinlediği şey?

    Bir (zim) salı sabahı her şey gayet sakin geçiyordu. İmone'nin odasına olduğundan daha farklı bir yemek gelmişti. Daha doğrusu ilk defa kahvaltı görüyordu, neredeyse altı yedi aydır. Önce bir an peynire, zeytine, elmaya... saldırır gibi oldu fakat aklından hiç çıkartamadığı Marua geldi. Ne yapıyordu. Neredeydi? Yaşıyormuydu? Belki de ölmemiştir... Tabii bu en küçük ihtimaldi. Hatta böyle bor ihtimal söz konusu bile olamazdı.Ona bunu yapan baba kim bilir bir Kral olarak Marua'ya neler yapmazdı.

    Öğlene doğru odaya bir adam getirildi belki kırklarında olmalı zayıf, kuru; ölmüşçesine; çıplak bir kolu yok. İmone şaşırdı, bu kimdi neyin nesiydi? Onun odasına Kral ve hizetçiden başka kimse girmemişti son altı ayda...

    Ardından Kral Violenda içeri girdi. Sevgili kızım sana bugün bir sürprizim var. Sana bir şey söylemiştim geçen hafta ve söylediğim o harikulade şeyi sana getirdim. Bak bakalım bu yüzü tanıyacakmısın (saçından kavradığı gibi yüzünü İmone'nin rahat görebileceği sekilde ona çevirdi) İmone belli belirsiz şekilde başını sallayarak tanımadığını söyledi. Kral adamlara biraz daha yaklaşın deyince o arada hayatından vaz geçmiş, yaşayan ölü adamın sol bacağındaki savaştan kalma yarayı fark etti. "Hayır baba hayır olamaz, sen bu kadar hayvan olamazsın."

    İmone yere yığılmış çığlıklar altında ağlıyordu. Elleri ile demir parmaklıklara canının yandığını hissetmeyerek dövüyordu. Bu Marua'yi kurtarırmıydı...Sesi pencerenin parmaklıklarından bütün ülkeye yayılmıstı sanki. Ülkeyi bir ürperti sarmış, denizler kabarmış, hava bir anda kara bulutlarla kararmıştı.

    Kral Violenda, su dolu mifle Marua'yı sokturup dakikalarca İmone'ye son kez ceza verecekti. Marua boğularak ölecek. İmone bunun acısı ile hayatını devam ettirecekti...

    İmone bir anda oğlum oğlum diye çığlık atmaya başladı. Feryadı bu güne kadar bir annenin feryadından baska bir şey değildi. Evet İmone herkesten saklamıstı hamile olduğunu. Onu babasına asla teslimnde etmeyeckti ne de öldürtecekti. Ta ki karnı kasılana kadar.

    Kral Violenda'nın gözleri yerinden fırlamış gibiydi. "Oğlum?" Hemen herkesi dışarı çıkarttırdı. Ve kızına ne diyorsun sen İmone? diye şaşkın pişman bakışları arasında ne yapacağını bilemeden hemen Marua'yı bir çekişte miflden dışarıya atar atmaz kızının da demir parmaklıkların arasından kucaklayarak odadan dışarıya, kendi odasına aldı, kadın-erkek dahil tü hekimleri buraya gelmesi emrini verdi.

    Kadim TATAROĞLU

    Hikayemiz şimdilik buraya kadar arkadaşlar. Bundan sonrası gizem de kalsın efendim :)
    Evet bu kötülüğü şuan için yapacağım.

    Sevgi ve Saygılarımla...
  • Roman Feride'nin çocukluk yıllarında Mısır, Suriye ve Ortadoğu henüz Osmanlı sınırları içinde olduğu bir zamanda başlar. Feride’nin babası Nizamettin adında bir süvari binbaşısıdır. Askeri görevleri dolayısıyla sürekli yer değiştirmektedir. Feride'nin annesi ile evlendiğinde babası Diyarbakır’a göreve gönderilmiştir. Diyarbakır, Musul, Bağdat ve Karbela’ya geçerek miş sürekli yer değiştirmekte gittiği yerde iki sene üst üste kalamamaktadır. Roman Feride ve ailesi Musul’dayken hareket kazanır. Feride üç yaşına girmeden babası annesi ve Feride’yi Musul’da bir köye göndermiştir. Feride’nin annesi Güzide hasta bir kadındır ve Feride ile ilgilenememektedir. Bu yüzden Feride’yie Fatma adında bir arap kadın dadılık yapmaya başlamıştır. Fakat dadısı Fatma Feride dört yaşındayken evlenip gidecek Feride bu olaya çok üzülüp günlerce ağlayacaktır. Feride' ile babasının sakat bir süvari neferi ilgilenmeye başlayacaktır. Annesi ölmeye yaklaşmıştır. Bu arada Üç yaşına kadar Musul’da yaşamış olan Feride buradaki kuraklıktan dolayı ailesi ile birlikte Kerbelâ’ya göçmüştür. Babası, annesinin ölmeden önce ailesini görmesi için Feride ile annesini İstanbul'a yollar. Fakat İstanbul’a yetişemeden Feride’nin annesi Beyrut’ta vefat eder.

    Babası Feride’yi neferi Hüseyin ile İstanbul’a ve Feride'nin İstanbul’daki teyzesi ve büyükannesinin yanına yollar. Feride teyzesinin yanına İstanbul’a gelir. İstanbul’da yeni akrabalarıyla tanışan Feride, burada da yaramazlıklarını sürdürür. Sadece Besime Teyzesinin oğlu olan Kâmran’a karşı çekingendir. Kâmran yaşça Feride’den büyük, uslu ve ağırbaşlı efendi birisidir. Feride dokuz yaşındayken bu defa da büyükannesini kaybeder. Büyükannesi vefat ettiğinde babası da tesadüfen İstanbul’dadır. Babasını bu defa Trablus’tan Arnavutluk’a yollamışlardır. Babası onu bir Fransız yatılı okulu olan Sör Mektebi’ne gönderir. Feride bu okulda on sene okuyacaktır. Yaramazlıklarına okulda da devam eden Feride arkadaşlarından ayrı ve tek başına oturtulmaktadır.


    Feride birçok kişinin cesaret edemeyeceği işlerde yapmakta, ağaca tırmanıp ve daldan dala atlamaktadır. Bunu gören muallim ona “Bu kız insan değil ÇALIKUŞU” diye bağırır ve o günden sonra Feride’nin adı ÇALIKUŞU olarak kalmıştır. Çalıkuşu adı akrabalar arasına da yayılmıştır. Feride okul yıllarındayken babasını kaybetmiş Teyesi dışında tamamen kimsesiz kalmıştır.

    Yaz tatillerini Besime teyzesinin Kozyatağı’ndaki köşkünde geçirmektedir. Besime teyzesinin iki çocuğu vardır. Büyük olanının adı Kâmran küçük kız kardeşi ise Necmiye'dir. Çalıkuşu akraba çocuklarıyla pek geçinememekte hepsini yıldırmaktadır. Fakat teyzesinin oğlu Kâmran’a karşı her zaman bir çekimserlik duymaktadır. Kamran'a kötülük yapmak istemekte gizli gizli ayağına taş atıp, gözüne kum serpmektedir. Bu yaramazlıklarına karşılık Kâmran çok fazla sinirlenip kızmamaktadır.

    Bir yaz tatilinde Kamran ile Feride ağaca tırmanmışlar Neriman adında yirmi beşlik bir dul kadının konuşmalarını duymuşlardır. Neriman Kâmran’ı etkilemek ve elde etmek istemektedir. Çalıkuşu bir akşam kiraz yemek için ağaca çıktığında Neriman ve Kâmran’ı bahçede öpüşürken görmüş ve dayanamayarak gülmüş, Neriman kaçmış ve Kâmran Feride ile konuşmuştur. Feride bu olaydan kimseye bahsetmeyeceğine dair Kamran ve Neriman'a söz verir. Bu hadise ile Feride'nin de Kamran'a ilgi duymasına yol açacaktır. Bu günden sonra Kâmran Feride’den korkmaya başlar ve bu olayı kimseye anlatmaması için, Neriman ve Kmaran Feride'ye düzenli aralıklarla hediyeler göndermeye başlar.

    Okuldaki kızlar yaz tatilinde yaşadıkları aşkları birbirlerine anlatmaktadır. Feride’nin Mişel adında aşk düşkünü bir arkadaşı vardır. Feride'de, kendini aşk yaşayamayacak kadar saf ve aptal olarak düşünmemeleri için bir aşk hikâyesi uydurur. Kâmran ile Neriman arasındaki oynaşma sahnesine Neriman’ın yerine kendisini koyarak anlatır. Mişel bu hikayeye inanmıştır. O günden sonra kızların Çalıkuşu hakkındaki düşünceleri değişmiştir. Kâmran’ın sık sık mektebe uğrayıp, ağaçta gördüklerini kimseye anlatmaması için Feride’nin çok sevdiği fondan şekerleri getirmektedir. Bu olaylar okuldaki kızlara, Feride’nin bu hikâyesinin yalan olmadığına dair bir kanıt olmaktadır.

    Diğer yaz Feride Tekirdağ’daki teyzesine gitmiş. Teyzesinin kızı ve kendinden birkaç yaş büyük olan Müjgan ile çok iyi dost ve sırdaş olmuşlardır.. Çalıkuşu Kâmran ile kurduğu aşk hikâyesini Müjgan ablasına da anlatır. Müjgân, Feride’nin Kâmran’ı sevdiğini anlar ve her zaman Feride’nin ağzından Kâmran’la ilgili laf almaya çalışır. Birkaç hafta sonra Kâmran da Tekirdağ’a teyzesi gile gelir. Birgün Müjgan ile Kâmran konuşmaya başlar. Çalıkuşu Kamran'ı sevdiğini reddetmiştir. Müjgan Feride’nin yalan hikayesini Kâmran’a anlatır. Bunu uzaktan gören Feride bir şeyler hissetmiş oradan kaçmaya başlamıştır. . Feride Müjgân ablasının tahmin ettiği gibi Kâmran’ı çok seviyor, fakat nedense Kâmran’a karşı çok çekingen davranıyor, onunla yan yana gelmemeye özen gösteriyor ve doğru düzgün konuşmuyor, Kâmran’dan kaçıyordu.

    Bir gün Feride komşu çocuklarını salıncakta sallamaktadır. Kamran kendisini de sallamasını ister. Feride önce tereddüt etmiş ama Kamranı da salamaya başlamıştır. Kamran sallanırken ip kopmuş ve yere düşmüştür. Ayağa kalktıklarında Kâmran her şeyi öğrendiğini söyler ve Feride’ye evlenme teklif eder. Bu olaydan sonra Feride ile Kâmran nişanlanırlar.

    Kâmran’ın sık sık Feride'nin okuluna uğramasının, yazın Tekirdağ’a gelmesinin nedeni Feride’yi sevmiş olmasıdır. Fakat Kâmran’ın İspanya’daki amcası Kâmran’ı yanına sefaret kâtibi olarak çağırır. Feride ile bunu konuşurlar ve Kâmran Avrupa’ya gider. Dört yıl sonra Kâmran dönecek, Feride’ de mezun olacak ve evleneceklerdir. Bu memuriyet dört sene olmasına rağmen ikisi için de çabuk geçer. Fakat düğüne üç gün kala hiç beklenmedik bir olay olur. Feride bahçede dolaşırken kapının önünde siyah çarşaflı bir kadın görür ve o kadın Feride’ye Kâmran’ın Avrupa’da Münevver adında bir sevgilisinin olduğunu söyler. Yanında Kâmran’ın yazdığı bir mektubu getirir ve okur. Mektubun bir bölümünde Kâmran “sarıçiçeğim” diye hitap etmektedir. O gece Feride teyzesine ve Kâmran’a da şu notu yazarak ayrılır: “Kâmran Beyefendi. “Sarı Çiçek” romanını baştanbaşa öğrendik. Bir daha ölünceye kadar birbirimizi görmek yok. Senden nefret ediyorum” Feride derhal evi terk eder ve kendi hayatını kurmak ve yaşamak için Anadolu’ya gitmeye karar verir.



    İKİNCİ BÖLÜM

    Bu olaydan sonra Feride’nin Anadolu macerası başlar. Maarif Nezareti’ne gitmeden önce Gülmisal Kalfa adındaki eski bir kalfalarının evinde kalır. . Gülmisal Kalfa Feride’ye biraz para verir. Feride ertesi gün Maarif Nezareti’ne gider. Bursa’nın merkez rüştiyesinde Coğrafya ve Resim muallimliğine tayin edilir. Feride Bursa’ya gittiğinde bir başkasının daha aynı göreve atandığını görür. Bu görev Feride’ye çıkartılmıştır. Fakat Feride müdürün ısrarı ve diğer öğretmenin ağlayışları ile hazırlanan bir tuzağa düşmüştür. Böylece Bursa’nın yakınında Zeyniler Köyünde muallimliğe başlamıştır. Müdürün Feride’yi kandırmak için öve öve bitiremediği Zeyniler Köyü daha doğru dürüst yolu bile olmayan hatta okulu bile ahırdan bozma bir yerdir.


    Feride’nin gittiği köyde insanlar mezarlıkla ve ölümle iç içe yaşamaktadır. Çocukların oynadığı oyunlar, söyledikleri şarkılar bile, tabutlar, cesetler ve ölümle ilgilidir. Okul eski bir ahırdır. Köylüler 11 yaşından büyük erkek çocuklarını erkekten sayıp başka bir köye göndermektedir. Çünkü erkek ile kızların birlikte okumalarının sakıncalı olduğuna inanmaktadırlar. Feride bu köyde insanlara yardım edip onları ve çocuklarını eğitmeye onları hayata kazandırmaya çalışmaktadır. İlk günden beri Munise adında sütbeyaz tenli sarışın, üvey annesi olan ve gerçek annesi bir jandarma ile kaçtığı için kötü kadın olarak bilinen ve bu yüzden dışlanan bir öğrencisini çok sevmeye başlamıştır. Bu kız sürekli hırpalanıp, dayak yemektedir. Bir gün Munise babasından dayak yemek üzereyken evden kaçar ve iki gün kayıp olur. Herkes öldüğünü düşünürken Munise Feride’nin evine sığınır ve onun yanında bir gece kalır. Bu olaya çok üzülen Feride bu kızı evlat edinir. Bir gece köyde Jandarma ile eşkıya arasında çatışma olur yaralı bir Jandarma köyün misafir odasına getirilir. Hayrullah adında bir askeri Doktor, Feride’yi çağırır, hastaya bakmasını ister. Feride bu doktora çok ısınır, dost gibi olular. Bir gün köye bir müfettiş gelir ve okullarını ziyaret eder. Daha önceden de belirttiğim gibi ahırdan bozma bu okulu müfettiş gördüğünde bu okulda ders yapılamayacağını söyler ve okulu kapatmaya karar verir. Feride’ye ise onu başka bir okula tayin edeceğini söyler.

    Feride Munise’yi ve hediye aldıkları bir keçi yavrusunu da alarak Bursa’ye döner. Hacı Kalfa’nın yardımıyla güzel bir ev tutar. Feride, Maarif Müdürünün yanına gittiğinde müdür ona açıkta yer olmadığını söyler. Ama müdürün odasında eski bir arkadaşını görüp, onunla Fransızca konuşmaya başlayınca bu olay sayesinde Bursa Darülmuallimatında çalışmaya başlar.

    Feride çok güzel olduğundan başından bir çok olay geçer. Feride’ye burada “İpekböceği” ismi takılır, güzelliği ile dillere düşer. Okuldaki günleri çok iyi geçmektedir, fakat okulda çok sevdiği ve kendisine çok yakın hissettiği Şeyh Yusuf Efendi, Feride’ye aşık olmuştur. Üstelik bunu Feride’den başka herkes bilmektedir. Bir gün bunu bir arkadaşı Feride’ye söyleyince Feride çok utanır ve artık insan içine çıkamaz olur. Çünkü Şeyh Yusuf hastalanmıştır. Herkes Feride’ye suçluymuş gibi bakmaya başlamıştır. Okulun müdiresi dayanamayıp Feride’nin gitmesini ister. Maarif Müdürünün emriyle Çanakkale Rüştiyesi’ne emri çıkar. Gitmeden önce kendisine aşık olan müzik öğretmeni Yusuf Beyin ölmek üzere olduğunu ve son isteğinin Feride’yi görmek olduğunu öğrenir ve son nefesinde Yusuf’a org çalar. Giderken Zeyniler’den aldıkları keçiyi Hacı Kalfa’ya bırakmak zorunda kalırlar ve Munise üzülmesin diye altı tane kuş satın alır. Feride buradan Çanakkale'ye tayin edilir.



    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    Feride, Munise’yi de alarak Çanakkale’ye yerleşir. Çanakkale’de de Feride’nin güzelliği başına bela olur ona “Gülbeşeker” ismini takarlar. İlçedeki tüm delikanlılar ondan bahsetmektedir. O çevrenin en zengin ailesinin kızlarının öğretmenliğini yapan Feride, kızın da isteğiyle konağa davet edilir. Fakat bu davetin sebebi başkadır. Konağın sahibi Nerime Hanımın amcası soylu bir aileden gelen binbaşı İhsan’dan evlenme teklifi alır ama Feride reddeder. Bu olaydan kısa bir süre sonra Hafız Kurban Efendi adında evli bir adamdan daha evlenme teklifi alan Feride bu teklifi de reddeder. Bir süre sonra da Nazmiye adında bir arkadaşının davetini kabul eder. Nazmiye, Feride'yi nişanlısı ve nişanlısının en yakın arkadaşı olan Burhanettin adında biri ile tanıştırır. Daha sonra yemeğe indiklerinde bütün salon Burhanettin ve Gülbeşeker diye inliyordur. Bu davet aslında Burhanettin Bey ile Feride’nin arasını yapmak için düzenlenmiştir. Feride artık sokağa çıkamaz olmuştu. Feride davet edildiği bir bağda bayılır ve gelen doktor onu tekrar Çanakkale’ye götürür. Bu olaylardan sonra Feride kendini kötü hissetmeye başlar ve Çanakkale'yi terk etmeye karar verir. Çanakkale’de de daha fazla kalamayacağını anlar ve okulun müdiresinin birkaç yakın arkadaşı ile görüşmek için İzmir’e gider.



    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    İzmir'de işler istediği gibi gitmez. En sonunda oranın en zenginlerinden biri olan Reşit Bey'in kızlarına Fransızca dersi vermeyi kabul eder. Artık Feride ve Munise köşkte kalmaktadır. Büyük bir tesadüf eseri Reşit Bey'in kızlarının teyzesi, Kamran’ın karısı münevver’dir. Reşit Bey'in kızı, Kâmran’ın bir resmini gösterip onu düğün gecesi terk eden şımarık ve nankör bir kızdan bahseder. ( Hâlbuki bahis edilen bu kız Feride'dir. ) Bu esnalarda köşkün sahibinin oğlu Cemil Bey gece Feride’yi merdivenlerde sıkıştırır.

    Feride hiçbir tepki vermez ve gerçeği de söylemez. Ama buradan da ayrılmaya karar vermiştir. Birkaç gün sonra evdeki bir hizmetçi Feride’ye karşı Reşit Bey’i över ve “seninle görücüye çıksak ne güzel olur” cinsinden birkaç hileli söz ile Feride’yi Reşit Bey’e istediğini ima eder. Zaten gitmeye niyetli olan Çalıkuşu ben nişanlıyım ve yakında buradan ayrılıyorum der. O evden ayrılmadan önce Kâmran’ın önceki yaz evlendiği haberini de almıştır.

    Maarif Müdürlüğüne giderek yeni bir yere tayin edilmek ister. Çalıkuşu, Kuşadası’nda Türkçe ve resim muallimine ihtiyaç olduğunu öğrenir ve kuş sözünü duyduğu an Çalıkuşu “Burası benim memleketim” diye kabul eder. Feride bu görevi kabul ettikten sonra, Anadolu yolculuğunda son durağı olan Kuşadası’na hareket eder.

    Kuşadası’nda Okulu istediği gibi yöneten Feride burada da mutluluğu bulmuştur. Ancak Kuşadası’na gittikten bir ay sonra muharebe başlar ve okul, kumandanlığın emriyle hastaneye dönüştürülür. Feride’nin çalıştığı okulu hastane olarak kullanırlar. Çalıkuşu okulda kalan kitaplarını almak için gittiğinde başhekim ile tanışır. Bu başhekim Zeyniler köyünde kendisine hasta bakıcılığı yaptıran Doktor Hayrullah Bey'den başkası değildir.


    Doktor Hayrullah ile birbirlerine sarılırlar, daha önce bir kez görüştükleri halde birbirlerini kırk yıllık arkadaş gibi karşılamışlardır. Doktor Hayrullah, Feride’den burada da hastabakıcılığı yapıp kendine yardım etmesini ister. Hemşireliğe başladıktan bir ay sonra Feride’nin hastası İhsan Bey olur. İhsan Bey muharebede ağır yaralanmış ve ameliyat edilmiştir. Feride hem İhsan Bey’e acıdığı hem de Kâmran’ı unutmak için, İhsan Bey’e evlenme teklifi etmiş fakat kendine acındığını anlayan İhsan Bey bu teklifi reddetmiştir. Muharebe bittikten sonra mektep tekrar kurulur ve Feride “Müdire” olur. Fakat acılar burada da Feride’yi bırakmaz Munise’yi kaybeder ve şok geçirerek on yedi gün baygın yatar. Uyandığında Munise’nin mezarını ziyaret eder. Doktor Hayrullah dinlenmesi ve kendine gelmesi için Feride’yi kendi çiftliğine götürür. Onun bu durumunu gören ve onu bir kızı gibi seven Hayrullah Bey, Feride’yi iyileşinceye kadar bekler ve onu yanına alır. Bu olaydan sonra Feride artık Hayrullah Bey ile birlikte kalmaya başlar. Feride uzun süre burada kalır. Ama sevgili oldukları, beraber gezdikleri, bu da yetmeyip okuldan uzaklaşarak çiftliğe gittikleri ve orada aşk yaşadıkları dedikoduları çıkmaya başlamıştır. Bunun üzerine kötü dedikodulara son vermek için Doktor Hayrullah ile sözde bir nikah yaparak evlenirler. Hayrullah düğün hediyesi olarak çiftliği bir anaokulu haline getirir ve Feride burada 20 öğrenciyi eğitmeye başlamıştır. Feride ise evlenmeyi kabul ederken hayatında ilk ve tek sevdiği Kâmran’dan da ayrılmış oluyordu. Bu durumu anlayan ve ölümü yaklaşan Hayrullah Bey ölmeden önce son isteği olarak Feride’den İstanbul’a gitmesini ister ve Feride’ye Kâmran’a iletmesi için bir mektup verir. Bu mektupta Kâmran’a Feride’nin kendisini ne kadar sevdiği yazılıdır ve Hayrullah Bey, Ayrıca mektubun içine bu kitabı oluşturan Feride’nin günlüğünü de koymuştur. Feride günlük defterinin son sayfalarına son kelime olarak şunları yazmıştır:

    “Kamran biz, asıl bugün birbirimizden ayrılıyoruz. Ben, asıl bugün dul kalıyorum... Bütün olan, geçen şeylere rağmen sen yine bir parça benimdin; ben bütün ruhumla senin...”

    Buradan itibaren kitapta Feride’nin günlüğünün yer aldığı bölüm bitmiştir.



    BEŞİNCİ BÖLÜM

    Feride bu son istek üzerine İstanbul’a gittiğinde Kâmran’ı ne kadar sevdiğini bir kez daha anlar. Kâmran’da evlendiği kadını kaybetmiştir. Ayrıca Kâmran evlense bile yalnızca Feride’yi sevmiştir. Kâmran karısını kaybettikten sonra oğlunu alıp Tekirdağ’a gitmiştir. Bir hafta sonra ise Feride de Tekirdağ’a gelir. Birbirlerine karşı bazen soğuk, bazen romantik, bazen ağabey-kardeş gibi davranırlar. Feride herkesi özlediğini ve bunun için geri döndüğünü söyler. Feride eski neşesini bulur ve herkesi yine güldürür. Ara sıra kocasından ve kaybettiği Munise'den bahseder. Kâmran bunları duyunca kendini çok kötü hisseder. Kâmran’ın oğlu Necdet Feride’yi çok sever, hiç yanından ayrılmaz Hatta Feride'ye anne diye hitap etmektedir. Bu ise Kâmran ile Feride’yi çok üzmektedir. Feride Kuşadası’na geri dönmeden önce Müjgan’a gerçeği anlatır. Feride Tekirdağ’a dönmeden 3 ay önce kocasını kaybedier ve kocası Feride’nin tekrar dönüp ailesiyle barışmasını ve özellikle Kâmran’ı görmesini, eğer devam edemeyeceğini hissederse geri dönmesini vasiyet ettiğini ve Feride’nin onun vasiyetini yerine getirmek için geri döndüğünü söyler. Kocasından Kâmran’a mühürlü bir paketin geldiğini ve bunu ertesi gün Feride gittiğinde Müjgan’ın Kâmran’a vermesini ister ama Müjgan paketi o gece Kâmran’a verir.

    Bu pakette Hayrullah’tan Kâmran’a yazılmış bir mektup ve Feride’nin Anadolu macerası boyunca yazdığı günlük çıkar. Kâmran ve Müjgan bunları birlikte okuyorlar. Mektupta Hayrullah Kâmran’dan Feride’ye sahip çıkmasını ve Feride’nin eşyaları arasında bulduğu ve kaybolduğuna Feride’yi inandırdığı bu günlüğü okumasını ister. Kâmran ve Müjgan günlüğü okuyup, herşeyi öğrenirler.

    Ertesi gün Feride kendisini almaya gelecek vapuru beklerken bahçedekilerle vedalaşır. Bir süre sonra Kâmran ve babası Aziz Bey gelir. Aziz bey Feride’ye Müjgan’ın defterini Kâmran’a okuttuğunu, her şeyi öğrendiklerini, hemen kadıya gidip defteri gösterdiklerini ve geniş kafalı kadının hemen nikah kıydığını, artık kocasının Kâmran olduğunu söyler. Böylece Kamran ile Feride evlenmiş olur ve yıllardır süren hasret sona erer.