• Adım Tanya Demişti Ama Değildi. Adı Zoya idi, Zoya “Yaşam” Demekti!

    Daha 17 yaşındayken, faşist Alman işgaline karşı savaşmak için Haziran 1941’de kadın partizan kollarına katılan Zoya’nın yaşamının son günleri..
    Ekim 1941’de, halen Moskova’da bir lise öğrencisi iken, bir partizan birimi için gönüllü oldu. Onu vazgeçirmeye çalışan annesine “Düşman çok yakın olduğunda ne yapabiliriz? Onlar buraya gelirse yaşamıma devam etmek mümkün olmaz.” şeklinde yanıtladı. Zoya’nın partizan birimi olan 9903’e (Batı Cephesi Kurmayı) atandı. Ekim 1941’de birliğine katıldı ve bin kişiden sadece yarısı savaştan sağ çıktı. Naro-Fominsk yakınlarındaki Obukhovo köyünde diğer partizanlarla cepheye geçti ve Almanlar tarafından işgal edilen topraklara girdiler. 27 Kasım 1941 tarihinde bir Alman süvari alayının konuşlu olduğu Petrischevo köyünü yakmak için bir emir aldı

    Zoya, Almanların işgalindeki Rus köyü, Petrişevo’da bir ahırı ve birkaç evi ateşe verdi. Ancak, işbirlikçi bir Rus onu fark ederek patronlarına ispiyonladı. Patronlar işbirlikçiyi bir şişe votkayla mükâfatlandırdılar. Ardından Almanlar Zoya’yı başka bir evi ateşe vermek üzereyken yakaladılar. Onu, kumanda merkezi olarak kullandıkları askeri barakaya götürdüler. Ev sahibi mutfağa gitmek istediğini söyledi. Komutan bizzat kendisi Zoya’yı sorguladı, Rusça konuşarak.

    “Kimsin?” diye sordu Albay.

    – Söylemem!
    – Ahırı ateşe veren de sen miydin?
    – Evet!
    – Maksadın ne senin?–
    – Sizi yok etmek!
    …. Sessizlik…
    – Ön cephe hattını ne zaman geçtin?
    – Cuma günü.
    – Çok hızlı gelmişsin buraya!
    – Neden zamanı boşa harcamalı?

    Zoya’ya onu kimin gönderdiğini ve beraberinde kimlerin olduğunu sordular. Onlar, Zoya’nın onlara yoldaşlarının nerede olduklarını söylemek zorunda olduklarını istediler. Kapı aralığından Zoya’nın yanıtı duyuldu:

    “Hayır! Bilmiyorum, söylemeyeceğim.”

    Ardından kayış havada şakladı ve çıplak bir etin yarıldığı duyuldu. Birkaç dakika sonra, genç bir asker odadan fırlayarak mutfağa gitti ve başını elleri arasına alarak, sorgulama ve kırbaç sesi susuncaya kadar orada oturdu. Ama Zoya’ya darbeleri indirenler gülüyorlardı. İki ev sahibi saydılar: iki yüz darbe! Zoya sustu. Ve ardından bir kez daha söyledi:

    “Hayır! Söylemeyeceğim!” Ancak bu kez sesi zayıflamıştı.

    Sorgulama bittiğinde Zoya’nın alnında, kolları ve bacaklarında siyaha çalan geniş morluklar oluşmuştu. O, yarı çıplak ve yalın ayaktı. Elleri arkasında bağlanmıştı. Dudakları şişmiş ve ağzı kan içindeydi. Belli ki bağırmasın diye tartaklanmıştı. Su istedi. Ev sahibi Ruslardan biri elinde bir bardak suyla ileri çıktı. Ancak Alman gardiyan daha hızlıydı. Masanın üzerindeki yanan gazyağı lambasını hızla kaptığı gibi Zoya’nın ağzına tuttu. Rus, Zoya için yalvarmaya başladı. Alman ona hırlayıp homurdandı, ancak gönülsüz bir şekilde yol verdi. Zoya iki bardak dolusu su içti. Ardından askerler karargâhta toplandılar, kızın etrafını sardılar ve eğlenmeğe başladılar. Bazıları onu yumrukladılar, diğerleri yanan kibritleri çenesi altına tuttular ve onlardan biri ise Zoya’nın sırtını testereyle kesti

    Askerler yeterince eğlendikten sonra dağıldılar. Gardiyan tüfeğini hemen ateşe hazır hale getirdi ve Zoya’ya ayağa kalkıp ve evden çıkmasını emretti. Onu zorla sokaklarda yürüttü. Süngüsü neredeyse Zoya’nın sırtına değiyordu. Dışarısı soğuktu, -20 derece. Yalınayak, alt giysilerinden başka üzerinde giysisi olmadan, Zoya, işkencecisi için yeterince soğuk olmaya başlayıncaya ve sıcak karargâha dönmek isteyinceye kadar karın üzerinde yürütüldü. Zoya akşam saat 10’dan sabah saat 2’ye kadar karargâhta gözaltında tutuldu ve her saat başı gardiyan onu 15-20 dakika süre için sokağa çıkardı.

    Sonunda başka bir gardiyan görev aldı. Bu seferki daha az kötü ve daha az zalimdi ve Zoya’yı sokağa çıkmaya zorlamadı. O, Zoya’nın kollarını çözdü. Ev sahiplerinden yastık istedi. Böylece Zoya oradaki bankın üzerine uzanabildi. Biz onun uyuyup uyumadığını bilmiyoruz, fakat gece boyunca Zoya’dan bir ses çıkmadığını biliyoruz. Mosmor olmuş, soğuk çarpmış, donmuş ayakları çok acı vermiş olmalı. Sabah olunca askerler içeri girdiler. Onlardan biri tekrar Zoya’ya sordu:

    – Bize kim olduğunu söyle!

    Zoya yanıtlamadı.

    – Bize Stalin’in nerede olduğunu söyle! Nerede seni kurtaracak olan Stalin?
    – Stalin görevinin başında! Hepimiz gibi!

    Ev sahibi ve karısı sorgulamanın devamını duymadılar. Zira onları evden çıkarmışlar ve sorgulama bitince içeri almışlardı. Yaklaşık o zaman olmalıydı, Almanlar Zoya’nın tırnaklarını çekmişlerdi (tırnaklar Zoya’nın vücudunda değildi.)

    Sabah saat 10 civarında, onlar Zoya’yı giyindirdiler ve göğsüne bir yafta astılar: “Ev kundakçısı!” Zoya’yı meydana, idam sehpasının yanına kadar yürüttüler. İdam alanı kılıçlarını çekmiş atlı adamlarla kuşatılmıştı; yüz Alman askeri ve bir sürü memur. Köy halkı zorla idamı izlemeye getirilmişlerdi. Kirişten salınan ilmik altında idam sehpası üst üste konmuş iki kutuydu. Cellatlar Zoya’yı kutuların üzerine çıkarıp ilmiği boynuna geçirdiler. Askerlerden biri fotoğraf makinesini sehpaya fokus yapmaya çalışıyordu. Komutan cellada beklemesini işaret etti. Zoya fırsattan yararlanarak köylülere doğru bağırdı:
    “Yoldaşlar! Neden bu kadar üzgününsünüz? Ben ölmekten korkmuyorum! Ben halkım için ölmekten mutluyum! Cesaretli olun! Almanlara karşı savaşın, yakın onları, zehirleyin!”

    Zoya’ya yakın duran bir Alman onun ağzına vurmak istedi, ama o başını geri çekti ve bu kez Alman askerlere dönerek bağırdı:
    “Siz beni şimdi asacaksınız, ama ben yalnız değilim. İki yüz milyon insanız ve siz bizim hepimizi asamazsınız! Yoldaşlarım benim ölümümün intikamını sizden alacaklar. Almanlar! Geç olmadan teslim olun! Zafer bizim olacak!”

    Cellat urganı çekerek ilmeği Zoya’nın boynunda sıkılaştırdı. İki eliyle kuvvetlice çekti. Zoya parmakları ucunda duruyordu. Tüm kuvvetiyle bağırdı: “Elveda yoldaşlar! Savaşın, korkmayın!” Ve astılar… Adım Tanya demişti ama değildi. Bu kadının gerçek adı “Zoya Kosmodemyanskaya” idi.

    Zoya’nın bedeni bir ay boyunca asılı kaldı. Krismas haftasında, bir avuç sarhoş Alman, ona bıçak darbeleri indirdiler ve sol memesini kestiler. Bunun ardından, komutan bu cinayetlerini gizlemek için Zoya’yı gömmeye karar verdi.

    Zoya bize özgürlüğün talep edilerek değil ancak uğruna bedel ödenerek kazanılabilecek bir şey olduğunu tekrar gösterdi. Zoya kelime olarak yaşam demektir. Yaşam da ancak Zoya gibi insanlar var olduğunda anlam taşır.

    Nazım Hikmet’in Zoya Kosmodemyanskaya için yazdığı şiirden alıntı;

    Arkadaşları çağırdım, bakıyorlar resmine:
    – Tanya,
    senin yaşında bir kızım var.
    – Tanya,
    kız kardeşim senin yaşında.
    – Tanya,
    senin yaşmda sevdiğim kız.
    Bizim memleket sıcaktır
    bizde kızlar tez kadınlaşır.
    – Tanya,
    senin yaşında kızlarla okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız.
    – Tanya, sen öldün,
    ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmekte,
    ama ben,
    söylemesi ayıpmış gibi geliyor bana,
    ama ben,
    yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koyamadan
    hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum.

    Sabah oldu Tanya’yı giydirdiler,
    ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu,
    iç etmişlerdi onları.
    Torbasını getirdiler:
    torbada benzin şişeleri, kibrit, kurşun, tuz, şeker.
    Şişeleri boynuna astılar,
    torbasını verdiler sırtına.
    Göğsüne bir de yazı yazdılar:
    “PARTİZAN”.

    Köyün alanına kuruldu darağacı
    Atlılar çekmiş kılıcı

    halka olmuş piyade askeri.
    Zorla seyre getirdiler köylüleri.

    iki sandık üst üste,
    iki makarna sandığı.
    Sandıkların üstüne
    yağlı urgan sallanır,
    urganın ucu ilmik.
    Partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına.
    Partizan
    kollan bağlı arkadan
    durdu urganın altında dimdik.

    Nazlı, uzun boynuna ilmiği geçirdile

    Bir subay fotoğrafa meraklı,
    bir subay, elinde makina: Kodak,
    bir subay resim alacak.
    Tanya seslendi kolhozlulara ilmiğinin içinden :
    “- Kardeşler, üzülmeyin.
    Gün yiğitlik günüdür.
    Soluk aldırmayın faşistlere,
    Yakın, yakın, öldürün…”

    Bir Alaman vurdu ağzına partizanın,
    genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan.
    Fakat askerlere dönüp devam etti partizan:
    “Biz iki yüz milyonuz.
    İki yüz milyon asılır mı?
    Gidebilirim ben.
    Ama bizimkiler gelecekler.
    Teslim olun, vakit varken…”

    Kolhozlular ağlıyordu.
    Cellat çekti ipi.
    Boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun.
    Fakat dikildi ayaklarının ucunda
    partizan ve hayata seslendi İNSAN:
    “Yoldaşlar
    hoşça kalın.
    Yoldaşlar
    kavga sonuna kadar…
    Duyuyorum nal seslerini
    geliyor bizimkiler!”

    Cellat bir tekme attı makarna sandıklarına.
    Sandıklar yuvarlandılar.
    Ve Tanya sallandı ipin ucunda.

    Nazım bu şiiri yazdıktan sonra 1951’de Moskova’ya gider. Uçakla havaalanına iner. Büyük bir ilgiyle karşılanır, yazar ve şair arkadaşları onu karşılar. Kucak dolu güller Nazım’a verilir.Geri yandan bir kadın yaklaşır ve o da bir gül uzatır, şöyle der; “Ben Zoya’nın annesiyim, hapishanede yazdığınız Zoya şiirinin kahramanı benim kızımdır

    Alıntı
  • SARIKAMIŞ DRAMI
    Şimdi bir ilçe merkezimiz olan Sarıkamış, yüksek, ormanlık
    dağlarla çevrilmiş bir çukurda küçük bir kasabadır. Çar devrinde burası, bazı kışlalar ve subay evleriyle bir askeri sınır
    garnizonuydu. Birkaç kışlanın yanında küçük bir köy de vardı
    bu çukur bölgenin bir askeri önemi yoktu. Etrafındaki dağlar
    sarp. kışın geçilmesi imkansız, ormanlık arazi teşekkülleriydi.
    Kars yaylalarına çıkan yol üstünde bir geçit olmaktan başka,
    Türkiye ile Rusya harbe girerken Üçüncü Ordu merkezimiz Erzurum'da bulunuyordu. Harpte beraber sınır bölgelerinde, ileri geri bazı askeri hareketler olmuştur, fakat ekim sonunda ve
    lıele kasım başında doğu kışı başlayınca, harekat önemini kaybetmişti. O sırada bizim cephemiz sınır gerilerinde, Köprüköy
    hattı üzerinde idi. İşte bu sırada Enver Paşa, yanında Kurmay
    Başkanı Bronsart Von Şellenburg Paşa ve Genelkurmay Birinci Şube Müdürü Yarbay Von Feldman ve maiyeti ile Erzurum'a varır. Üçüncü Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa, Kurrnay Başkanı Guze Bey adına bir Alman subayıdır. Bu sonuncuların kararı kışın başlamasını hesaba katar. Erzurum önünde bir savunma muharebesi sürdürmektir. Enver Paşa, Köprü­
    köy'de birlikleri teftiş eder ve derhal bir taarruz emreder. Bu
    taarruz fikri Yarbay Feldman'ındır ve Bronzar Paşa taarruzdan bahsederken, etrafını çeviren Türk subaylarına:
    - Büyük bir zaferle aramızda şu elimdeki kırbaç kadar mesafe var,
    şeklinde konuşur.
    Zaten bütün davranışlarıyle, ciddi tesir bırakmayan, teftiş
    esnasında bile atını idare edemeyen, çok çirkin bir vaziyette
    yere düşüp teftişin ciddiyetini bozan bir adamdır.
    Yarbay
    Feldman ise, yalnız yüksek perdeden konuşur ve abartılı jestlerle Türk subaylarını sıkar. Fakat Enver Paşanın taaruz kararı kesindir ( I ) . Bu karara sessiz bir adam olan ordu kumandanı ses çıkaramaz. Yalnız XI. Kolordu Kumandanı Galip Paşa,
    işin . vahametine dikkati çeker. Galip Paşa Enver'i Rumeli'den,
    O sırada Istanbul'da Alman Askeri Heyeti Başkanı bulunan Mareşal Liman Von Sanders Türkiye'de 5 Sene isimli eserinde bu harekata taraftar olmadığını, yaar. Bundan başka aynı eserde, Üçüncü ordunun elbise ve teçhizat yetersizliğini açık ve hazin
    cümlelerle anlatır. Sarıkamış muharebesinin ayrıntılı akışı ve Enver Paşanın vasiyeti, Makedonya'dan Ortaasya'ya - Enver Paşa eserimizin III. cildinde verilmiştir.Makedonya'dan, hürriyet günlerinden ve Hareket Ordusundan
    tanır. Kararını değiştireyeceğini de bilir. Nitekim Enver Pa­şanın cevabı derhal taarruza geçilmesi olur.
    Ve Enver Paşa,
    kurmay okulundan hacası da olan III. Ordu Kumandanı Hasan
    İzzet Paşayı görevden alarak geriye göndermiş, III. Ordunun.
    kumandasını kendisi üzerine almıştır. Halbuki ordu hizmet ve
    stajlarında o güne kadar -Trablus'taki gerillamsı savaşları saymazsak- fiilen bir tabura bile kumanda etmiş değildir. Teşkilatçılık ve disiplin tesisi vasıfları yanında, askeri kültür ve
    stajının bulunmadığı, Hindenburg, Ludendorf gibi en yetkili
    asker şahsiyetleri tarafından da ifade edilmiştir. (Bunlar, dipnotlarda sık sık değindiğmiz, Enver Paşa isimli eserimize de
    alınmıştır) . Halbuki kış başlamıştır. 90.000 kişilik bir kuvvet
    olan Üçüncü Ordunun daha birçok eksikleri vardır. Askerin
    çoğu yazlık elbiselidir, ayakkabısızdır. İaşe noksandır, Yel yoktur. Malzeme noksandır. Fakat kararı kesindir. XI. Kolordu cepheden, IX. ve X. Kolordular batı kanatta Çıtak, Oltu üzerinden
    Sarıkamış uzerine harekete geçeceklerdir. Sarıkamış alınacak,
    sonra Kars yaylasına çıkılacaktır. Kars kalesi elde edilecek,
    sonra bütün Güney Kafkas ve daha ilerileri zaptolunacaktır!
    Hareket 9 aralıkta başladı (Sarıkamış harekatı üzerine çok şeyler yazılmıştır. Fakat bu konuda, Sarıkamış harekatına baştn
    sona kadar katılan I. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Şerif
    Beyin «Sarıkamış» isimli eseri en dikkati çekici alanıdır) . Enver Paşanın Selanik ihtilal komitesinden beri arkadaşı ve o da
    hanedana damat olan Hafız ismail Hakkı (bu harekat içinde
    paşa) , X. Kolordu ile sol kanattan açılır. Bir çevirme ile Sarıkamış'a girmek ister. Kendi başına hareketi yürütür. Enver
    Paşa IX. Kolordu ile beraberdir. 10-11 aralıkta harekat eski hudut hattı üzerindedir. Fakat ondan sonra sarp, oranlı dağlara vurulur. Birlikler birbirleriyle bağlantıyı kaybederler. Eski
    sınırla Sarıkamış arası 40 kilometre kadardır. Enver Paş, yalnız ileri kumandası verir ve başka şey dinlemez. Birlikler dağ­
    lara, boğazlara saplanmışlardır. Soğuk, sıfırın altında 30 dereceye kadar düşer. Kar, tipi. korkunçtur. Askerler açıkta gecelerler. Açlık, yorgunluk ve her dakika biraz daha eriyen bir
    liklerin çöküntüsüne rağmen harekat devam ettirilir. Enver Pa­
    şanın bütün derdi, Hafız Hakkı'dan önce kendisinin Sarıkamış'a girmesidir! Bunu açıkça tekrar eder. Nihayet Enver'in
    yürüttüğü IX. Kolordu Sarıkamış önüne geldiği zaman, bu
    kolordunln mevcudu ancak bir alay teşkil edecek kadardır (14
    aralık) . 15 aralıkta Hafız Hakkı da Sarıkamış önünde Enver
    Paşaya yaklaşır. Bir hafta kadar önce emrine verilen 40.000
    revcutlu X. Kolordudan elinde ancak 1800 kadar bitkin, peri­şan asker kalmıştır. Fakat Enver Paşanın emri gene şudur:
    - Derhal taarruza geçiniz.
    Taarruza geçilir de. Birbirleriyle irtibatları kalmayan son
    kalıntılar gerçi hareket halindedir. Ama bu kalıntı artık bir
    ordu değildir. Ortada ne bir kumanda birliği, ne bir plan vardır.
    Yalnız Enver Paşanın hiç durmayan ve bazen kurşuna dizmelerle yürütülen sürükleyişi altında, Sarıkamış çukuru önünde bocalara devam eder. Bu sefer Rusların çevirmesi başlamıştır. Enver'le maiyeti zorlukla çemberden kurtulurlar. X.
    Kolordunun mevcudu 20.000'den 1000 kişiye inmiştir. 19 aralıkta ve bir hafta önce elinde 40.000 asker olan Hafız Hakkı
    Paşa, etrafında ancak 80 kişi kaldığını görünce karla, tipiler
    altında bir ağacın dibine çöker ve hıçkıra hıçkıra ağlar: Yanındaki kurmaya sözleri şundan ibarettir:
    - Her şey bitti!
    Fakat disiplin son nefese kadar işler ve görülür ki, eğer bu
    ordu, macera duygularıyle değil de, askerlik sanatına uyarak, vaktinde ve lüzumunda kullanılabilseydi, onun
    başaramayacağı şey yoktu. 19 aralıkta I. Kolordu Kumandanı
    İhsan Paşa son raporunu hazırlar. 20, 21, 22 aralık günleri ise
    söz düşmanındır. Son kalıntıları da esir eder. On gün önceki
    20.000 mevcutlu IX. Kolordudan düşman eline geçen kalıntı şudur: 106 zabit, 80 er, 8 at, 1 kırık top kundağı! Birinci Dünya
    Harbini Nasıl !dare Ettik? isimli eserden aldığım (Z. Şakir) bu
    son rakamlar iam hakikate uymayabilir. Fakat daha sonra aynı
    kolordunun yeniden teşkil edilen kadrosunda ve cephede savaş­tigım
    ve hatta ikinci Sarıkamış harbine de katıldığım yıllarda dinlediğim ve Sarıkamış günlerinden arta kalan tektük asker
    ve subayların anlattıkları da, kitaplarda okuduklarımı doğrulayan şeylerdi. Bu harekata, ordumuzun bazı yetkili mensupları arasında ve bazı askeri edebiyatta, bugün de «Sarıkamış
    Çevirme Harekatı>> diyenler vardır. Ama, hangi çevirme harekatı? 2500-3000 metre yüksekliğe varan, araları yarlar, boğazlarla yarılmış ve doğu kısmı zaten Ruslara açık bırakılan bu
    Sarıkamış çukuru etrafında, bu ormanlarla kaplı, engebeli sahada hangi çevirme harekatı? Bu savaş alanı bir ova değildi
    ki? Burada değil kolordular, tümenler, hatta küçük birlikler
    bile birbirleri ile bağıntı kuramıyorlardı. Süvari, daha ilk
    adımda savaş dışı kalmış, toplar ise bu bir adım düzlüğü olmayan, bir karış yolu bulunmayan ormanlık dağlarda, zaten
    terkedilmişti. Kısacası iş süngüye kalıyordu ama, Mehmetçik
    ve subaylar, düşmanın karşı saldırıları ve ateşi karşısında, yahut da soğuktan donarak, süngüsünden daha önce karlara gö­
    mülüyordu. Sarıkamış bozgununu tamamlayıp Istanbul'a dö­
    nen Enver Paşanın, Sarıkamış harekatı hakkında Istanbul'da
    açıkladığı tek cümle şudur:
    - Düşmana ağır bir darbe indirdik!
  • Sultan Süleyman, ancak şimdi barışa meyil göstermeye başladı ve Kral Ferdinand’ın yeni elçileri, biri Dalmaçya’dan Zadralı Hieronimus, diğeri Hollandalı Cornelius Schepperus, İstanbul’a geldiklerinde, Sultan tarafından oldukça kibar, hatta saygılı bir biçimde kabul edildiler. Sultanın isteği üzerine, kendisine Estergon Kalesi’nin anahtarlarını getirmişlerdi. Bu isteği yerine getirerek gönlünü almaya çoktan razıydılar. Aynı tarihlerde, Osmanlı Sarayı’nın örf ve âdetlerini, herhangi bir Hristiyan’dan çok daha iyi bilen ve kısa bir süre önce (Nisan’da) Macaristan’dan başkente gelmiş olan “genel yetkili” Gritti, Zapolya adına görüşmeler yapıyordu. Hieronimus ve Schepperus, sonunda sadece tek gerçek hükümdar Sultan Süleyman’ın Viyana Kralı’nı “oğlu” olarak kabul edebileceği ve bu yeni “oğlunun” İspanyol ağabeyi ile görüşmeye meyilli olduğu cevabını alabildiler. Macaristan’ın Zapolya’ya verilmesi hususuna ilişkin görüşmeler ebediyyen kapanmıştı. Elçilerin, aksi yönde birer vaat olarak kabul ettikleri ve döndükten sonra bildirdikleri bu cevap, aslında İstanbul’daki politikacıların oyalayıcı sözlerinden başka bir şey değildi. Barış, gerçekti ve “iki veya 300 sene ve ebediyyen geçerli” olacaktı, ama onun dışında generalleri Viyana’yı ve Güns’ü bu kadar iyi savunmuş olan Kral Ferdinand, hiçbir şey kazanmamıştı. “Oğul” Ferdinand ile “vekil” ve “sadık hizmetkâr” Zapolya arasında, bir sonraki sene, meclisi toplantıya çağırmaya ve şüpheli görünen asilzâdeler hakkında ölüm fermânları verip, bunları icra etmeye yetkili olup, özel bir misyonla görevlendirilen Gritti, genel yetkili sıfatı ile arabuluculuk yapacaktı. Türkler, 1534 yılının Mart ayında Şarlken adına barış talep etmek amacıyla gelen elçisi Schepperus’a oldukça kaba davranarak asıl niyetlerini gösterdiler (Ayrıca sultanın huzurundan ayrılırken, hakaret edercesine “İspanyol, İspanyol” naraları ile karşılaşmıştı): Diğer şartların yanında Şarlken’den, Osmanlılar tarafından hâlâ Hristiyanların başı ve bütün Haçlı Seferi fikirlerinin babası olarak kabul edilen papa ile bütün ilişkilerini kesmesi ve Fransa Kralı I. François ile Fransa Kralı lehine olacak bir antlaşma yapması talep edildi.
    1534 yılının yaz aylarında, Osmanlı ordusu bu sefer Asya yönünde hareket etti ve Tuna boylarında düzeni sağlama görevi ve yetkisi, hırslı ve paragöz Levanten Gritti’ye verildi. Osmanlı Sarayı’nın, aynı zamanda Veziriazam İbrahim Paşa’nın dostu ve bir dereceye kadar Sultan Süleyman’ın da gözdesi olan bu Hristiyan “diplomatı” muhtemelen sadece zengin olmak - 1532 yılında Braşov’da safran sattırıyordu120; Venediklilere de buğday satmıştı - aşırı hırsını tatmin için entriklarla ve planlara her zaman iyi çalışan kafasını meşgul etmek için fırsat kolluyordu. Ancak, Macaristan Krallığı’nda gözü olduğu ve sırf kızını Eflak veliahtlardan biri ile evlendirdiği için Romen prensliklerini iki oğlu için ömür boyu timar hâline getirmeye çalıştığı iddiaları tamamen yanlıştır, zira bu iddiaları ortaya atanlar Gritti’nin hayalperest veya basit bir maceraperest olmadığını göz ardı etmiş olurlar. O, Macar ve Romen aristokrasisinin, kadiri mutlak Sultan Süleyman’ın desteği ile bile olsa, bir yabancının hükümdarlığını sürekli olarak kabul etmeyeceğinin bilincinde idi. Diğer taraftan, Sultan Süleyman’ın kullarının kulu olan bu adamın bu tarz yükselişini kabul edeceği veya hoş göreceği şüpheliydi. Gritti’nin görevi daha çok, Ferdinand’ın buradaki taraftarlarını, İtalyan tarzında entrikalar ve kurnazca işlenen cinayetler sayesinde yok edip, Erdel’de huzuru sağlamak; ayrıca Zapolya’nın taraftarlarını da inceleyerek, her türlü muhalif güçleri ülkeden çıkarttıktan sonra, Doczy gibi sadık bir hizmetkâr yönetiminde, Boğdan ve Eflak’takine benzer, Osmanlı’ya tâbi bir voyvodalık kurmaktı. Kral Ferdinand’ın Osmanlı hükümetine gönderdiği elçi Shepperus’un, Gritti’nin Budin üzerinden sadece arabuluculuk yapmak üzere kralın yanına geldiğini bildirmesi, ancak Gritti’nin aynı elçiye “Macaristan’daki meseleleri düzenlemeye ve kibirli Macarları cezalandırmaya” gelmiş olduğunu söylemesi de dikkat çekici bir diğer olaydır.
    Nitekim kendi nüfuzuna çok güvenen Gritti, Haziran ayında Eflak’a doğru yola çıkarken yanında sadece küçük bir birlik vardı126, ama Romen ve Erdel politikasının şüpheci liderlerini bu şekilde yanıltabileceğini düşünüyorsa, aldanıyordu. Piteşti yakınlarında yanına birkaç Boyar geldiğinde ve en nazik şekilde karşılandıktan sonra, istemedikleri yeni Vlad Vintila yerine - selefi olan diğer Vlad 1532 yılında suda boğulmuştu - başka bir prens talep ettiklerinde, Vlad Vintila genel yetkilinin karargâhının etrafını birlikleri ile çevirmeyi, asi Boyarları çadırlardan çıkartmayı ve en acımasız şekilde cezalandırmayı başardı. Gritti, bu sahneye seyirci kalmak ve uğradığı bu büyük hakarete rağmen, Vlad’la bir antlaşma yapmak zorunda kaldı.
    Gritti, 20 Ağustos’ta Budin’den birçok Türk ve Macar Husarlarla [Macar süvariler] 1 Mayıs’ta buraya gelen, ancak içeri alınmayan oğlu Antonio’nun kendisini beklediği Braşov önlerine geldi. Zapolya’nın emri üzerine gereken tüm saygı ile karşılanan bu şüpheli ziyaretçinin ilk işi, Braşov’da derhal Kral Ferdinand’ın bütün taraftarları hakkında bilgi almak oldu ve “krala ihanet” edebilecek gibi görünenler, bu şüpheden kurtulmak için Gritti’ye para vermek zorunda kaldılar. Kimseye güvenmediği gibi, ona da kimsenin güvenmek istememesi gayet doğaldı. Erdel’in asıl hükümdarı Stefan Majlath bile kendini Fogaras Kalesi’ne kapattı ve Varad Piskoposu Emerich Czibak, ülkenin voyvoda vekili olarak, yanında birkaç kişi ile birlikte Gritti’yi kutlamak üzere Braşov’a hareket ettiğinde, Gritti ve onunla birlikte gelen Doczy, piskoposun saldırıya uğramasını ve öldürülmesini sağladılar. Saksonyalılar, Czibak’ın Gritti tarafından kendilerine teslim edilen başını Braşov Kilisesi’nin ana kürsüsünde bir cenaze merasimi yaparak gömdüler.
    Bu cinayet, Erdel’in her yerinde büyük yankılara sebep oldu. Stefan Maljath, Kralı’na danışmadan asilerin başına geçti. Gritti, müstahkem Mediaş (Megyes) Şehri’ne kaçmak zorunda kaldı, ama Saksonyalıların nöbet tuttuğu kalesine giremedi ve şehirde kuşatma altına alındı. Yanında her ne kadar parasını ödediği birçok Macar süvari de olsa, sadece 100 kadar Türk piyade, asker ve birkaç yeniçeriye sahipti; ama hiç topu yoktu. Rareş’in Logofat Tudor ve komutanı Huru’nun yönetiminde buraya gelen Boğdanlılar, her iki tarafa da dostluk göstererek, gözleri önünde cereyan eden hadiseleri merakla izlediler. Mediaş, 28 Eylül’de topa tutulmaya başlandı ve kale ertesi gün teslim oldu. Herkes tarafından terk edilen Gritti ve oğlu, Boğdan karargâhına sığındılar, ama Boğdanlılar onu derhal öldüren düşmanlarına teslim ettiler. Kellesi Rareş’e gönderildiği için, ister böyle bir komşudan korkuya, isterse Gritti’nin onu Pokutya Eyaleti için Lehistan’la yaptığı savaşta Osmanlı hükümetinde desteklemediği için olsun - Rareş 1531 yılında Obertyn’de Leh General Johann Tarnowski’ye mağlup olmuştu130 - öldürme emrini muhtemelen Rareş vermişti. Gritti’nin iki oğlu Boğdan’a götürüldü ve bir daha görülmediler. Gritti’nin yanındı bulunan Türkler’den hiçbirinin canı bağışlanmadı ve hepsi öldürüldüler.
    Gritti’nin ölümü, Zapolya’yı belki rahatsız edici ve utanç verici bir denetimden kurtarıyordu, ama Erdel’in gerçek hükümdarı hâline getirmiyordu, zira Zapolya’nın Torda’da topladığı meclis, Erdel Voyvodalığı pozisyonunu oldukça bağımsız bir makam olarak gören Maljath’ı voyvodalığa seçti. Ayrıca Türkler de artık Zapolya’ya karşıydılar ve hain olarak kabul ediyorlardı. Belgrad’da Hüsrev Paşa’dan sonra ezelî düşmanı Mehmed Bey komşusu oldu. 1536 yılında, sonra tekrar 1537 yılında Türklerin Macaristan’a saldırma planlarından bahsediliyordu, hatta 1536 yılında Sultan Süleyman’ın uğradığı tüm hakaretlerin intikamını bizzat alacağına inanılıyordu.
    Birçok kez ilan ve endişe edilen sefer, gerçekleşmedi ve 10 bin altın tutarındaki vergisi ile sultanla, vezirlere verilen diğer haraçları - Macar altını şeklinde sikkeler, samur ve vaşak kürkleri, atlar, şahinler - her yıl Aziz Georg gününde (23 Nisan) ve 15 Ağustos’ta düzenli olarak ödeyen, ama 4 Nisan 1535 yılında Kral Ferdinand ile bir antlaşma yapan ve her fırsatta, Asya’da zayıf düşen sultana ittifak hâlinde saldırma gereğini açıkça dile getiren Rareş’in meydan okumaları yanına kâr kaldı, zira Sultan Süleyman, o dönemde tüm dikkatini İran’daki karışıklıklara vermişti. Ancak bu karışıklıklar ortadan kaldırıldıktan sonra Sultan Süleyman tekrar Tuna boylarına bir sefer düzenlemeyi düşünebildi. Türklerin uzun süreden beri saldırılarından şikâyetçi oldukları Klis komutanı Peter Crussich ve komutan Katzianer ile İspanyol Lodron, küçük birliklerle Slovenya sınırında küçük savaşlara cüret edebilmişler, ancak Sancakbeyi Mehmed Bey tarafından büyük kayıplara uğratılmışlardı (1537). Katzianer, kötü harp idaresi sebebiyle zindana atıldı ve Türklerle şüpheli bağlantılar kurduğunda idam edildi.
    Herkes, son zamanlarda Türklerin menfaatlerine zarar vermiş olanların cezalandırılacağını düşünüyordu ve Sultan Süleyman’ın savaş hazırlıkları kuzeydeki Hristiyan komşularını öyle büyük bir endişeye sevk etti ki, Gritti’nin öldürülmesi yüzünden Sultan Süleyman’ın öfkesini kendi üzerine çekmiş olan Zapolya, Kral Ferdinand ile barıştı ve Ferdinand’dan gelecek Alman zırhlı atlı birliklerini ve İspanyol piyade birliklerini beklemeye başladı. Erdel, aniden bir araya toplanan birliklerle doldu ve tıpkı 1476 yılında büyük Sultan Mehmed’in Boğdan’a seferi sırasında olduğu gibi, Ojtuz Geçidi’nde Majlath komutasında büyük bir müdafaa kıtası nöbet tutuyordu. Çek Kontu Emerich Bebek ise Gergyö’de bekliyordu. Kolojvar (Klausenburg’ta/Kluj)’da toplanan bir mecliste, olağanüstü tedbirlerle ilgili kararlar alınıyordu139. Kırım’dan henüz dönen elçisi, bu savaşa katılmaya çok da soğuk bakmayan Leh Kralı, çaresiz Boğdan Prensi ile barış imzaladı. Rareş’in kardeşi Theodor’un sığındığı Turla Nehri kenarındaki Hotin, Leh birlikleri tarafından işgal edildi. Gerçekte ise hazırlıkları süren bu seferin tek hedefi, Belgrad Sancakbeyi Mehmed Bey’in sonbaharda Slovenya’ya, İstirya’ya ve Karinyola’ya yapacağı bir akın dışında, Boğdan’dı.
  • 591 syf.
    ·4 günde·10/10
    Marie-Henri Beyle, nam-ı diğer Stendhal; Grenoble’de, 23 Ocak 1783 tarihinde, burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi Hanriette Gagnon 1790 yılında, Stendhal henüz yedi yaşındayken vefat eder. Stendhal; softa, disiplinli, muhafazakâr, yobaz kimseler olan teyzesi ve avukat babası Cherubin’in etkisi altında büyür.

    1796’da Grenoble’de bir okulda geleneksel kilise eğitimi gördüyse de, 30 Ekim 1799 tarihinde askeri okulun giriş sınavına katılmak için Paris’teki Savaş Bakanlığı’na başvurur. Ertesi yıl ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya’ya gider. Bu seyahati sırasında Dimenico Cimarosa ve Gioachino Rossini’nin müziğini ve Vittorio Alfieri’nin eserlerini tanıma fırsatı bulur.

    1814 yılında, Napolyon’un düşüşünden hemen sonra Milano’ya yerleşir. Ertesi yıl Parma’yı ziyaret eder ve bu seyahati, üçüncü romanı olan Parma Manastır’ına ilham kaynağı olur. 1839’da Parma Manastırı’nı yazmayı bitirdikten kısa bir süre sonra, gençliğinde çıktığı İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi hastalığı nedeniyle sağlığı bozulur. 1841 yılında geçici bir felce uğrar. Bir gece, Paris sokaklarında yürürken bayılıp kaldırım kenarına başını çarpar ve birkaç saat sonra, 1842 yılının 23 mart gecesi yaşamını yitirir.

    Parma Manastırı: “La Chartreuse de Parme”

    Margaret R. B. Shaw’ın önsözü (Çeviri: Roza Hakmen) renk katmış romana. Bununla birlikte, Samih Tiryakioğlu’nu, başarılı çevirisinden ötürü rahmetle anıyorum. Harikulade bir çeviri yapmış, neredeyse hatasız. Samih Bey eski toprak olmasına rağmen, sanırım romanı okuyan hemen herkesin metni idrak etmede zorlanmasını engellemek adına, şu birkaç istisna hariç hemen hiç eski ya da nadir kullanılan sözcük kullanmamış çeviri eserinde: “Baş mültezim” (vergi toplayan tahsildarların başı), “delişmen” (güçlü, sağlam yapılı), “Maiyet Birliği” (alt kademedekiler birliği). Can Yayınlarını da, edisyonun kalitesi ve kitap seçimindeki isabetli kararları nedeniyle kutluyorum.

    İtalya’da, genelde de Parma’da geçen; savaş, tutku ve siyasal maceralarla dolu sürükleyici bir öyküsü olan Parma Manastırı, yazarın psikolojik ve siyasal konularda derinlemesine yaptığı inceleme ve betimlemelerle dolu. Romanda, özgürlük âşığı genç İtalyan aristokrat (aklı ve ruhu Jakoben olan) Fabrizio del Dongo’nun yaptığı serüvenler çerçevesinde, Stendhal, kendine özgü “Mutluluğu Yakalama” mottosunu irdelemektedir. Ayrıca yazar, okuruyla romanın farklı yerlerinde (otuz kereden fazla) iletişim kurar: “Okurun şunu bilmesi gerek ki…” gibi. Bu inceliğin okuyucuda uyandırdığı ise: “Acaba yazar benimle ne zaman-nerede-nasıl konuşacak?” beklentisidir. Beğenilme kaygısından kesinlikle uzak, bağımsız ve düzensiz bölümlerden oluşan roman, 4 Kasım – 26 Aralık 1838 tarihleri arasında 52 günde yazılmıştır. 1840’da Balzac’ın, “Revue Parisienne” dergisinde kaleme aldığı, geniş yankı uyandıran makalesinde, Parma Manastırı’nı bir başyapıt olarak göklere çıkarması, yapıtın geniş bir okur kitlesi tarafından beğenilmesini de sağlamıştır.

    Bana hep ilginç gelen bir meseledir; Balzac, İnsanlık Komedyası adıyla oluşturduğu yazı serisi ve diğer tüm romanlarıyla beraber neredeyse yüzden fazla eser yazmış. Birkaç tanesini hemen herkes bilir. Gel gör ki, Stendhal tüm hayatı boyunca sadece beş roman yazmıştır. Kızıl ve Kara dâhil bu beş şaheserini edebiyatseverler içinde neredeyse bilmeyen yoktur: Nicelik değil, her zaman nitelik önemlidirin ispatı gibi bir şey bu da…

    Romanın Hikâyesine Gelince

    Eserde, Kralcı parti ile Liberallerin partisi arasındaki siyaset oyunları; bin türlü saray entrikaları; Voltaire ve Rousseau’dan bihaber burjuvaların hayatları ile ilginç bir aşk hikâyesi anlatılmış. Bu arada romanın dört önemli karakteri var: Genç aristokrat Fabrizio del Dongo, onu kara bir sevdayla seven halası Sanseverina Düşesi Angelina Cornelia Isolo Valserra del Dongo, Düşesin sevgilisi ve Parma Başbakanı Kont Mosca, son olarak da General Fabio Conti’nin güzeller güzeli biricik kızı Clelia. Düşesimiz, yedi kocalı Hürmüz gibidir: İlk kocası rahmetli General Pietranera’dır. İkinci kocası ise kendisinden 30 yaş büyük bir düktür. Dükten boşanıp Perugia’da, sevgilisi Başbakan Kont Masco ile evlenip Kontes Mosca della Rovere adını alır (sf. 564).

    “Bir edebiyat eserine siyaset sokmak, bir konserin ortasında tabanca çekmek gibi kaba bir şeydir.” (sf. 482)

    Fabrizio eserin başında, babasından habersiz, annesi ve halası Düşesten aldığı bir miktar para ile Fransa’ya Fransız ordusunda asker olup onlar adına savaşabilmek için yolculuk eder. Çetin bir yolculuk, trajikomik savaş anıları, bolca kahkaha, az ürperti, biraz hapiste, birkaç yaralanma ve bir sürü insanın merhametiyle bu yolculuğu kazasız belasız tamamlayıp gizlice Parma’ya döner. Parma’da kaçak hayatı yaşar. Bir gün davetlere katılan bir aristokrat, ertesi gün ise Prens Ranuce Ernosto’nun köpeklerini peşine taktığı bir suçludur. Fabrizio’dan, Düşesin isteğiyle bir baltaya sap olması adına manastırda din eğitimi alması istenir. Kendisine platonik aşk besleyen biricik Halasının sözünü dinler ve bir gün tam da Parma Başpiskoposu olmak üzereyken, takıldığı kenar mahalle kızlarından birinin dostunu bir düelloda öldürür. Can düşmanı ve Halasına cinsel istekler duyan Parma Prens’i, onu hapse atmaya karar verir. Kaçak hayatı son bulup tutuklanır ve Parma zindanlarına konur. Prens’in maşası birçok kişi tarafından zehirlenmek istenen Fabrizio, Parma Hapishanesi komutanı General Fabio Conti’nin, hücresinin hemen bitişiğindeki kuşhanede piyanosuyla sevgili Fabrizio’suna besteler düzen kızı Clelia, Farnese Burcu’ndaki Mermerli Kilisede Fabrizio’ya ilk defa ilanı aşk eder: “Ah, biricik sevgilim benim. Ben de seninle öleceğim” (sf. 413-414-523). Kahramanımız kelle koltukta hapis hayatından yine Düşesin tezgâhladığı bir kurtarma operasyonuyla, “Cesaret, tehlikenin, ne kadar korkunç olursa olsun, en ufağını seçmeyi bilmekten ibarettir. Tehlike, akıllı adamı dahi yapar!” felsefesi doğrultusunda, başka bir deyişle “Prens’in merhametinden kaçındığından” hapisten tüyer (sf. 470).

    “İtalya’da öç almaktan duyulan ahlaka aykırı mutluluk vardır. Diğer ülkelerde ise; insanlar bağışlayıp unuturlar” diyen Düşes; ozan, yiğit ve hafif çatlak aşığı Dr. Ferrante Palla’nın Prens’e düzenlediği suikast girişiminin de azmettiricisidir!

    “İnsanın en muhtaç olduğu şey kendisini bağışlamasını öğrenmesidir.” (sf. 207)

    Fabrizio kara sevda içerisinde şu felsefededir: “Cizvit eğitiminin başarısı da budur. Gün gibi apaçık şeylere dikkat etmemek alışkanlığını uyandırır insanda. Herkes mutsuz sanırken ne kadar mutluydum ben! Şimdi ise kaderim ne kadar da değişti! Hayır, değiştiğimi hiç görmeyeceksiniz. Ey bana sevmesini öğreten güzel gözler (sf. 557). Karşılık görmeyen bir sevginin insan ruhunda uyandırdığı mutsuzluk, dikkat, hareket isteyen her şeyin korkunç bir angaryaya dönüşmesi gibi bir sonuç yaratır (sf. 569).”

    “Spoiler” verip kimsenin hevesini kaçırmak istemem. Roman ilginç sonuçlarla bitiyor. Bu 592 sayfalık eseri, Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa yerleşkesindeki kütüphanemizde üç oturumda okudum. Satırları öyle bir hızla ve heyecanla okuyorsunuz ki, tarif edilmez yaşanır diyorum size. Sadece 52 günde yazılan bu romanın aslında 1000 sayfa kadar olduğunu ve yayıncısının ricasıyla yine Stendhal tarafından yaklaşık 600 sayfaya indirildiğini biliyorsunuzdur. Romanın üslubu o derece narin ve kurgu o derece masif-sağlam ki tarifi zor. Okumanız dileğiyle…

    Süha Demirel, 1 Ocak 2014.

    ***

    Dizgi hataları: (sf. 184) “öğenmiş” doğrusu “öğrenmiş”; (204) “yontu günleri” doğrusu “yortu günleri”; (209) “karışlaştığı” doğrusu “karşılaştığı” (sf. 286) “sürdüğü” doğrusu “sürdürdüğü”.

    Çeviri hatası: (sf. 216) “dükün çok hoşuna gitmiştir” değil “kontun çok hoşuna gitmiştir” olmalıydı.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Stendhal
    Parma Manastırı
    Çev: Samih Tiryakioğlu
    Can Yayınları
    592 Sayfa
  • İndus Muharebesi Harezmşahlar Devletinin son sultanı Celaleddin Harezmşah ile Cengiz Han arasında İndus Nehri yakınlarında 1221 yılında yapılan son savaştır.

    ‣ Arka Plan
    Cengiz Han ve ordusu Semerkant ve Buharayı istila ederek ele geçirdikten sonra birçok şehre saldırı düzenlemiştir. Alaaddin Muhammedi yakalatmak için Cebe Noyan, Sübedey ve Tohuçar Noyan emrinde müfreze göndermiş, başkent Gürgençi zaptetmek ve Celaleddin Harezmşah ortadan kaldırmak içinse Cuci komutasında güçlü bir ordu sevketmiştir. Fakat Celaleddin Harezmşah, kuşatma başlamadan önce şehirden ayrılmış, Doğu İran yolu üzerinden Afganistana ulaşmayı ve orda ordusunu güçlendirerek Moğollar üzerine saldırmayı planlamıştır. Gazneye vardığında Emineddin Melik onu 50.000 kişilik bir orduyla karşıladı. Daha sonra Sultan İgrak ve Gurlu emirlerin de Celaleddin Harezmşahın yanında yeralmasıyla ordu daha da kuvvetlendi. Afganistanda Harezm ordusunun Celaleddin komutasında yeniden toparlandığı haberini alan Cengiz Han, ordusuyla birlikte güneye doğru hareket ederek karşısına çıkan şehirleri istila etmeye devam etti. Şiki Kutugu Noyan komutasında 30.000 kişilik bir Moğol ordusunu Celaleddin üzerine saldırıya gönderdi ve yapılan Pervan Muharebesinde Moğol ordusu hezimete uğradı. Güney'e doğru geri çekilmeye başlayan Celaleddin Harezmşah, Hindistan yolu üzerindeyken Emineddin Melik ve Sultan İgnak arasında çıkan anlaşmazlık yüzünden Gurlular Harezm ordusundan ayrıldılar. Cengiz Han, Celaleddin Harezmşah üzerine gönderilen ordunun aldığı mağlubiyeti öğrenince olaya bizzat kendisi el atmış, savaşın yapıldığı yere giderek Moğol komutanına savaş sırasında yaptığı taktik hatalarını göstermiştir. Ardından dağılan orduyu toplayarak Celaleddin Harezmşah üzerine yürümüş ve onu ordusuyla birlikte İndus Nehri kenarında yakalamıştır.

    ‣ Savaş
    Şafakla beraber tüm cepheyi kaplayan Moğollar, savaş düzeninde sıralanmışlardı. Cengiz Han 10.000 zırhlı süvari alayıyla merkezden arkada kalmıştı. Bu süvarileri hemen savaşa sokmak istemediği için ihtiyat kuvveti olarak kullanmayı planlamıştır. Bela Noyan komutasındaki Moğol kıtalarını ise Harezm ordusunu arkadan kuşatabilmek için dağların teşkil ettiği engelleri aşarak ilerlemesini emretmiştir.

    Harezm cephesi ise aynı şekilde savaş düzenine girmiş, sağ kanada Emineddin Melik, merkez ve sol kanada ise Celaleddin Harezmşah komuta etmektedir. Ordunun sağ kolunu İndus Nehri, sol kolunu ise dağ silsilesi korumaktadır. Ordunun sağ kanadını ani olarak saldırıya geçiren Celaleddin bununla birlikte savaşı başlatan taraf olmuştur. Şiddetli saldırı karşısında gerilemeye başlayan Moğol ordusu Han'ın komutası altında toparlanarak karşı tarafı püskürtmeyi başarmıştır. Bunun üzerine Celaleddin, Emineddin Melik tarafından komuta edilen sağ kanada takviye birlik gönderebilmek için merkezden taburlar ayırmıştır. Daha sonra da merkezi kuvvetlendirmek için dağ yamacında bulunan birliklerden birkaç süvari bölüğü ayırmıştır. Bunun ardından Moğol ordusunun merkezine saldırıya geçen Celaleddin Harezmşah, Moğolların sert direnişiyle karşılaşmıştır. Cengiz Han ise Harezm ordusunun sol kanadının neredeyse tamamen seyreldiğini fark etmekteydi. Bela Noyan'ın dağları geçerek Harezm ordusunu arkadan kuşatmasını bekliyordu. Binbir zorlukla aşılan dağ yolundan sarkarak Harezm ordusuna arkadan saldıran Bela Noyan'ı takip eden Cengiz Han, zırhlı süvarileriyle zor durumdaki merkez yerine Emineddin Melik komutasındaki sağ kanada saldırarak Harezm ordusunu ikiye bölmüştür. Bu çevirme harekatı karşısında ağır hezimete uğrayan Celaleddin Harezmşah, kurtarabildiği 700 kadar adamını sahile doğru geri çekmiştir.

    Ordusunun tamamen dağıldığının farkında olan Celaleddin Harezmşah, nehir kenarına geldiğinde annesi ile hanımlarının "Allah aşkına bizi öldür ama esir verme" diye gözyaşı dökerek feryat etmeleri üzerine, askerlerine onları nehre atmalarını emretmiş ve nehirde boğuluşlarını hazin bir şekilde izlemiştir. Ardından yorgun olmayan bir binek atını alarak, yanında kılıcı ve oku ile hayvanı nehre atlamaya mecbur etti. Nehrin sert akıntısına rağmen sahilin karşı kıyısına çıkmayı başardığını gören Cengiz Han, onu takip etmek isteyen askerlerini engelleyerek Celaleddin hakkında:

    “Böyle bir babanın oğlu bahtiyardır. Su ve ateş gibi iki bela girdabından kendini kurtarıp sahile vardı.”
  •  

    SULTAN SELAHADDİN EYYUBİ (1138-1193)                  

        Selahaddin Eyyub bin Yusuf  (el-Melik el-Nasır Ebu'l Mu?affer Selahaddin Yusuf bin Necmeddin Eyyub)
      1138 yılında Tikrit’de dünyaya gelmiştir . ( Bugün ki Irak da  Dicle Nehri kenarında kurulmuş bir kasaba ). Selahaddin’in hangi etnik unsura ait olduğuna dair bir kaç tez : İbni Haldun Selahaddin’den neredeyse 200 yıl sonra   1375 yılında yazdığı Mukaddime adlı eserinde belirttiği üzere Selahaddin Eyyubi'nin atalarının, Yemen'in Himyeri vilayeti eşrafından Hezbâniyye Kürtlerinin Ravvadi aşretine mensup Araplardan olması  ve bu aşiretin Himyeri bölgesini yüzyıllarca yönetmiş olan Devs hanedanına akraba olmasıdır. Tarihçi Yakubî'nin bir kaydına göre de Revadi Kürtleri, Revvad b. El-Musanna el-Ezdî'den gelir ve bu şahıs da 758 yılında Basra'dan Azerbaycan'a yerleştirilen Yemen Araplarındandır. Zeki Velidi Togan da Eyyubilerin önce Kürtleşmiş sonra da Türkleşmiş bir cenubî Arap sülâlesinden olduğunu desteklemiştir.  Bir başka  Arap Tarihçisi Ebu Farac  Selahadin’in ailsesini  bugün ki Azerbaycan sınırılarında bulunan Davin’den gelen  bir Kürt ailesi olarak belirtir. (Ebul Farac Tarihi (Türk Tarih Kurumu Basımevi Cilt II, Sayfa 401 – 1950) Avrupalı tarihçilerin birleştiği nokta ise Selahaddin’in Kürtlüğü konusudur


     
    Ait olduğu Revadi Kürt Aşireti,  Şeddadi  Kürt Devletine tabi olarak Güney Kafkasya’da varlığını sürdürmekteydi.  ( Bugün ki Ermenistan ile Azerbaycan’ın kesiştiği bölgeler ).   1071 Malazgirt Savaşı’nda Müslüman olmalarından dolayı Selçuklular ile beraber savaşa girdikleri konusunda çoğu tarihçi birleşir. Keza bu savaşın ardından Anadolu’ya ve  daha güney kesimlere yapılan göç dalgasına Selahaddin’in ataları da katılır.
    Dedesi Şadi,  Revadi Kürt Aşireti’nin reisi konumundaydı ve Büyük Selçuklu komutanları ile arası oldukça iyi durumdaydı. Hatta  Minosrky’e göre Necmeddin Eyyub’in Tikrit Bölge komutanlığına getirilmesinde Şadi’nin yakın arkadaşı olan Bağdat Valisi Bihruz’dan ricasının etkisi vardır. Bu sırada Selahaddin’in  amcası Şirkuh’da Suriye hüküm süren Selçuklu Atabeylerinden  İmameddin Zengi ve daha sonra yerine geçen Nureddin  Zengi’nin ordusunda  üst  düzey bir askeri rütbeye sahip idi . ( Şirkuh : Farsça dağ aslanı demektir ) . Necmeddin Eyyub biraz daha dini ve siyasi kişiliği ile ön plandayken Şirkuh ise  askeri açıdan gösterdiği yiğitlik ile ön plandaydı. İleride görüleceği üzere Selahaddin’in   hem dini hem de askeri yapısını kimlerden aldığı daha kolay anlaşılır.
    Ebu Farac,  Necmeddin ve Şirkuh’un  İmameddin Zengi’nin komutasına geçmelerini farklı bir biçimde açıklar. Farac’a göre : Şirkuh Bağdat Valisi Bihruz’un  çok sevdiği bir Hristysan’ı öldürmesi sonucu iki kardeş şehri terketmek zorunda kalmışlardır.  Gibb’ göre ‘’ İmadeddin Zengi'nin ordusu 1131'de Karaca el-Saki tarafından mağlup edildi ve Zengi, Tikrit'e sığındı. Selahaddin'in babası Necmeddin Eyyub ve amcası Esedüddin Şirkuh  Zengi'ye yardım etmiş ve Tikrit'te hapsedilen Aziduddin el-Mustevfi'nin kaçmasını sağlamışlardır.[ Bunun üzerine Bihruz ile araları açılmış, buna mukabil Musul ve Halep Atabeyi Zengilere yaklaşmışlardır. Şirkuh'un bir Selçuklu yüksek memuru öldürme olayından sonra iki kardeş Zengi'ye başvurmuş ve 1138'de görevinden alınan Necmeddin Eyyub ve ailesi İmadeddin Zengi'nin hizmetine girmiştir.’’(Sir Hamilton Gibb, "The Life of Saladin from the Works of İmad ad-Din and Baha ad-Din," Oxford, Clarendon Press, 1973.)
    Annesi  Selçukluların Harim emiri Şihabeddin Mahmud ibn Tokuş el-Harim'un kızkardeşidir.  Ailesi  Selahaddin oğduktan birkaç gün sonra malum durumlardan dolayı Tikrit’ten ayrılmak zorunda kalmışlardır.  Babasına İmameddin Zengi tarafından idaresi verilen Baalbek ve Şam’da çocukluğu geçmiştir. Askeri alanlardan çok dini eğitimine  önem vermiştir. Daha önce bahsettiğimiz gibi askeri yönleri daha çok yirmili yaşlarında ortalarında  amcası Şirkuh’un etkisi ile gelişecektir.
    Büyük Selahaddin’in doğuşu , İmameddin Zengi’den sonra Zengi  Hanedanlığı’nın başına geçen Nureddin’in Mısır’daki iç karışıklıklar ve Haçlı tehlikesi sonrası kendisinden yardım isteyen Mısır Halifesini yardım cevabına karşılık Şirkuh’u Mısır’a göndermesi ile başlar. 1163 yılında Şirkuh Mısır’a hareket eder ve bu sırada 25 yaşında olan Selahaddin’de amcasının yanında bu göreve katılır. Burada ilk  parlak zaferi İskenderiye’ye yapılan bir Haçlı Seferi’nde  amcası Şirkuh’ın savunduğu kanadın yenilmesine rağmen ordunun sol kanadında Kürt Süvari birliklerini yöneten Selahaddin’in zafer kazanmasıydı .
    1169 yılında Fatımi Halifesi veziri Şavar’ın saltanatını devam ettirmek için Haçlılarla iş birliğine girdi. Şirkuh hem  Haçlılar ile hem de Fatımiler ile mücadele etmek zorunda kaldı. Daha sonra Şavar’ı ihanetinin cezası olarak öldürttü. Olaydan iki ay sonra ise kendisi vefat etmiştir. Bu siyasi konjoktür’de  31 yaşındaki Selahaddin Mısır vezirliğine  getirildi.
    1171 yılına gelindiğin de Mısır Şii Halifeliği’ne son verek Abbasilere  bağlılığını ilan etti. Fakat  1174 yılında Nureddin’in vefatına kadar Zengi’lere tabi kalmıştır.  1177 yılında  Kudüs’ü alma girişiminde bulundu fakat yapılan savaşta IV.Boudin’e yenildi. Bu mağlubiyet sonrası öncelikle bölgesinde  hakimiyetini tesis etme faaliyetlerine girişti. Özellikle  Müslümanların hac yolarını güvence altına alması, tüm İslam camiası içinde Selahaddin’in popülaritesini üst seviyeye getirmişti . Endülüs’ten hac görevini yapmak için yola çıkan ünlü seyyah İbn Cubeyr geçtiği yollardaki sükûnet dolayı Selahaddin’i övmekten geri durmaz ve onun İslam dünyasının kurtuluşu olarak görür.( İbn Cubeyr , Sıhle )

     

     HİTTİN SAVAŞI  1187
     Selahaddin, Kudüs’ü almaya daha önce de kalkışmış idi, fakat aldığı mağlubiyetten iyi ders çıkardığından bu fethi aşamalar ile  gerçekleştirme yoluna gitti. Öyle ki Kudüs yakınlarında ki su kuyularını kapatarak şehri susuz bırakmak gibi önemli planlar ile kuşatmanın kırılmasını  sağladı. Aylar süren kuşatma 2 Ekim 1187 yılında sonra erdi ve şehir 88 yıl sonra Müslümanların eline geçmişti. Bu durum İslam dünyasında Selahaddin’i en yüksek siyasi figür haline getirmişti.  Bundan sonraki hayatında da özellikle Haçlılar ile savaşlar ile geçmiştir.
    III. Haçlı Seferinde , İngiliz Kralı Richard ( Aslan Yürekli Richard ) ile mücadelesi uzun ve  iki tarafı da tüketen bir savaşlar silsilesi oldu. Bu iki hükümdarın savaşı Avrupa’da en çok  anlatılan halk hikayeleri arasında gösterilmiştir. Yaşamının son yıllarında Selahaddin, Şam’a çekildi. 1193 yılında burada vefat etti Türbesi bu şehirdedir. Öldükten sonra  oğulları toprakları aralarında paylaştı ve bu büyük hükümdarın mirasını kısa zamanda yok etmeyi başardı.
    Ordusunda Türklerin hayli fazla olması, Annesi’nin  Türk olması ve  erkek kardeşinin adının Türk ismi olan Tuğtekin olması  bazı  Türk tarihçilerini Selahaddin’in hemen Türk olduğuna  dair ucuz bir kanaate itmesi bilimsel açıdan kolaya kaçmaktan öte değildir. Nitekim  o mantalite ile gidersek 36 Osmanlı Padişah’ından kaç tanesinin isminin Türkçe  ve annesinin Türk olduğu sorusunu sormak da fayda vardır.
     

    Salih ÇAKIR
  • Yıldırım Bayezid Han'ın Macar seferinde bulunduğu günlerdeydi.Kızı Hundi Sultan bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz'i gördü.Resul-i Ekrem ona: " Oğlum Muhammed Buhari ile evlen, sakın beni kırma sözümü dinle" buyurdu. Temiz ruhlu, edep ve haya sahibi Hundi Sultan rüyasını kimseye açıkalmadı.Zira onun Süleyman Paşa ile evleneceği söylenmekteydi.Hundi Sultan şaşkınlık ve kararsızlık içerisinde iken,ertesi gece Peygamberimizi tekrar gördü.Server-i âlem ona: "Eğer ahirette benden şefaat etmemi istiyorsan Muhammed Buhari ile evlen" buyurdu. Hundi Sultan'ın artık endişesi kalmamıştı...Durum Emir Sultan'a bildirilince, o "Bizimde malumumuzdur.Nikâhımız, Allahu Teâlâ tarafından kıyıldı.Dinimiz üzere buradada kıyılması gerekir. Durumu Hundi Sultan'a iletin" dedi.Sonunda Molla Fenari'nin kıydığı nikâhla iki genç evlendiler.
    O sırada Rumeli taraflarında seferde bulunduğu için muvafakatı alınamayan Yıldırım Beyazıt nikâh haberini alınca müthiş bir öfkeye kapıldı.Hiç düşünmeden kararını verdi.Emir Sultan ve Hundi Hatun şiddetle cezalandırılacaktı.Emir Sultan'ın evine kırk silahlı süvari gönderildi...Ancak bu onların son teşebbüsü oldu.Emir Sultan'ın Yasin Suresi'nden 29.ayeti okumasıyla kırkıda kadid kesilip son nefeslerini verdiler.Molla Fenari Yıldırım Beyazıd'e derhal şu mektubu yazdı: "...Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emir Sultan, Resûl-i Ekrem'in neslinden hürmete değer bir insandır..." Mektubun ulaştığı günlerde Yıldırım Bayezid Macarlarla savaşıyordu...Bu esnada bir genç, yaralıların yaralarını sarıyor,bazen de ellerini açıp dua ediyordu.O gence karşı kalbinde bir yakınlık hissi oldu.Yanına giderek "Benim de kolumda yara var,yaramı sar!" dedi.Sabah olunca sarılan bütün yaraların iyi olduğu, askerlerin ayağa kalktığı Han'a haber edildi...Akşam yaraları saran askerin, yanına getirilmesini emretti.Fakat o kimseyi bulamadılar.Aradan günler geçtikten sonra Bursa'ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultanı karşılayanlar arasında Emir Sultan da vardı.Yıldırım Beyazıd, onunla selamlaşınca, harp meydanında askerlerle kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı...