İstanbul'un kalbinde geçiyor bu hikâye. Dışarıda nehir gibi akıp giden koca bir deniz... Üzerinden geçiyor onlarca araç, vapur, gemi dolusu binlerce insan... Herkese bir başka sergiliyor güzelliğini. Sonra akıp gidiyor zamanın durgunluğuna doğru. Bir yana kıvrılıp Haliç oluyor... Övgülerden, ilgilerden ve beklentilerden uzaklaşıp bir köşede bekliyor sükûnetle... Dingin bir denizden ayrılıp bir göl oluyor; akıntısız, dümdüz, sütliman ve güneşin saçaklarında çivit mavisine dönüyor suyunun rengi...
Etrafında camiler ve kiliseler... Derin bir sessizlik bu... Kâh trafiğin azlığından kâh insanların sakinliğinden... Başını öne eğiyor, sevgi dolu çocukluğumun güler yüzlü insanlarının beldesi...
Hem de anımsıyorum, gururum tehlikenin üzerine gitmeye zorluyordu beni. Belki de insan ruhu bunca duyguyu tattıktan sonra, doymuyor, iyice coşup, bitkin düşene dek daha güçlü, daha yoğun duygu istiyor.
“Belki öyle çok acı duyuyorum ki, duyduğumun farkına varamıyorum. Ama öyle olduğu kanısında değilim. Eğer yükü benim hatırım için taşımak istiyorsan, benim taşıdığımdan fazlasını taşıma. Ben acıları tümüyle duyamam. İçimde bir noktaya kadar iner, sonra orada durur. Dokunulmamış bir nokta var olduğu sürece, hiçbir şey gerçek anlamda acı sayılamaz. Bu hale gelmene gerek yok.”
"Onu babam yıkmıştı. Onun yıkıldığı yerden de ben tepetaklak olmuştum. Birisi sizi yıkardı ve süreç böylece başlardı. Sonra siz de yıkıldığınız yerden bir başkasına dert olurdunuz."