Benim altını çizdiğinmyerler aslında sadece bir “terk edilme hikâyesi” değil…
Sen Gittin Gideli boyunca Elena Ferrante bir kadının aşkı kaybetmesini değil, “kendini kaybetme korkusunu” anlatıyor.
Ve bence kitabın en sert tarafı tam burada başlıyor:
Olga’nın yaşadığı şey yalnızca bir adamın gitmesi değil.
Kendi hayatını yıllarca bir “biz” duygusunun içine koymuş bir kadının, bir sabah ansızın tek başına bırakılması.
Bu yüzden kitapta sürekli şu duygu dolaşıyor:
“Ben gerçekten sevildim mi, yoksa sadece bir süreliğine mi seçildim?”
Altını çizdiğim cümlelerin çoğu da aynı yere çıkıyor aslında:
“Bir adamı kendine bağlamasını bilmezsen her şeyi kaybedersin.”
Bu cümle çok yaralı bir cümle.
Çünkü burada aşk, iki insanın ortaklığı olmaktan çıkıyor; kadının omzuna yüklenmiş bir “tutma görevi”ne dönüşüyor.
Ferrante tam da bunu eleştiriyor bence.
Kadınların yıllarca;
güzel kalmaları, anlayışlı olmaları, sabretmeleri, susmaları, toparlamaları gerektiğine inandırıldığı bir düzeni…
Ve sonra bir gün bir adam kalkıp gittiğinde, kadının kendisini “yetersiz” sanmasını…
Oysa kitabın en güçlü cümlelerinden biri bence şu:
“Gittiğinde beraberinde koca bir dünyayı değil, sadece kendini götürdü.”
Çünkü terk eden insanlar çoğu zaman sandıkları kadar büyük bir şey götürmezler.
Ama geride kalan kişi, kendi değerini de onların bavuluna koyduğu için yıkılır.
Ferrante’nin kadınları çok gerçek.
Çünkü güçlü görünürken bile içlerinde parçalanırlar.
Kıskanırlar.
Öfkelenirler.
Aşağılanırlar.
Takıntılı hale gelirler.
Ama yine de yaşamaya devam ederler.
Ve bence kitabın özü şu cümlede saklı:
“Bir ilişki her ne kadar çözülse de ve sonra tamamen bitse de, gizli yollar boyunca yaşamaya devam eder.”
İnsan bazen birini hayatından çıkarır…