Öldükten sonra insanların bir yerde buluştuklarını söyleyenlere inanmak isterdim. Yaşarken, ne sıkıcı ve soluk insanlarla birlikte geçiriyoruz ömrümüzü. Hiç olmazsa öldükten sonra, aralarında bulunmaktan zevk alacağımız insanlarla yaşasaydık.
İnsan akıllı bir görünüşle, en saçma sözleri bırakabilir çevresindeki insanların yarattığı boşluğa. Çok fazla da üzülmüyordu. Duyuların zayıflıyor mu oğlum Turgut? İçindeki o tarifsiz, kuvvetli duygu, başka duyguları körleştiriyor mu? İnsanlar! Neden kaybolup gitmeme seyirci kalıyorsunuz? Benden ne kötülük gördünüz? İnsanlar, duygusuz bir telaşla kaçışıyordu.
Çok zayıfladım insanlar! Belki de kaçmak istediğim bir işe farkına varmadan sürüklüyorsunuz beni. Oysa, ne kadar korkuyordum beni tutmanızdan. Ne kadar tutucu görünüyordunuz. Ne hileleriniz vardı. Ne kadar zayıf bağlarla bir arada tutuyormuşsunuz toplumu. Benim ayrılmama seyirci kalmanız ne kadar dehşet verici. Sonra, durum artık saklanamayacak bir şiddet kazanınca, şaşırmış görüneceksiniz.
Sahte bir şaşkınlık göstereceksiniz. Sizi hesaba katıp yola çıkanları büyük hayal kırıklığına uğratıyorsunuz. Ne diyeyim? Siz beni tanımıyorsanız, ben de sizi hiç bilmiyorum.
Buna da üzülmüyorsunuz. Daha beter olun!
Dasein’in özsel varlık konstitüsyonuna ait olan ve onun açımlanmışlığını birlikte oluşturan söz, lakırtıya dönüşme imkanına sahiptir.
Lakırtı olarak söz, dünya-içinde-varolmayı eklemlenmiş bir anlayış
içinde açık tutmayarak onu kapatır ve dünya-içindeki varolanların üzerini örter. Bunun olabilmesi için bir aldatma kastını taşıyor olmak gerekmez. Zira lakırtının varlık minvalinde, bir şeyi bilinçli olarak
başka bir şeymiş gibi göstermek yoktur. Zeminsiz dayanaksız söz söyleme ve bunu başkalarına nakletme zaten yeter de artar, açımlanmanın kapanmaya dönüşmesi için. Çünkü söylenen söz, öncelikle hep “söyleyici”, yani keşfedici olarak anlaşılmaktadır. Dolayısıyla lakırtı, tabiatı icabı (hakkında konuşulanın zeminine inmeyi ihmal ettiği için) bir örtmedir.
Hakkında konuşulanın sözde anlayışına vardıran lakırtı, bu sözdelik yüzünden her türlü yeni soru ve hesaplaşmayı engellediği, kendine has biçimde bastırdığı ve geride bıraktığı için durum daha da vahim bir hale gelir.
Anlamak bizatihi Dasein’in zati varlık imkanının eksistensiyal varlığıdır. Söz konusu varlık, kendi varlığının var oluşunun ne olduğunu kendinde açımlamaktadır. Dasein kendi kendine anlayış içinde şöyle seslenebilir: “Ne isen o ol!”
Anlama, Dasein’in dünya-içinde-varolma olarak
açımlanmışlığının tamamını ilgilendirdiğinden, anlamanın kendini adayışı, bir bütün olarak tasarlamanın eksistensiyal bir modifikasyonu olmaktadır.
Nereden ve nereye sorusu bakımından gizlenmiş, ama kendi bakımından alabildiğince açık biçimde açımlanmış olan Dasein’in söz konusu varlık karakterine, yani “öylelik” haline, Dasein’in kendi şuradalığına fırlatılmışlığı diyoruz. Böylece Dasein, dünya-içinde-varolma olarak şurada var olmaktadır. Fırlatılmışlık ifadesi, tevdi olunmuşluğun faktisitesine işaret etmektedir. Dasein’in bulunuşu içinde açımlanan bahse konu “öylelik ve olmaklık”, mevcut-oluşa ait olan olgusallığı ontolojik-kategoriyal biçimde ifade eden bir “öyle” demek değildir. Zira o, sadece bakışı yöneltici bir tespit etmeyle erişilebilir olmaktadır. Oysa bulunuş içinde açımlanan öylelik, dünya-içinde-varolmak suretiyle var olan tam da bu varolanın eksistensiyal belirlenimi olarak kavranılmalıdır.
Faktisite bir mevcut-olanın factum brutum olgusallığı demek olmayıp, Dasein’in varoluşunda bulunduğu halde öncelikle kenara itilen bir varlık karakteridir. Faktisitedeki öylelik asla seyretmek suretiyle önümüzde mevcut bulunabilecek bir şey değildir.
Dasein karakterindeki bir varolan, kendini (ister belirtik biçimde ister değil) kendi fırlatılmışlığı içinde bulmakla kendi şuradalığını var etmektedir. Bulunuş içindeyken Dasein, zaten hep kendi kendisiyle karşı karşıya gelmiş olmakta, kendisini zaten hep peşinen bulmuş olmaktadır ama algısal kendi-önünde-mevcut-olma olarak değil ve fakat haletiruhiyeye sahip bir kendini bulma olarak. Dasein kendi varlığına tevdi edilmiş bir varolan olarak kendini zaten hep bulduklarına da tevdi edilmiş bulmaktadır, bu öyle bir bulmadır ki, öyle doğrudan aramaktan değil, daha ziyade bir kaçıştan neşet etmektedir. Haletiruhiye, fırlatılmışlığı ona bakış yöneltmek suretiyle değil, ona yüzünü dönmek veya ondan
yüzünü çevirmek suretiyle açımlar. Ve çoğunlukla Dasein, bizzat