7/10
·512 syf.··
2025 10. kitabı
·
40 günde okudu
·
Okunma: 14 Mart 2025 23:36
‎Edebiyat bazen bize ayna tutar, bazen ise karanlık bir dehlize hapseder. Lionel Shriver’ın Kevin Hakkında Konuşmalıyız eseri, ikinci tanıma tam uyuyor. Roman, sadece bir "suç" hikâyesi değil; anneliğin kutsal kabul edilen o steril imgesinin ardındaki çatlaklardan sızan, oldukça rahatsız edici bir hakikat arayışı. ‎​Eva, oğlu Kevin’ın işlediği o dehşet verici okul saldırısından sonra, aslında kendi içindeki suçluluk duygusunu ve "anormal" gördüğü anne olma halini bir mektup dizisiyle dışa vuruyor. Shriver, okuru bir mahkeme salonuna oturtuyor; ancak yargılanan sadece Kevin değil, Eva’nın kendi varoluşu, eşiyle olan iletişimsizliği ve modern toplumun ebeveynlik üzerindeki baskısıdır. ‎ ‎​Kitapta en çok altını çizdiğim cümlelerden biri olan "Son zamanlarda politika da benim için küçük, kişisel hikâyelerden oluşan bir yığına dönüştü. Artık hiçbir şeye inanmıyorum. Yalnızca insanlar ve başlarına gelenler var," itirafı, Eva’nın dünyasının nasıl paramparça olduğunu en iyi anlatan satırlardan. O, dünyayı değil, kendi küçük ve trajik evrenini çözmeye çalışıyor. ​Kitap boyunca sorduğumuz o yakıcı soru şu: Bir çocuk doğuştan mı "kötü"dür, yoksa biz mi ona o kötülüğü gıdasıyla, sevgisizliğiyle ya da fazla sevgisiyle aşılarız? Eva’nın o soğuk, mesafeli ama bir o kadar da içten dökülüşleri, okuru kendi vicdanıyla baş başa bırakıyor. "Yalnızca vicdanı olan bir insana acı çektirebilirsiniz. Yalnızca boşa çıkacak umutları ya da sevdiği insanlardan uzağa düşmekten endişelenenler cezalandırılabilir," satırları, sanırım bu kitabın tüm o karanlık atmosferini tek bir noktada özetliyor. ‎ ​Bazen bir ebeveynin en büyük itirafı da şu oluyor: "Bugünlerde benim için anlaşılmak, sevilmekten çok daha önemli." İşte Eva, bu anlaşılma arzusuyla bizleri o dehlize çekiyor. ‎ ‎​Kitabın 2011 yapımı,
Edebiyat
Kevin Hakkında KonuşmalıyızLionel Shriver · Koridor Yayıncılık · 2025238 okunma
10/10
·284 syf.··
Beğendi
·
2026 55. kitabı
Merhaba kitap sever dostlarım bomba gibi bir kitapla karşınızdayım. Bu serinin ilk kitabını çok sevmiştim ama itiraf etmeliyim ki Beş Duyunun Kasabı beni çok daha sert çarptı. Benim için şimdiden 2026'nın en gerilim dolu kitaplarından biri oldu. Daha ilk sayfalardan itibaren üzerime çöken o karanlık atmosfer, kitabın sonuna kadar peşimi bırakmadı. Hatta bazı bölümlerde öyle gerildim ki kitabı okurken parmaklarımın uyuştuğunu, tüm vücuduma ağrılar girdiğini hissettim. Hikâye, adli tıp uzmanı Soner'in Kara Dere Köyü'ndeki korkunç bir cinayet vakasına gitmesiyle başlıyor. Karşılaştığı manzara ise sıradan bir cinayetin çok ötesinde. Kurban ölmeden önce akıl almaz işkenceler görmüş, beş duyusu sistematik şekilde yok edilmiş ve göğsüne spiral şeklinde yara işlenmiş. Üstelik olay yerindeki gizemli semboller olayın sadece bir cinayet olmadığını hissettiriyor. İlk başta bir intikam hikâyesi gibi görünen olaylar ilerledikçe çok daha karmaşık ve rahatsız edici bir hâl alıyor. Acaba ilk kitaptaki Kırmızı Ritüel ile bağlantısı var mı sorularını getiriyor akla. Kitabı okurken en çok düşündüğüm şey ise bazı mesleklerin insan ruhuna yüklediği ağırlık oldu. Soner ve savcı Volkan'ın hayatları normal olmaktan çok uzak. Sürekli ölümle, vahşetle ve insanın en karanlık yönleriyle yüzleşmek zorundalar. Özellikle Soner'in her gece aynı saatte kabuslarla uyanması, yaşadığı psikolojik yıpranmayı çok güçlü şekilde hissettirdi. İlk kitaptan hatırladığımız bu durumun hâlâ devam etmesi karaktere ayrı bir gerçeklik katmış. Yazar temposunu bir an bile düşürmüyor. Sürekli bir zamanla yarış hissi var ve her yeni ipucu sizi daha da büyük bir bilinmezin içine çekiyor. Ancak hassas okuyucular için küçük bir uyarı yapmak isterim; kitapta otopsi sahneleri, işkence detayları ve oldukça rahatsız edici suç
Beş Duyunun KasabıCihangir Işık · Theseus Yayınevi · 202615 okunma
Reklam
Puan vermedi·432 syf.··
2018 111. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 28 Kasım 2018 00:00
"Kendimizi bağışlayabildiğimiz oranda başkalarının bağışlayıcılığını kabullenebiliriz..." "Geçmiş ondan kaçsak bile bu günümüzü yakalamanın bir yolunu mutlaka bulur..." Her ay okuyor ve bir sonraki ay şaşırtıcı bir şekilde kitabı elime alır almaz özlediğimi fark ediyorum... "Ciddi tartışmalar çay gerektirirdi. Nedense demli bir çay eşliğinde her şey daha fazla anlam kazanır." Böyle düşündüğü için de ekstra seviyor olabilirim. Bu ay da sürprizler, hüzünler, mutluluklar, kayıplar, itiraflar birbiri ardına geldi. Beni özellikle şaşırtan bir cinayet itirafı oldu ki çok detaylı planlanmıştı. Debbie kitaplarında alışık olmadığım bir durumdu. Bir de bu kitaptan ah bi karşıma çıksa dediğim karakterim Will oldu, nasıl sevdim nasıl :) Şimdi iki soru sormak istiyorum. İlk sorum özellikle anne babalara... Çocuklarınız arasında, birinin hayatını daha üstün görüp ayrım yapabilir misiniz? Keyifli okumalarınız daim olsun...
Kızılcık BurnuDebbie Macomber · Novella Yayınları · 2015563 okunma
Şeytan Değil, Korkaklık
6/10
·520 syf.··
2026 9. kitabı
Usta ve Margarita'yı bitirdiğimde aklımda şeytan kalmadı. Bu biraz garip gelebilir. Sonuçta romanın en unutulmaz karakterlerinden biri Woland. Yıllardır hakkında yazılan incelemelerin büyük kısmı da onun etrafında dönüyor. Şeytan Moskova'ya gelir, ortalık karışır, insanlar maskelerini düşürür, sistem alaya alınır... Ama kitabı kapattığımda zihnimde kalan kişi Woland değil, Pontius Pilatus oldu. Çünkü Bulgakov'un asıl meselesinin kötülük değil, korkaklık olduğunu düşünmeye başladım. Pilatus gerçeği görüyor. Yeshua'nın suçlu olmadığını biliyor. Onunla konuşurken karşısındaki insanın tehlikeli değil, hatta son derece masum biri olduğunu anlıyor. Ama doğruyu görmek başka, onun yanında durmak başka. Pilatus'un trajedisi de burada başlıyor. Bu yüzden romanı okurken aklıma sık sık şu düşünce geldi: Hayatı çoğu zaman kötü insanlar değil, korkak insanlar şekillendiriyor. Ve Bulgakov bunu yazdığı dönemi düşündüğümüzde daha da anlamlı hale geliyor. Romanın Stalin döneminin gölgesinde yazıldığını bilmek önemli. Ancak Usta ve Margarita'nın gücü doğrudan Stalin'i anlatmasından gelmiyor. Tam tersine, onu hiç anlatmamasından geliyor. Bulgakov bir diktatörü değil, diktatörlüklerin yaşayabilmesini sağlayan insan zaaflarını anlatıyor. * Korku. * Konfor. * Sessizlik. * Bedel ödemek istememek. Bunlar yalnızca Sovyetler Birliği'ne ait meseleler değil. Bu yüzden roman bugün hâlâ canlı. Çünkü insan değişen rejimlerden daha yavaş değişiyor. Romanın fantastik tarafı da burada işlev kazanıyor. Woland ve ekibi Moskova'ya geldiğinde insanları bozmazlar. Zaten bozulmuş olanı görünür kılarlar. * Açgözlüler daha açgözlü olur. * Kibirliler daha kibirli. * Sahtekârlar daha sahtekâr. Bu yüzden romanın ironik tarafı şudur: Şeytanın dolaştığı bir şehirde en rahatsız edici varlık şeytan
Edebiyat
Usta ve MargaritaMihail Bulgakov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202510,1bin okunma
10/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2026 40. kitabı
Tozlu Raflardan Çıkan İmkansız Bir Aşk Hikayesi Bugün sizlerle çağdaş edebiyatımızın güçlü kalemi Murat Uyurkulak’ın son romanı “Dipte” hakkında konuşmak istiyorum. Kitap bittiğinden beri aklımda tek bir soru var: Geçmişin gölgesinde kalan yarım kalmış aşklar, yıllar sonra bir kutunun içinden çıkarsa ne olur? Kitap, bir masanın etrafında toplanıp geçmişten gelen eski bir günlüğü film senaryosuna dönüştürmeye çalışan bir ekibi anlatıyor. İşte tam bu noktada, o günlüğün sayfalarında saklı kalan, insanı kalbinden vuran bir dönem hikayesi aralanıyor: Ahmet Tahsin ve Fehime’nin hikayesi... En yakın arkadaşın eşine duyulan, yaşanması imkansız, üzeri örtülmüş ama asla sönmemiş bir aşk. Bir yanda evlilikler, biten hayatlar, diğer yanda ise yıllar geçse de o ilk günkü gibi taze kalan hüzünlü bir kavuşamama öyküsü... Romandaki sinemacılar bu trajik hikayeyi beyaz perdeye aktarmaya çalışırken, biz okurlar da insan ruhunun o en derin, en “dipteki” karmaşık duygularına şahit oluyoruz. Yazarın dili o kadar dengeli ki; yer yer karakterlerin diyaloglarındaki kara mizaha ve trajikomik durumlara gülüyor, yer yer de o kavuşamayan aşıkların buruk hikayesinde hüzünleniyorsunuz. İnsanın içini sızlatan çok güçlü bir kitap olmuş. Siz bir kitabın içinde geçen “geçmiş zaman aşklarını” okumayı sever misiniz? Yarım kalan hikayeler mi sizi daha çok etkiler, yoksa mutlu sonlar mı? Yorumlarda buluşalım! #dipte
DipteMurat Uyurkulak · İnkılâp Kitabevi · 202633 okunma
Dünyayı Kuran Beyin
9/10
·351 syf.··
Beğendi
·
2026 76. kitabı
·
28 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 08:30
“Dünyanın yapılandırılması ve kurulması muazzam bir iştir, bunu her gün binlerce kez bilinçdışında yaptığımız için ne yaptığımızın farkında bile olmayız.” (s. 155) Oliver Sacks kitaplarının beni en çok etkileyen yanı, nörolojik vakaları anlatırken aslında insanın dünyayı nasıl kurduğunu sorgulaması oluyor. Bu kitapta renkleri kaybeden bir ressamın, hafızası zamanın bir noktasında donup kalan bir adamın, sonradan görmeyi öğrenmek zorunda kalan Virgil’in, Tourette sendromlu bir cerrahın ve otistik savantların hikâyeleri yer alıyor. İlk bakışta birbirinden çok farklı görünen bu vakalar, sonunda aynı noktada birleşiyor. Beyin dünyayı algılarken belirli ölçüde onu yeniden kurar. Bu fikir özellikle Jonathan I. vakasında belirginleşiyor. Renkleri kaybeden ressamın hikâyesinde Sacks, algının ne olduğu sorusunu da düşündürüyor. Bu bölümleri okurken sık sık Steven Pinker çağrışımları uyandı. Pinker dilin ve zihnin dünyayı doğrudan almadığını, onu kategoriler aracılığıyla işlediğini söyler. Johann Wolfgang Von Goethe ise renklerin yalnızca fiziksel bir olgu olmayıp deneyimin ürünü olduğunu düşünür. Sacks ise küçük bir beyin hasarının bütün gerçeklik deneyimini değiştirebildiğini gösterir. Üçü de farklı yerlerden aynı soruyu soruyor aslında: Gerçeklik nerede kurulur? “Rengi yapan şey, bizzat beyindi.” (s. 45) Bu cümle kitabın felsefi merkezlerinden biridir. Jonathan I. başlangıçta renkleri hatırlayabiliyor, onlar hakkında konuşabiliyordu fakat zamanla yalnızca renk görme yetisini değil renklerle ilgili zihinsel dünyasını da kaybetti. Renk, duyusal bir eksiklik olmaktan çıkıp hafızadan silinen bir deneyime dönüştü. Bu fikir beni özellikle etkiledi. Çünkü burada kaybolan şey bir duyudan ziyade o duyunun etrafında kurulmuş anlam dünyası gibi görünüyor. Hatta gördüğü renk gri bile değildir, kullandığımız
Mars'ta Bir AntropologOliver Sacks · İletişim Yayınları · 1997247 okunma
Reklam
Reklam