• Umutları harman edipte renkli kalemlerle yazılacak bir dip not bile kalmadı heybemde.Karanlığa esir etmişken yarınları önümde prangalanmış bir geleceğin hezimetindeyim..Eftal bir duygu arıyorum tüm kaybettiğim sevinçlerimin yerini alacak.Artık samimi olsun diyorum ayda bir gamzelerim de beliren tebessüm.Görünmez gözyaşları akarken dolan yüreğimi boşaltacağım bir kaç sayfadan başka “” bir sen tümcesi”” kalsın yürek meclisimde.
    Oysa söyleyemediğim ne çok sözüm var.Oysa her gülüşümün altında kaç bin gözyaşı sıralarını bekliyor bir vefalı omuz bulunca dökülmek için. Suçsuzluğumu değil pişmanlığımı anlatmak için bile bir kimse bırakmadım ben, beni bilen…
    Bir sen sen kal diye…
    Küçücük yüreğimde kocaman yer bırakmışım sana..Çiğ tanesi düşmüş buğulanmış gözlerime.Bir seni görüyor..Sonra bilirsin dünya kendince dönüp, sisler içinde ; hep alaca karanlığı yaşıyor kendi çapında.Dünyanın çapı da senin bıraktığın yürek kadar büyümüyor biliyor musun..!!!!!!!!!!
    Temelli gidişlerin, meltemli yasını tutar oldum..Hicranlı akşamların kanar yanlarına rağmen….Yalnızlığım, deliler gibi beni ararken her sabah…Yokluk beni sarmaladı..Anne kucağında uyur gibi..Bir senin ellerin yoktu saçlarımda..
    Yalnızdım…İçimin üşüdüğü kadar…Kalbimin yorulduğu kadar..Yokluğun kadar..
    Artık harman edecek ne umudum….Yüzümde gamze olacak ne bir tebessümüm..Nede her defasında arkasına sığındığım….Akan gözyaşlarım..Sensiz söz yaşlarım var...
    SÖZ YAŞLARIM-
    serpilce
  • Umutları harman edipte renkli kalemlerle yazılacak bir dip not bile kalmadı heybemde.Karanlığa esir etmişken yarınları önümde prangalanmış bir geleceğin hezimetindeyim..Eftal bir duygu arıyorum tüm kaybettiğim sevinçlerimin yerini alacak.Artık samimi olsun diyorum ayda bir gamzelerim de beliren tebessüm.Görünmez gözyaşları akarken dolan yüreğimi boşaltacağım bir kaç sayfadan başka “” bir sen tümcesi”” kalsın yürek meclisimde.
    Oysa söyleyemediğim ne çok sözüm var.Oysa her gülüşümün altında kaç bin gözyaşı sıralarını bekliyor bir vefalı omuz bulunca dökülmek için. Suçsuzluğumu değil pişmanlığımı anlatmak için bile bir kimse bırakmadım ben, beni bilen…
    Bir sen sen kal diye…
    Küçücük yüreğimde kocaman yer bırakmışım sana..Çiğ tanesi düşmüş buğulanmış gözlerime.Bir seni görüyor..Sonra bilirsin dünya kendince dönüp, sisler içinde ; hep alaca karanlığı yaşıyor kendi çapında.Dünyanın çapı da senin bıraktığın yürek kadar büyümüyor biliyor musun..!!!!!!!!!!
    Temelli gidişlerin, meltemli yasını tutar oldum..Hicranlı akşamların kanar yanlarına rağmen….Yalnızlığım, deliler gibi beni ararken her sabah…Yokluk beni sarmaladı..Anne kucağında uyur gibi..Bir senin ellerin yoktu saçlarımda..
    Yalnızdım…İçimin üşüdüğü kadar…Kalbimin yorulduğu kadar..Yokluğun kadar..
    Artık harman edecek ne umudum….Yüzümde gamze olacak ne bir tebessümüm..Nede her defasında arkasına sığındığım….Akan gözyaşlarım..Sensiz söz yaşlarım var...
    SÖZ YAŞLARIM
    serpilce
  • “ Kadınların dört yaşı olurmuş. Birincisi; kimliğindeki yaş, ikincisi ;hissettiği yaş, üçüncüsü ; gösterdiği yaş ve dördüncüsü ise; söylediği yaş! “
  • Didem Madak
    "Bir gün internette bir edebiyat sitesindeki sohbette, aynı zamanda avukat olan genç bir şairle tanıştı. Edebiyattan ve özellikle şiirden söz ettikleri uzun yazışmaların sonunda buluşmaya karar verdiler. Bir kafede gerçekleşti ilk görüşme ve keyifli bir sohbet geçti aralarında. Ayrılmadan önce bir öneride bulundu genç adam: "İkimizde bugünü anlatan bir şiir yazalım" dedi. Didem kabul etti bu öneriyi. O buluşmalarında birbirlerine bu şiirleri okuyacaklardı. Ve sözleştikleri gün buluşma yerine ikisi de şiirleriyle birlikte geldi. "Önce sen oku" dedi Didem. Genç adam okudu şiirini: O günü anlatmıştı nesnel bir biçimde buluştukları kafeden havadan meraklı garsonlardan bahsediyordu şiirinde. Sıra Didem'e geldiğinde kareli metod defterini açtı ve kurşun kalemle yazdığı şiirin başlığını karşısındaki adamın gözlerine bakarak okudu:
    Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım?

    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Alt katında uyumayı bir ranzanın
    Üst katında çocukluğum...
    Kağıttan gemiler yaptım kalbimden
    Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
    Aşk diyorsunuz, 
    limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

    Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
    Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
    Büyük bir aşk yamadım
    Hayır 
    Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
    Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
    Tesbih tanelerim bitse göz yaşlarım...
    Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
    Aşk diyorsunuz ya
    Ben istemenin allahını bilirim bayım

    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
    Ki uçlarından çile damlardı.
    Güneşte nane kurutmayı
    Ben acılarımın başını
    evcimen telaşlarla okşadım bayım.
    Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
    İnsan kaybolmayı ister mi? 
    Ben işte istedim bayım.
    Uzaklara gittim
    Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin 
    Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım

    Süt içtim acım hafiflesin diye
    Çikolata yedim bir köşeye çekilip
    Zehrimi alsın diye
    Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
    İlahiler öğrendim.
    Siz zehir nedir bilmezsiniz 
    Zehir aşkı bilir oysa bayım!

    Ben işte miraç gecelerinde 
    Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım, 
    Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım, 
    Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
    Bir şiir aradım.
    Geçen üç yıl boyunca
    Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
    Ülkem olmayan ülkemi
    Kayboluşumu aradım.
    Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
    Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
    Haroşa bir hayat bırakmak için.
    Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

    Kimi gün öylesine yalnızdım
    Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
    Annem 
    Ki beyaz bir kadındır
    Ölüsünü şiirle yıkadım.
    Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
    Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Acının ortasında acısız olmayı, 
    Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
    Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
    Aşk diyorsunuz ya, 
    İşte orda durun bayım
    Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
    Kendimin ucunda
    Öyle ıslak, 
    Öyle kötü kokan, 
    Yırtık ve perişan.

    Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
    Aşkı aşk bilir yalnız!"
  • SESSİZLİK

    Uzun ve zorlu bir yolculuktan dönüyorduk. Güneş, tam tepemizde bizi yakıcı ışınlarıyla döverken annem arkasını dönmüş, bizi, evlatlarını kontrol ediyordu. Uzun süren bir pancar işinden sonra ben ve kardeşim kendimizi traktörümüzün arkasına atar, satılmış olan samanlardan arta kalanların üzerine yatar, havayı izlerdik.
    Bugün Güneş, Dünya`ya kızmıştı sanki. Çok ama çok kızmış olacaktı ki Dünya`nın hatasını insanlardan çıkarıyordu. Başımdaki şapkayı çıkararak yüzüme örtsem de bu fayda sağlamıyordu. Aksine, şapkanın içerisinde kalan nemli hava beni iki kat terletiyor, daraltıyordu. Bunun böyle olmayacağını anladıktan sonra ayağa kalkarak giden traktörün kasasının sonundan başına, annemlerin olduğu yere kadar savrula savrula yürüdüm.
    Annem, beni görür görmez bu uzun yolculuktan sıkıldığımı anlamıştı. Biraz kilolu, yılların verdiği iş zorluluğuyla kırışıkları bol, saçları kınalı, elleri nasırlıydı benim annemin. Gençken çok güzelmiş, babam arada sırada bizlere takılırken onun güzelliğinden bahsederdi. Annemi fazla şımartmadan, dokundurucu sözler söyler, uzatmaz kendini çekerdi.
    Arada sırada yaşanan anlaşmazlıklar, kavgalar yaşasalar da ben inanıyordum. Birbirlerini seviyorlardı, ilk günkü gibi olmasa da içlerinde hâlâ birbirlerine karşı kalmış olan bir sevgi tomurcuğu vardı. Ellerini saçlarıma uzatarak bir süre okşadı, yanağımdan bir ısırık aldıktan sonra yorgun sesiyle;
    ‘’Az kaldı! Neredeyse geldik. Yemekte çok güzel şeyler yaptım. Biraz daha sabır Mehmet`im.’’ dedi ve önüne bakmaya devam etti. O an anlamıştım, içime bir mutluluk doldu ki sormayın. Belliydi, annem benim en sevdiğim yemeği yapmıştı; Köfte, patates!
    Moralimi biraz depoladıktan sonra kardeşimin uyuduğunu gördüm. Samanlara uzanmış, şapkasını yüzüne indirmiş, güneşten yanmış olan ellerini başının altına almış, Güneş`in yakıcı ışınlarına karşı savaş açmıştı. Nedendir bilinmez gülümsedim. Hayalimde bizim küçük Ahmet`in bir an için atın üstünde, miğferini takmış, elindeki büyük bir kılıçla Güneş`in askerleri ışınlarla savaştığı geldi. Nede güzel görünüyordu kerata!
    Seslenmedim, etrafa bakındım. İnsanlar, tarlalarına girmiş karınca misali çalışıyorlardı. Büyük topluluklar, küçük aileler, gölgelik alana pusmuş, domates ve soğan yiyenler. Kavurucu sıcağın altında, iş bitiminde alacakları üç kuruş parayla kışın rahat etmeyi, açıkta kalmamayı düşlüyorlardı.
    Bense dağlara, yanından geçtiğimiz ırmağın durgun akan sularına bakıp, yolun bitmesini beklerken traktör birden duruverdi.
    Babamın sesini duydum, sert bir dille;
    ‘’Mehmet! Şu çeşmenin suyu çok tatlı olur. Git de şu şişeyi doldur da getiriver. Susadık!’’
    Babamın kara ellerinden şişeyi kaptığım gibi traktörün kasasından atlayışım bir oldu. Koşar adımlarla çeşmeye gidiyor, içimden biraz olsun rüzgar esmesi için dua ediyordum. Çeşmenin başına geldiğimde kafamı direk buz gibi dağın derinliklerinden gelen suya soktum. Annem bunu görmüş olmalı ki;
    ‘’Mehmet! Yapma hasta olucan len!’’ diye bağırıyordu. Takan kim! O ferahlık, o buz etkisi beni mest etmişti bir kere. Geri dönüşü yoktu. Yeterince serinledikten sonra şişeyi doldurdum. Çeşmeyi yaptırana da bir Allah Razı Olsun! demeyi çok görmedim tabii…
    Şişeyi anneme uzatırken, annem kızgın bakışlarla beni baştan aşağı süzmeye devam ediyordu. Ellerimi iki yana açarak;
    Ne yapabilirim? demeye getirdim. Koşarak traktörün kasasına atladım, yola devam ettik. Sonunda bitmişti, bu azap, bu işkence bitmişti.
    Evimize gelmiştik, Evim evim canım evim! derler ya o lafın çok doğru bir laf olduğunu şimdi anlamıştım.
    Annem ve Babam, traktörü evin avlusuna çekerken, ben Ahmet`i çoktan kucağıma almış yatağına yatırmıştım. Küçük yaşına rağmen çok çalışkan, disiplinli bir çocuktu Ahmet. Benim gibi işten kaytarmaz, eline aldığı bir işi de bitirmeden bırakmaz! Babam sürekli onunla övünür, onunla beni kıyaslayarak şahsımı düzeltmeye çalışırdı ama nafile.
    En sonunda da düzelmeyeceğimi anlamış olacak ki konuşmayı kesmiş, gidişatına bırakmıştı. Son birkaç gündür çok sessizdi bizim peder. Anlam veremediğim bir sessizlik…
    Normal zamanlarda kızgın dahi olsa yine ufak tefek şakalar yapar, evdeki negatif enerjiyi yakalar onu hapseder, pozitif enerjiyi salardı. Bu sefer çok farklıydı, hiç konuşmuyor, yemeğini yiyor ardından direk yatmaya gidiyordu. Bir gün durumun sebebini öğrenmek için ona yaklaşıp sormuştum.
    ‘’Yok bir şey! Hadi işine bak sen!’’ diyerek konuyu direk kapamıştı. O günden sonrada bir daha sormaya cesaret edemedim. Tam tahmin ettiğim gibi annem köfte ve patates ile sofraya geldi.
    Bir güzel yedik, içtik. Karnımız tamamen doyunca anneme teşekkür ettik, sofradan kalktık. Babam her zamanki sessizliğini koruyarak bir müddet bizimle oturup, televizyon seyretti. Sessiz sedasız ayaklanarak yatak odasına doğru yol aldı. Anneme babamın bir sıkıntısının olup olmadığını sorduğumda;
    ‘’Yoruluyor bu sıralar Mehmet`im. Sizle alakası yok. Merak etmeyin!’’ diyerek beni geçiştirdi mi, doğruları mı söyledi bilemedim. Ses etmedim, kardeşim ile yatmak üzere hareketlendik…

    Ahmet ile odalarımız birdi. Şimdiki yeni moda gibi ayrı ayrı değildi. Ranzalarımız karşılıklıydı. Çoğu gece uyuyamaz, birbirimizle sohbet eder, dertlerimizi anlatırdık. Şimdi ki kardeşler birbirleriyle bırak konuşmayı, telefonlarından başını kaldırıp birbirlerini gördükleri mi var! Bir soru sorarsın, cevap alamazsın. Neden böyle yaptıklarını sorgular, üstlerine biraz gidince;
    ‘’Üstüme çok geliyorsunuz ya! Beni rahat bırakın biraz.’’ deyip suçu size yükler, telefonuyla bütünleşerek kendi odalarına çekilirler. Yaklaşık bir saatlik bir dertleşmeden, sohbetten sonra ikimizde uyuyakalmışız. Bir anda yataktan sıçramama sebep olan şey kapının kırılırcasına çalınışı oldu. Yarı uykulu vaziyette kapıya doğru yöneldim. Kapıyı açtığımda Remzi Amca soluk soluğa kalmış, gözlerimin içine şaşkınlıkla bakıyordu. Biraz nefes alıp verdikten, nabzını normale yaklaştırdıktan sonra;
    ‘’Mehmet hemen gelmen lazım!’’ dedi.
    ‘’Hayırdır, Remzi Amca bu ne acele. Ne oldu böyle?’’
    ‘’Burada olmaz, bizim evde konuşuruz. Hemen gidelim hadi.’’ diyerek arkasını dönüp koşar adımlarla uzaklaşmaya başladı. Olayın heyecanıyla üstüme bir şey almadan, sadece ayaklarıma bir terlik geçirerek onu takip ettim. Yol boyunca hiç konuşmadık, sadece nefes nefese yürüyordu.
    Kasabanın ıssız sokakları ve çarpık kaldırımlarında yaklaşık on dakikalık bir maratondan sonra eve varmıştık. Havva ana geldiğimizi önceden sezmiş olacak ki kapıyı açtı, bizi içeri aldı. Havva anaya baktığımda gözlerinin ağlamaktan çökmüş, gözyaşlarının hâlâ gözlerinde durduğunu gördüm. Hiçbir şey anlamıyordum, neler oluyordu böyle! Havva ana elinde tuttuğu mektubu bana doğru fırlattı!
    ‘’Al bak! Oku! Senin ibne babanın yaptıklarını oku! Hay başımıza bunlarda mı gelecekti Allah`ım! Sen yüce yaradan! Yardım et bize ne olur!’’ diyerek feryat ediyor, ağlamaya kaldığı yerden devam ediyordu.
    Mektubu direk açtım, artık daha fazla dayanamayacaktım. Okumaya başladım;
    Sevgili ana ve babacığım,
    Biliyorum bana çok kızacaksınız. Bu kararı günlerce düşündüm, günlerce beynimi kurcalayan ve artık delip geçecek diye korktuğum bu havadisi sizlerle paylaşıyorum. Ben aşık oldum ana! Ben aşık oldum baba! Benden yaşça büyük birine, evli barklı birine aşık oldum. Uzun boyuna, kömür gibi gözlerine aşık oldum. Hatice ablanın kocasına, Mahmut Abiye aşık oldum. Bunu Hatice ablaya nasıl yaptım! Bunu çocuklarına nasıl yaptım! Beni ablası olarak gören, bir dediğimi iki yapmayan Mehmet`e bunu nasıl yaptım. Ah kalbim, söz geçiremiyorum artık. Mahmut`a iki gün önce konuyu açtım. Şaşırdı, çok düşündü ama o da bana karşı boş değilmiş. Her şeyi göze aldık, çok günah aldık biliyorum. Allah affetsin!
    Biz gidiyoruz ana ben size hakkımı helal ediyorum, sizde edin ne olur. Çok özür dilerim daha fazla yazamayacağım, göz yaşlarım kağıdı daha fazla yıpratmasın.
    Kızınız Elvan…

    Mert Ekim
  • Üsüyorum. Göz yaslarım buz tutmuş haritalar gibi. Umutlarım tükenmiş sevdalar gibi bom boş. Ask dedilen lanet. Beni benden aldı.sevmek istedim unutuldum. Unutmak istedim sevildim. Bir türlü orta yolu bulamadım. Severken unutuldum. Untuturken sevildim sadece
    Söz a.selam macit
  • Ev Sahibesi, Dostoyevski'nin dört öyküsünden oluşan bir eser. Tabiki ben Türkiye İş Bankası Yayınları'ndan okudum. Diğerlerinde belki değişiklik gösterebilir.

    Şüphesiz ki Dostoyevski = Hayat...
    Bu bağlantı nereden geldi diyenler için: Belirsizlik... Kocaman soru işaretleri, boşluklar... Hayat da belirsiz değil midir? Hepimiz sonunu bilmeden yaşamıyor muyuz bu hayatı? Dostoyevski de sonu belirsiz eserlerin ustası.
    Kitaptaki en kafa karıştırıcı hikaye de, eserin ismini aldığı hikaye. Aşk hikayesi gibi gözükse de, altında din ile ilgili, psikoloji ile ilgili anlamlar yatmakta. Ana konu aşk tabiki ve bu betimlemeler ile donatılmış. Bu aşkla ilgili güzel betimlemeler için bu hikayeyi okumalısınız. Benim Dostoyevski ile karışık aşk anlatımım nasıl olurdu? :
    " Onunla karşılaştığım günden beri, gözümü her kapatışımda yüzünü görüyorum. O tatlı ancak köşeye sıkıştırıcı his, aklımdan çıkmayışı ile daha da sık tekrarlanıyor. Düşündüğümde beynimden tüm vücuduma yayılan sıcaklanma ve karıncalanma ile birlikte sanki baygınlık geçirmişçesine, kendimden geçerek hayallere dalıyorum. Ufacık gülümsemesi bile kalbimin havaya uçması için yeterli oluyor. İstemsizce gözlerimden kocaman yaşlar dökülüyor bazen. Düşündükçe delirdiğimi hissediyorum. Biliyorum ki yakınımda olsa bile dokunamayacağım, uzağımda olsa yaklaşmak istedikçe uzağa gidecek. Elimi uzattıkça itecek... Yangın yeri de olsa içim, her tarafımdan alevler saçılsa da bu duygunun son bulmasını istemiyorum, istemeyeceğim. Acılar katlanılmaz olsa bile ondan vazgeçmeyeceğim."

    Aşık olsam fena olmazmış aslında. Belki olmuştum, belki oldum, belki de olacağım. Kim bilir?
    Belki şu an göz yaşlarım şelale olmuştur. Ya da hepsi bir oyun. Hayat gibi... Daha fazla söz yok, yazacağım yok acıdan başka...
    https://youtu.be/Fr_-xItKlWI