Türkiye İmparatorluğu’nun Orta Çağ’daki refahı ancak Pax-Romana döneminin zenginliğiyle mukayese edilir. Bir ölçüde de 2. Cihan Harbi’nden sonraki zenginleşmesiyle, Anadolu’nun yeni refahıyla oldu. Söz konusu topraklarda en büyük problemimiz sağlık örgütlenmesi ve eğitimdi; bu meseleyi yine Atatürk anlamıştı ve konuya kendisi kadar kafa yoran başka bir devlet adamı olduğunu sanmıyorum.
İslam toplumu, "ümmet" ve "ailesel alan" olarak ikiye ayrılmış durumdadır. Ümmet, kamusal güç ve iktidarın varolduğu erkek alanıdır, aile ise, kadının ve cinselliğin alanı. Burada kamusal iktidar söz konusu olmamakla birlikte, cinsiyete dayalı katı bir ayırım ve hiyerarşi vardır. İslam toplumu, iki cins ve iki alan arasında iletişimi ve etkileşimi mümkün olduğunca engelleyecek kurumlar İçinde yapılandırılmıştır. Etkileşimin zorunlu olduğu üreme gibi bir alanda ise, gene iki cins arasında yakınlığı önlemeye yönelik bir dizi mekanizma (örneğin erkeğin çokeşliliği ve karısını boşama kolaylığı) getirilmiştir. Ayrıca cinselliğin ve aileye ilişkin düzenlemelerin Kuran'da yer almasının, İslam ailesinin hukuksal ve ideolojik tarihini ve cinsler arası ilişkileri belirlemiş ve onlara belli bir değişmezlik kazandırmış olması, gene İslamiyet'e özgü niteliklerden biridir.
Bu aile yapısının hüküm sürdüğü toplumda, katı bir onur/namus kavramı vardır, bireysel onur (ki bu esas olarak erkeğin onurudur, çünkü ümmetin korunmasından ve sürdürülmesinden, iktidarla ilişkisi dolayısıyla, esas olarak o sorumludur) ile topluluğun onurunun ve normlarının korunması sıkı sıkıya birbirine bağlıdır. Müslüman erkek, İslami cemaatin düzenini ve ahlakını korumakla görevli bir bekçi konumundadır ve o da hudutları ve eşikleri korumakla görevlidir. Ahlak ise, bütün ataerkil toplumlarda gördüğümüz gibi, kadının ve onun bedeninin denetlenmesiyle korunur.
Ölümün yazıda söz konusu edilmesiyle ilgili tarihsel bilgiler çoktur: bir tanesini anabiliriz, Maurice Blanchot'yu. Düşüncesinin odağı hep bu olmuştur, ömrü ve yazısı tükenene kadar. Ölüm bir konudan önce bir odak, bir takıntı, bir uyarı - yazıda "koşan", ya da yazıda "sürünen" için kendiliğinden işaret etmektedir.
Bir kimsenin yazgısında zihninin izini tüm insan suyuna bırakmak varsa, o zaman onun için yalnızca tek bir mutluluk ya da mutsuzluk, yani yeteneklerini eksiksiz bir biçimde eğitebilmek ve yapıtlarını tamamlayabilmek ya da bunları yapmaktan alıkoymak söz konusudur.
Sayfa 35 - Türkiye İş Bankası Kültür yayınları·Kitabı okuyor