Spoiler içerir.!!!
Kitap esas olarak Türkan’ın, eşi Orhan’ın ölümünden sonra evliliğine farklı bir gözle bakmasını anlatıyor. Orhan’ın aslında hâlâ eski eşini sevdiğini, kendisiyle ise daha çok mantık ve düzen üzerine kurulu bir evlilik yaptığını fark ediyor. Bundan sonrası ise benim için oldukça klişe ilerledi. Türkan, adeta bir Yeşilçam filmi sahnesini andıran nostaljik bir karavan yolculuğuna çıkıyor, kendisinden genç bir adam olan Ulaş’la tanışıyor. Yetmezmiş gibi hikâyenin ortasında bir mektup bulunuyor ve olaylar bu mektupla yön değiştiriyor. Daha sonra da yolda tanıştığı kişi sayesinde başka bir şehre taşınması ve bunu tek başına gerçekleştirmesi gibi gelişmeler ekleniyor.
Tüm bu olay örgüsü bana fazlasıyla romantize edilmiş ve oldukça vasat bir hikâye gibi geldi. Karakterlerin kararları ve yaşanan gelişmeler yeterince inandırıcı değildi. Benim açımdan kitabın tebrik edilmesi gereken tek yanı, yazardan çok kitabın tanıtımını başarıyla yapan PR ekibi oldu.
SPOILER ALERT
Orr olsaydım ne yapardım, Haber olsaydım ne yapardım diye düşünüp kendi kendime tartıştığım bir kitap oldu.
İlk başta Orr'a hak veriyordum, çünkü özgürlüğüme el konulmuş ve benden yararlanılıyor gibi aşırı gerildim. Sonra Haber'e hak vermeye başladım. Çünkü böyle bir şey neden kullanılmasın? Neden yok edilsin? Neden kötü sandığımız şeyleri kabullenip sahiplenmeyelim? Al sahiplenmedi, sonra gördüler ebelerini.
Neyse, sonra ikisine de hak verdim. Sonra ikisinden de şüphe ettim. En sevdiğim şey de buydu zaten; kitap bana ne düşüneceğimi söylemedi.
Bir yanda dünyayı daha iyi bir yer yapmak isteyen Haber var. Açlığı, savaşı, hastalıkları bitirmek istiyor. Kulağa harika geliyor. Ama her müdahale başka bir soruna dönüşüyor. Çünkü artık içindeki ego Leviathan'a dönüşüyor.
Diğer yanda Orr var. O da gücünün farkında ama dünyayla oynamaktan korkuyor. Çünkü iyi niyetin her zaman iyi sonuç vermediğini biliyor. Ama bana biraz da ötlek geliyor. Ben herhalde daha cesur olurdum. Kendim yönetmeyi öğrenirdim. Kurtulunamıyorsa yok olana kadar devam.
Bir de Uzaylılar var. Kitap boyunca en çok onları merak ettim. Sanki herkes bir şeyleri değiştirmeye çalışırken onlar yalnızca anlamaya çalışıyordu. Ama kitap sonunda onların geldiği konum beni çok rahatsız etti. Neyse, biz insanoğluna müstahak.
Kitabı bitirdim ama aklım hâlâ içinde kaldı. Haber mi haklıydı, Orr mu haklıydı, hâlâ emin değilim. Belki de Le Guin'in anlatmak istediği şey tam olarak buydu. Sonuç olarak olay üzerinden değil, fikir üzerinden okuduğum bir kitap oldu. İyiydi iyi!
Rüyanın Öte YakasıUrsula K. Le Guin · Metis Yayıncılık · 20201,479 okunma
Birinci kitabımızda; sıradan bir hayat süren İngiliz Arthur Dent, bir gün evinin yıkılacağını öğrenir. Aynı gün Dünya da galaktik bir otoyol inşaatı için yok edilir :D
Arthur son anda yakın arkadaşı Ford tarafından kurtarılır. Ford aslında uzaylıdır ve galaksiyi gezen bir gezgindir.
İkili uzay gemilerine otostop çekerek galakside yolculuğa çıkar.
Derin Düşünce bilgisayarı, (spoiler alert) Dünya'nın aslında dev bir biyolojik bilgisayar olduğu gerçeği gibi absürt şeylerle karşılaşırlar.
Bürokrasi, insanın anlam arayışı ve evrenin büyüklüğü yanında insanın acizliği gibi konularla dalga geçer. Bence serinin okuması en zevkli kitaplarından biriydi. Hayatınızda hiç bilimkurgu-komedi okumadıysanız girmeniz zor çıkmanız daha zor olacak muhtemelen bir iştahla ikinci kitaba başlayacaksınız.
İkinci kitabımızda ise maceralar devam eder. Zamanda yolculuk teması işlenir. Bence zamanda yolculuk temasını en absürt, en eğlenceli ve en okunaklı işleyen kitaplardan birisi.
Burada da kitabımız zaman yolculuğundan yola çıkarak zamanın anlamsızlığıyla, özgür iradeyle ve kaderle dalga geçer. Bu kitabı da bir iştahla bitirebileceğinizi düşünüyorum.
Üçüncü kitap.. Maalesef serinin karanlıklaşmaya başladığı kitap. Douglas Adams'ın bu kitapla birlikte depresyona girip seriyi 180 derece döndürdüğü söylenir. Yine mizah ağırlıklıdır ama daha alaycı ve karamsar temalar girmeye başlıyor. Kitabın içeriğinden pek bahsedemeyeceğim fazla spoiler olur fakat savaş teması üzerinden ilerleniyor.
Bu kitap, savaşın anlamsızlığı ve yabancı düşmanlığı gibi konuları ele alıyor.
Dördüncü kitabımız bence serinin çok daha sakin, melankolik ve en kişisel kitabı. Karakterimiz bir şekilde yok olmuş Dünya'ya geri döner ve gezegenin yeniden var olduğunu keşfeder. Birkaç gizemli olay araştırılır.
Okuduğum ilk Ermeni yazar ve ilk Ermeni kitap ve ben ilk incelememi bu kitap üzerinde yapmak istedim. Çünkü kendi kökenimden birini tercih etmek benim için daha iyi olur.
Kitabı elime alıp arka kapağını okurken bir cümlede "Bitlis" adını gördüm. İlk başta şaşırmıştım; yabancı bir yazar neden Türkiye'deki bir şehirden bahsediyordu? Sonra yazarın soyadına tekrar baktım: -Sorayan- O anda bunun bir Ermeni yazar olabileceğini düşündüm; çünkü Ermeni soyadlarında genellikle"-yan" eki bulunur.
Kitap, yurtlarından koparılmak zorunda kalan insanların hikâyelerini anlatıyor. Doğdukları, büyüdükleri ve anılar biriktirdikleri topraklardan ayrılıp hiç bilmedikleri yerlere gitmek zorunda kalan mülteci ailelerin yaşadıkları acılar kısa öyküler aracılığıyla aktarıyor.
-----spoiler içerir-----
Beni en çok etkileyen öykülerden biri, çocukken ailesiyle birlikte Türkiye'den ayrılıp Amerika'ya yerleşen bir Ermeni profesörün hikâyesiydi. Yıllar sonra evlenip çocuk sahibi olan bu adam bir kaza geçiriyor ve hafızasını kaybediyor. Ancak hafızasından geriye kalan tek şey çocukluğunun dili olan Ermenice oluyor. Eşi ve çocukları onunla iletişim kuramaz hâle geliyor. Ve hayattının geri kalanında onlar ile hiç bir şekilde konuşamıyor...
Kitapta aklımdan çıkmayan bir cümle vardı:
"Geri dönmesinler diye mezarlar bile tahrip edildi."
Yalnızca mezarları değil, evlerini ,kiliselerini yaktılar bir halkın geçmişini, hatıralarını ve izlerini yok ettiler . Yazar, geride bırakılan evlerin, kiliselerin ve anıların yok edilmesini büyük bir hüzünle belirtiyor...
İyi niyetle yapılan her şey, iyi netice mi verir? İyi niyetin ölçüsü nedir? Toplumsal fayda için ilkelerden taviz verilmeli midir? Pek çok soruyla bitirdim kitabı. Kısaca bir kasabanın ve o kasabada büyümüş bir genç öğretmenin hayat hikâyesi diyebiliriz. Kitabın başlarında herkes çok iyi, her şey çok yolunda. Ama sonra işler çığrından çıkıyor. Hem de nasıl... Sonu çok anlamlıydı. Yazarın bunca tuğyanı bir araya toplaması boşuna değilmiş... Bana biraz Başkanın Adamları'nı hatırlattı ama onda böyle bir mesaj vermemişti sanki. Alkolik bir babanın kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmış kızının öyküsü diyebiliriz, Nezaket'in öyküsüne. Azim ve başarı öyküsü de diyebilir miyiz? İlkelerden taviz verilmese diyebilirdik. Ancak Nezaket için koca bir hayal kırıklığı sadece. Bir de Yavuz meselesi var ki... Neyse kitabın sonunda Nezaket hakikate yöneldi, diye sevinelim. Gerisi kalsın öylece. Bu arada herkes kendi yöresine aitt geleneksel sanatlara da ürünlere de sahip çıksa... güzel olurdu. Ama ahşap çürür, pamuk eskir. Bunlar da insana ölümü hatırlatıyor galiba, kendi ölümlülüğünü... O yüzden mi her yer bu denli "naylon"laştı, betonlaştı? Üzerine düşünmeli...
Kitabın en can alıcı özelliği kötülüğün kaynağına dair rahatlatıcı hiçbir açıklama sunmaması. Okuru teselli etmek yerine onu insan doğasının en huzursuz edici ihtimallerinden biriyle baş başa bırakıyor.
SPOILER ALERT
İnsan doğası, annelik, kalıtım ve ahlak üzerine karanlık bir düşünce deneyi diyebiliriz. "katil kim?" hikâyesi gibi başlasa da olaylar çok daha farklı bir form kazanıyor ve "sevgi koşulsuz mudur, yoksa ahlaki gerçeklik karşısında bir noktada yetersiz mi kalır?" sorusuna dönüşüyor. March, kötülüğün biyolojik olarak aktarılabileceği ihtimalini gündeme getiriyor.
Canavarın yüzünü tanımak kolaydır; zor olan, onun son derece sevimli bir çocuğun yüzünü taşıyabileceğini kabul etmektir.
Christine (anne) kabul edecek mi?
banliyö yaşamının sıradanlığı içinde ilerleyen 216 sayfa.
Kötü TohumWilliam March · Tersine Kitap · 2026113 okunma