Çalıştığım kampta bile, öteki garsonlar da benim gibi on altı-on yedi yaşlarında lise öğrencileriyken, mutfaktaki yamakların hepsi tamamen farklı bir dünyanın insanlarıydı. Kimi yaşamda hep yenik düşmüş, kimi aşağı mahalle serserisi, kimi geçmişi karanlık olan bu adamları, kampın sahibi New York sokaklarından toplamış ve iki ay boyunca alacakları temiz hava, bedava yatak, karın tokluğu da cabası olmak üzere düşük ücretle çalışmaya razı etmişti. Çoğu, kampta uzun süre kalmıyordu. Günün birinde veda etmek zahmetine bile katlanmadan ortadan kaybolup kente dönüyorlardı. Bir-iki gün sonra gidenin yerine onun kadar yoldan çıkmış bir yenisi geliyor, o da fazla uzun ömürlü olmuyordu. Hiç unutmam, Frank diye asık suratlı, ters, ayyaş bir bulaşıkçı vardı. Eğrisi doğrusuna geldi, arkadaş olduk. Akşamlan iş bittikten sonra, mutfağın arkasındaki merdivenlere oturur konuşurduk. Frank kafası çalışan, okumuş biri çıktı. Springfield, Massachusettes’te bir sigorta şirketinde çalışmış; içkiye iyice tutsak oluncaya kadar üretken, vergisini ödeyen bir yurttaş olarak yaşamıştı. Başına neler geldiğini sormaya cesaret edemediğimi anımsıyorum; ama bir akşam o kendiliğinden açıldı ve başına gelenlerin herhalde epey uzun ve karmaşık olan öyküsünü ayrıntılara girmeden kısaca anlattı. On altı aylık bir süre içinde, yaşamında önem ve değer verdiği kim varsa hepsinin öldüğü söyledi. Bunu filozofça bir tavırla, sanki başka birinden söz edermişçesine anlattı, yine de sesinde belli belirsiz bir acı vardı. Önce annesi babası ölmüş, ardından karısı, sonra da iki çocuğu. Hastalıklar, kazalar, cenaze törenleri derken hepsi peş peşe gidivermiş ve Frank’in yüreği paramparça, darmadağın oluvermiş. “Kendimi koyverdim,” dediydi; “başıma gelenlere artık aldırmıyordum, sonunda serseri olup çıktım.”