Annem, harf devriminden sonra doğmuş bir kuşağın çocuğuydu. Çocukluğunda gaz lambası ışığında ders çalışmış, yıllar sonra kendi ışığını etrafa saçmıştı. Öğretmen olamamış ama düşüncelerini her zaman açık ve net ifade eder, bilgeliği, görgüsü ve sezgisiyle birçok kişiye yol gösterirdi.
Onun gözlerinde Atatürk’ün hatırasına duyduğu derin bir bağlılık, duruşunda Cumhuriyet kadınının asaleti vardı. Biz kızları, onun dizinin dibinde oturup gözlerine bakarken yalnızca annemizle değil, bir dönemin değerleriyle de büyüdüğümüzü hissederdik.
İlk hareketim, boğucu bir nefretle her şeyi önümden itmek ve fırlayıp gitmek arzusuyla yapılmış bir hareketti. Yazık ki benim yaratılışımda olanlar ilk hareketlerini hiçbir zaman tamamlayamazlar, bu sefer de öyle oldu.
Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu, ben o geceye kadar anlayamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal
ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki herhangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim,
konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, bir gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en
nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret
olduğunu hiç düşündünüz mü?