Mehmet Y.

Mehmet Y.
Ben, Mehmet Yılmaz (Samsunlu) Okuduklarımı duvarımda, yazdıklarımı yazar profilimde görebilirsiniz.
Köstebek
Orta Asya'dan Anadolu'ya bizimle birlikte gelen köstebek kelimesi eski Türkçede "közsiz temek" şeklinde söylenirken, dilde yuvarlana yuvarlana kısalmış. Bakın "közsiz temek"i hızlı hızlı tekrar edin, göreceksiniz. Köstebek göremeyecek ama... Zira "gözsüz fare" anlamına geliyor közsiz temek. Atalarımız topraktan çıkan ufacık gözlü, hatta gözsüz gibi duran bu tuhaf hayvan fareye benzetip adına "gözsüz fare" demişler. Çocuksu ama gayet yerinde bir adlandırma, değil mi? Sonraları doğadan uzaklaştığımız gibi ondan da nasıl uzaklaşmışsak, köstebek kelimesi kökenine dair hiçbir şey ifade etmez olmuş kulaklarımıza. Kim bilir böyle daha ne çok kelime var etrafımızda da, bakıp bakıp görmüyoruz. Köstebek gibi kazmaya devam!
Kronik Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kolay
Kolay kelimesine "kolay” deyip geçmek, işin kolayına kaçmak olur. Zira tıpkı sonra ve şöyle kelimelerinde olduğu gibi ilk bakışta tek parçalık bir bütün olarak algıladığımız bu güzide Türkçe kelimemiz, iki parçadan oluşuyor: İlk parça kol, bildiğiniz gibi omuzdan başlayıp elimizin parmak uçlarına kadar uzanan uzvumuz. Eski zamanlarda “el” anlamında da kullanılmış. İkinci parça ise eklendiği şeyin “etrafı, yakını”nı anlatan -ay eki. Yani bizim kolay, temelde “kolun yakını, zahmetsizce erişilebilecek bir yer" demek. Yanımızda olan, zahmetsizce erişilebilir şeyler için "kolayda" dememiz bundanmış meğer.
Sayfa 63 - Kronik Kitap
Şöyle
Öyle ya da böyle, şöyle'nin nereden geldiği açıklanacak elbet. Şöyle ki, şöyle ilk kez Anadolu Türkçesinde ortaya çıkmış bir kelime. Pardon, iki kelime: “Şu ile”. Evet doğru bildiniz! Bu durumda böyle kelimesi “bu ile”nin, öyle kelimesi de "o ile”nin kalıplaşmış hali oluyor. Dilimizde bu kelimesi yakınımızdaki şeyleri, o kelimesi ise uzağımızdaki şeyleri göstermeye yarıyor. Peki ya şu ne şu? O da aslında iki kelime: Eski Türkçede “işte” anlamına gelen uş ve “O” anlamındaki ol kelimesinin birleşimi. Uş ol kalıbı önce birleşerek sol, sonra da kısalarak bugünkü şu haline gelmiş. Açıklamayı nasıl buldunuz? Şöyle böyle mi? O zaman formülleştirelim: Şöyle (işte + o) + ile = şu + ile işte + (o + ile) = işte öyle! Oldu mu böyle? Şöyle aslında üç kelime!
Sayfa 63 - Kronik Kitap
KALIPLAŞARAK SAKLANMIŞ EKLER
“Uca doğru” ücra, “sona doğru” sonra, “dışa doğru” taşra kelimelerinin sonunda hep aynı “-ra” eki var. Peki biz bu Türkçe kökenli kelimeleri neden “göz-lük-çü”de olduğu gibi içgüdüsel olarak eklerine ayıramıyoruz? Ücra'daki "uç”, taşra'daki “dış” tanınmayacak hale gelmiş desek, ya sonra ne olacak? Hatta ora, bura, şura, içre, üzere? -ra eki Eski ve Orta Türkçe döneminde kullanılmış, yön bildiren bir ek. Fakat günümüz Türkçesinde eklendiği kelimelerle tek vücut olup kalıplaşmış. Aslen "dışa doğru” anlamındaki taşra kelimesi de isme dönüşmüş.
Sayfa 62 - Kronik Kitap
Taşra
Günümüzde Moğolistan’da bulunan Orhun Vadisi'ne, bundan 13 asır önce dikilen Göktürk Yazıtları’ndan birinin önündeyiz. "İçre aşsız taşra tonsuz yabız yablak bodunta üze oturtum." Yani, "İçte aşsız, dışta donsuz, zavallı zayıf halkın üstüne oturdum." 732'de Kül Tigin şerefine dikilen yazıtta geçen bu sözler, ağabeyi Bilge Kağan’a ait. Çin boyunduruğundan silkinen Türklerin tarihine, kültürüne Işık tutan bu dev taşlar, aynı zamanda dilimizin en eski yazılı dönemi sayılan Eski Türkçe döneminin başlangıç noktası. Cümledeki taşra kelimesi dikkatinizi çekti mi? Gördüğünüz gibi 13 asırdır hiç değişmemiş! Sadece anlamı daralmış ve Türkiye Türkçesine alışmış kulaklarımız için tanınmaz hale gelmiş. Taşra nereden geliyor diye tahmin yürütsek, belki “dağ taş”tan, şehirden uzak, doğal kalmış bir yerlerden diyebilirdik... Fakat taşra'daki "taş”, ummadık taş: Eski dilde dış kelimesinin ta kendisi! Taşımak dışarı çıkarmak (“dış”-ı-mak) ve taşra da aslında “dış-ra” yani “merkezin, şehrin dışında”, “dışa doğru.”
Sayfa 62 - Kronik Kitap