Ölüm kararı verilene kadar, soluk aldığımı, hareket ettiğimi, diğer insanlarla aynı ortamda yaşadığımı hissetmiştim; şimdi dünyayla benim aramda bir sınır olduğunu kesin bir şekilde kavrıyordum. Hiçbir şey bana önceki gibi görünmüyordu. Bu ışıklı geniş pencereler, bu güzel güneş, bu mavi gökyüzü, bu güzel çiçek artık bir kefenin rengi gibi beyaz ve solgundu. Yüzümü görebilmek için itişip kakışan bu adamlar, bu kadınlar, bu çocuklar artık hayaletlere benziyorlardı.
Ona, hiçbir şey vâdetmemiş, hiçbir ümit vermemişti. Fakat, bundan daha büyük bir şey yapmış, onun ıstırabını anlamış; endişelerini paylaşmış, ona her felâketten daha müthiş olan yalnızlığını unutturmuştu.
Zanneder misiniz ki, ben sizi başka biriyle karıştırayım? Karanlıkta olsun, aydınlıkta olsun; uzaktan ve yakından; yalnız, yahut da binlerce kişilik bir kalabalık içinde sizi derhal tanırım.