Saramago kendine has tarzıyla yine mesajını vermeyi başarmış. Kitaplarında yoğun bir anlatımla istediği duyguyu çok iyi yansıtan yazar, bu seferde insanın kendini arayışını ele alıyor. Kendinden çıkıp kendine bakmadıkça kendini bulamazsın. Yüzyıllardır aranan bu felsefi soruyu çok iyi somutlaştırmış. Aynı zamanda tasavvufta kamil insan olabilmeyi de anlatmayı başarmış. Gerçi amacı kamil insanı mı yoksa kendini gerçekleştiren insanı mı bulmak bu tartışılır. Hepimiz bir bilinmeyen adayız. Kendinizi bulmanız umuduyla.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ve, bitti...
Bu kadar kısa zaman diliminde içinden çıkamam sanıyordum ama uzun süre içimden çıkmayacak bir eser oldu İki Şehrin Hikayesi...
Bir arkadaşın tavsiye ve hediyesi üzerine başlamıştım esere. İtiraf etmek gerekirse ilk iki yüz sayfada esere girmekte oldukça zorlandım. Ama sayfalar ilerledikçe kitap beni kendisine çekti ve son üç yüz sayfayı 24 saat içinde bitirdim diyebilirim.
Neler yok ki eserde?
İsminden başlamak gerekirse, iki şehir: Paris ve Londra. Fransız Devrimi yılları... Hatta yılları deyip geçiştirmek olmaz, bildiğiniz devrim zemini üzerine yazılmış bir eser. O dönemin olayları, devrimin gerekçeleri, halkın ve yönetenlerin yaşayış biçimleri, çimen yemek durumunda kalan ve hiçe sayılan hayatlar, tüm bu olumsuzluklar üzerine yeşeren aşklar...
Eserin başlangıcı dahi bize birçok şeyi veriyor aslında:
"Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu..." (s. 3)
Gerçek hayatın üzerine yazılmış bir eser. Adaletin olmadığı yerde hiçbir şeyin olamayacağının edebi bir göstergesi. Birkaç dakikada yargılanıp suçlu bulunan ve giyotine mahkum edilen insanlar... O kadar tanıdık geldi ki... Stalin döneminde 15 dakikada yargılanan ve ölüme mahkum edilen hatta öldürülecekleri kurşunun parasının ailelerinden alındığı insanlar geldi aklıma... Çoğu neden öldürüldüğünün farkında dahi değil.
Giyotinle yapılan ölümler ve buna alkış tutan insanlar... Dönemin ne denli zor bir dönem olduğunun, nefret ve intikamın ne düzeye geldiğinin göstergesi kavramlar: milli tıraş. Kadınların ve çocukların da aynı şekilde ölümünün normal karşılanması... Spoiler olacak, bundan
"Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak
Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak
Unuttunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu;
Toprağı rüzgârı denizi göğü
O her zaman bir insanla anlamlı
Tükenmez bir hazine gibi kendini sunan doğayı
Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların
Ve ucuz korkuların kör kuyularına
Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz.."
Şükrü Erbaş
Gelecek ya şimdiye benzeyecekti ve ona zaten kulak vermeyecekti; ya da farklı olacaktı ve o zaman da kendisinin içinde bulunduğu çıkmazın anlamı kalmayacaktı.
Her ülke edebiyatında bir büyük yazar vardır ki, o ülkenin kültürünü, dağını taşını, başıboş gezinen hayvanını, sömürülüp duran işçisini, köylüsünü hakkıyla anlatır. Yazdığı eserler bir zaman sonra ülkesiyle bir olur çıkar Kendi zamanını aşar, ölümsüzleşir Bu, onlarca ödülden daha büyük bir payedir.