Nursel Hanım'ın ede ede "çevresine karşı bir ilgisizlik" teşhis ettiği ben, hayatta en çok biriyle buluşabilmeyi, böyle şehrin en işlek caddesinde etrafa aldırmadan, gözlerim sadece çıkıp gelecek birinin yoluna çevrilmiş beklemeyi istiyordum, tıpkı o yaz sabahlarında incecik ayaklarına geçirdiği tokyoları, cepli basma elbiseleri ve bütün kalbiyle gelen Suna'yı beklediğim gibi, beklediğimiz gibi.
Beş on yıl önce inşaatta çalışan amelelere üzülüp su taşıyan "merhametli yavrularının", şimdi bu merhametlerini tüm dünya proletaryasını kurtarmak isteyecek kadar ileri götürmelerini affedemiyorlar, "esrara alışsa bundan daha iyiydi, hiç olmazsa tedavi ettirirdik" diyerek karabasanlı uykulara dalıyorlardı. Çocuklar ise sanki güç bir integral çözermişçesine soğuk bir edayla dünya devriminden bahsederlerken, yüreklerinin derinliklerinde bir yerde neden artık hep kalpsiz ve çalışkan çocukların makbul olduklarını sorup, tekrar tekrar kırılıyorlardı.
Emel "benim annem kendini idam etmiş" derken, ikimizin de kulaklarında Ömer Dayım'ın sokaktan gelen ve giderek bizden uzaklaşan sesi yankılanıyordu:
"Uyanın Gülay kendini astı, Gülay kendini astı, Gülay kendini astı, uyanıııın"