Merhaba Sevgili Mehmed Uzun ,
Bugün yaşasaydın, üzerine kelimeler yığacağın ne çok satır birikmişti... Ben ise senin kitaplarının her satırını ezberlemiş, bir okurun olarak; bugün senin adına, senin sesinle birkaç cümle bırakmak istiyorum. Çocukluğunun geçtiği sokaklardan kendi objektifime yansıyan kareleri yanına iliştirirken, o sokakların çok değiştiğini bilmeni isterim. Yazmanın, okumanın ve kendini yetiştirmenin verdiği o sarsılmaz gücü; bilginin karşısında eğilmeden, kalemini bir hakikat meşalesi gibi tutmanın ne demek olduğunu senin satırlarından öğrendim. Bizlere bıraktığın kitaplar için teşekkür ederim.
Nar Çiçekleri Nar Çiçekleri’nde yazdığın o unutulmaz cümleyle başlamak istiyorum: "Sürekli bir geçmişi yaşamak ve geçmişi yeniden yaratmak aynı şey değildir. Köreltici bir nostalji ve yaratıcı bir hayaller alemi arasında büyük bir fark vardır." Sen bu cümlelerle 20. yüzyıla damganı vururken, aslında sürgün edildiğin o uzak diyarlardan ruhumuzun haritasını çıkarıyordun.
Sürgünü bir "insanlık trajedisi" olarak tanımlamış ve eklemiştin: "Zamanla mekanın tümden unutulduğu renkli bir insanlık geçididir." Gerçekten de hepimizin başından geçen o insani deney gibi; bir dönemi, bir insanı ya da bir güzelliği ölçüsüzce hisseder, yaşarız. Ancak zamanla, kontrol edemediğimiz nedenlerle o doyasıya yaşadıklarımızdan uzaklaşır ve onları yitiririz. Bugün, her şey henüz "varken" yazmak istedim; çünkü biz, geçmiş ve gelecek arasındaki o ince çizgide, üzerimize dikilen dar kavramları reddederek kendimizi yeniden tanımladık.
Senin de gördüğün o yalın gerçeğe ben de vardım: Her şey insana, insani yaşama ve değerlere dairdir. Kimselerin anlamadığı, yaralarına merhem süremediği ama ruhundaki acıyı dindirmek için kendi içine ağlayan o çaresiz insan, aslında hepimizin ortak hikayesidir. Sen
Sık sık hayıflanmalarına ve kendilerini kendi seçimlerinin ürünü olmayan koşullarda bulmalarına rağmen, insanlar oldukça uzun zamandır kendi tarihlerini yazmaktadır. Ve tarihler toplu olarak yazılır... Şu anda midemizi topluca alışverişle ve dizilerle dolduruyoruz. İnsanlarımız izleme işini televizyon seyrederek ve internette gezinerek yaptığından, statü paranoyası güçleniyor. Reklamlar daha fazlasını istememiz için yem olarak kullanılıyor; açgözlülük hepimize altın tepside sunuluyor.