Nar ÇiçekleriMehmed Uzun

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.561
Gösterim
Adı:
Nar Çiçekleri
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
167
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752732339
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
"Nar Çiçekleri", Mehmed Uzun’un Türkçe yazdığı, hayatımıza değen dokuz denemeden oluşuyor. Çokkültürlülüğün, azınlık ve öteki olma sorununun, sürgün ve aydın olmanın onulmaz ağırlığının merkezde olduğu bu denemeler, şiddetin ve reddetmenin çözüm olamayacağını, ancak anlayarak, empati kurarak bir arada yaşanabileceğini savunuyor.

Kırık bir hüznün egemen olduğu bu denemeler, aynı zamanda arada kalanların dünyasına içerden bir bakış.
Bu kitapla bir insanı daha tanımış oldum. 12 Mart döneminde fikir suçlusu olarak tutuklanıp cezaevine konan, 24 yaşında yasaklar, sınırlandırmalar, baskılar sonucunda yurdundan ayrılıp yabancı bir ülkede yıllarca sürgün yaşamak zorunda kalan Mehmed Uzun'u.

Çokkültürlülük üzerine yazmış olduğu deneme yazılarında yaşamından izler var, yoğun hüzünle dolu. Bu yazılardan ilki kitaba ismini de veren Nar Çiçekleri… Nar çiçekleri, nar ağaçları yazarın çocukluğu.

Okul dönüşü dedesinden okula gitmesinde büyük payı olan şekerlerini aldıktan sonra bahçeye çıkarak nar ağaçlarını, tomurcuklarını, yapraklarını, çiçeklerinin yeşilden kırmızıya dönüşmesini izlemenin ve dışarda yatılan sıcak yaz akşamlarının sabahında hemen yanı başında nar ağaçlarıyla uyanmanın mutluluğu.

Aynı zamanda büyükçe bir nar ağacının altında Ermeni arkadaşı Mıgo, annesi Meyre, babası Ape Vardo’yla yaptıkları piknik sonrasında kılıç artığı Ape Vardo’nun başını ellerinin arasına alarak sessizce ağlamasının verdiği anlamlandıramadığı, nedenini soramadığı hüzün.

Nar çiçekleri; ırkçı, bağnaz, hoşgörüsüz iktidarların uyguladığı katliamlar, sürgünler, acılar, dışlanmışlıklar, insanlara konan sınırlar, kendi kültürleriyle bağlarının koparılması.

Mehmed Uzun’un ninesi de çocukluğunda ona anlattığı hikayelerle kendisinde iz bırakmış. Zazaca sözcüklerin götürdüğü hayal dünyasında gezdiği yerlerin Kürtler’in sürgün yerleri olduğunu sonra öğreniyor. 1977 yılında gitmek zorunda kaldığı İsveç’te uzun süre kendisi de sürgün olarak yaşar. Sürgün insanların yaşadığı süreci yaşar. Anayurdunu, dilini, benliğini, kimliğini yitirip yabancı, göçmen olur. Hep yanında olan insanların manevi desteğini, sözlerini, sevgisini yitirir. Bunun yanında kazandıkları da vardır her şeye rağmen. Yeni bir dil, yeni insanlar, farklı bir kültür. Öncelikle kendi anadili Kürtçe’yi geliştirir, Kürtçe romanlar yazar, Kürt Edebiyatı’na yönelik çalışmalar yapar. Sürgün hayatını, farklı kültürlerin, renklerin oluşturduğu yaratıcı bir kaynağa dönüştürür.

Bu deneme yazılarında yazar çeşitli dönemlerde yaşamış, sürgün yazar ve şairlere dair yazdıkları da ilgi çekici. Son kısımlarda da öldürülen Musa Anter’e yazdığı masalımsı ağıt ve Yaşar Kemal’in aldığı bir ödül töreninde yaptığı Yaşar Kemal’in edebi kişiliğini, toplumsal gerçeklere ilişkin verdiği mücadeleyi anlatan konuşma metni var.

İnsanların yaşadığı yerlerden koparılmalarının acılarını, geride bıraktıklarını mübadeleyi anlatan romanlarda, roman karakterleri aracılığıyla öğrenip duyumsamıştım. Nar çiçeklerinde bu acıyı bizzat yaşamış olan yazar Mehmed Uzun’un yazdıklarından okumak oldukça sarsıcıydı. Irkçılığın, bağnazlığın, yok saymanın, aşağılama ve dışlanmanın kendinde ve diğer insanlar üzerinde yarattığı etkileri yazılarında o kadar iyi ifade etmiş ki, çokça hüzün yüreğinize çöküyor. İnsanların tarih boyunca kini, nefret, maddi, manevi çıkarları için yaptığı zulümler karşısında beynimize kazınmış olan “evet ama …” diye başlayan önyargılar etkisini yitiriyor. Her “evet ama …. “ dediğimizde kaybeden biz, kaybeden insan.

“Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. İnsani olmayan, ağır bir cezadır Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır. İstemeyerek, zorlanarak…” s. 65

“en çok özlediğim şeylerden biri nedir, bilir misin?” diye sordu. Uzun süren bir sessizlikten sonra yine konuştu: “Bal arılarını, bal arılarının vızıltılarını, seslerini… Nar bahçelerine gittiğimiz o günlerde en çok kızdığım şey nar çiçeklerinin, narların tepesinde durmadan vızıldayan o küçük arılardı. O vızıltılar uyumamı engellerdi. Sinirlenirdim. Şu işe bak ki şimdi de özlüyorum. Yıllar önce Diyarbakır’dan, Dicle kıyılarının o kırmızı toprakları içinde nar ağaçları getirttik. Belki onları diker, onlar da büyür, çiçek açar ve o vızıltıları yine duyarım diye. Ama olmadı.” s. 54
"Adalet olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir?" Augustinus

Bu kitabın içeriği hakkında detaylı iki incelemeye rastgelince, ben farklı bir yol izleyeyim dedim.
Bu iki incelemeyi de sizler için şuraya bırakayım;
#26225287 ,
#30236775

"Büyük bir hayretle, dünyadaki her şeyin çok basit bir gerçeğe, insana, insani yaşama ve insanı değerlere ilişkin olduğunu gördüm..." diyordu.

Yemek sofrasında, bir inşaat işçisinin nasır tutmuş ellerini, sofradaki diğer kişilerin midesi almaz diye, gizleme çabasındaki o hoşgörü, bu dünyaya yetmeyecek mi?
Ya da sevdalı türküler mırıldanan eski bir radyonun, o tadına doyulmaz, ruhu okşayan, huzurlu terapisi...

Dünya gördüklerimizle mi sınırlı salt bizim için, hissedilenler de varlığa bir delil olarak gösterilemez mi?
-Huzur mesela...
-İç hastalıkları ilacı gibi bir şey değil mi?
-Ya da şu havada gece-gündüz uçuşanlar, hani renkli olanları da var, insanın gözlerini göğe dikmesine sebep...
-Bilmiyor musun gerçekten?
- O koca yürekli şair'in dizelerinde bahsettiği,
"Bir de kuşlar var hakim bey, her şeyin başı onlar. Onlar özgürlüğü koyuyor insanların kafasına."
-Sen de haklısın, daha önce ne bir huzursuzluğun, ne bir hissiyatın olmamıştı?
-Önüne ne konmuşsa, çiğnemeden yutmuşsun, tadını dahi bilmiyorsun...
-Yedirenin olmasa, giydirenin olmuştur efendin.!

Savaşlardan mesela,
yıkımları, kıyımları meşrulaştıran o savaşlardan.
Onlardan daha çok öldürmeliyizli savaşlardan...
Ölü sayılarıyla büyüklüğüne karar kılınan, ölüm odaklı, o çok mühim ve gerekli olduğu sanılan savaşlardan.(!)
Uzun'un deyimiyle,
"sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?

"askerlerin ölü asker kokularından öldüğünü"

"Söylemeye bile gerek yok, Türkiye'de hükümetlerin Kürt halkının dili, kültürel kimliği üzerine yürütmekte olduğu bu ilkel politika elbette çoktan değişmeliydi." Bu hususta,
Dom Freman'ın şu dizeleri de hafızamızda yer edinsin isterim; "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."

Velhasılı kelam, kalemini çok sevdim Uzun'un, hani fırlatıp başımı yarsa; gık etmem, o derece... Kaleminin çok ünsiyetli bir tarafı var, hatta Yaşar Kemal'le bağ kurulabilir, en nitelikli sıfatı da bu olduğunu gözlemledim... Halka-acılarına olan eğilimleri, hayatlarının acıyla yoğrulmuş olması, suratları asık, dudakları bükük gezmesi gereken bu insanların; elleriyle bize uzattıklarının, bir sopa ya da ateşten bir demir değil de, çiçek oluduğunu görünce, hayret ediyor insan. İşte o vakit anlıyoruz ki, acı çeken insanların, daha umut dolu, daha sevgi yüklü ve daha candan olduğunu. Demin sigara almak için markete çıktım, böyle dudaklarda debelenen cinsten, ne idüğü belirsiz bir kaç harften oluşan, sevinç çığlıkları beni beklemesin mi... Hemen sonrasında 2'si el arabasının içinde, biri de el arabasını ittiren-süren, 3 çocuk hızla geçip gittiler, rüzgar gibi derler ya öyle işte. Ya da çocukluk gibi, hızla, ne olup bittiğine anlam dahi veremeden, benden yitip başka yerlere vardılar...Çoçuklar; tasasız, sevinçli, güleç, meraklı, vicdanlı, merhametli, masum ve de yürekli, 3 çocuk işte...

Günlerden bir gün, sene 1999-2000, tam olarak tarihini hatırlamıyorum. Bir gömleği var bir çoçuğun, mavi renkte, çiçekler de var üstünde. Çok güzel anlayacağınız... Arkadaşları da var o çocuğun, hani tenekelere vura vura, ritimli ritimsiz bir şarkı tutturmaya çalıştığı arkadaşları, belki de saz ekibi denilen düğün merasimlerinde görev alan bir çalgıcı olma hayalleriyle... İşte o çocuk, o senelerin bahsettiğim o gününde, ailesiyle köy ziyaretinden dönerken yolları kesilir, güvenlik önlemleri alan bir grup jandarma tarafından... O gün o çocuk bir suç işler, evet suçmuş. (!) Hem de sürgün bile edilebilirmiş işlediği suç açığa çıkarsa. Ne mi yaptı o çocuk; İçinde Kürtçe dengbej şarkıları bulunan bir kaseti sakladı. Bir kaset, tekrarlıyorum arkadaşlar, bir kaset... Rengini de hiç unutmaz, sarı bir kaset sakladı. Teybe yerleştirince içinden Kürtçe şarkılar söylenecek bir kaset... Neyse uzatmanın anlamı yok, üzülecek yanları çok olan bu tür olayların, idrakına varmanın acısını, ne ben kelimelere sığdırılabilirim, ne de kelimelerin bu durumu ifade edebileceğini zannetmiyorum. Evet, o gün bir çocuk olarak bir suç işlemişim, bunun nasıl bir suç olduğunu öğrenmemde en etkili kitap bu oldu.

Ve yine günlerden bir günmüş hatta seney-i devriyenin ilk günüymüş, sene de 1953. Dünya'ya normal, sıradan diğer bebekler gibi bir bebek gelmiş. Milan Kundera'nın da dediği gibi, "Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız." Öyle sıradan her bebek gibi... Uzun'un ifadeleriyle, "İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bunda insanın günahı, suçu ne?"
Bir isim konmaya ihtiyacı var, çünkü ona o isimle seslenilecek, sevilirken o isim eşliğinde gıdısıyla oynanacak... Şimdi neden anlatıyor bu durumu diye iç geçirmeden sizler, kısaca o bebeğin hayatına değineyim;
Bu bebeğe bir isim bulunup, nüfus müdürlüğüne gidiliyor, ismi bulan ve ismini koymak isteyen kişi, dedesi. Dedesi torunu için Kürtçe bir isim koymak istemiş, ama yok, nüfus müdürü illa ben koyacağım ismini demiş. (!) Soyadında da aynı sorunu yaşamış. Yani anlayacağımız o dönemlerde Kürt çocuklarının ismine, bizim ailemizin bizim için istediği değil, nüfus müdürlüğünden herhangi birinin zevkine göre konuluyormuş... Bu işin lélési derler ya, daha bu işin lolosu da var arkadaşlar; okula başlarken kuvvetle muhtemel 7-... yaşlarında olacak bu çocuk, hiç tanışmış olmaması ihtimali dahilinde, farklı bir dille karşılaşacak, bu dil onun eğitim dili olacak, o yaşta bir çocuk kendi diliyle bile kendini ifade edemez durumdayken, yaşayacakları zorlukları bir bir benim yazmamın lüzmu yok. Ana dili yok sayılan, bir çocuk. Kendi dilinde bile eğitim görse zorluk çekecek bir çocukken... Dile kolay, değil mi? Yaşamadan ne kadarını anlayabiliriz ki bunun. Bu çocuk sonraları, yaşadığı coğrafyanın acılarıyla büyüyüp serpiliyor, 18 yaşlarına gelmiş, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında, 3 Mart 1972'de tutuklanır, fikir suçlusu olarak hem de, şuan hala günümüzde en büyük örneklerinden birinin de, "Ahmet Altan" olduğu gibi, unutmuştuk değil mi? Unuturuz biz, alışkınız biz, bize dokunmayan yılan bizdendir bir nevi, ayağımıza değmeyen taş yoktur, çığlığını işitmediğimiz feryad koparılmamıştır...

- Rüzgar ne taraftan esiyor, rüzgar...
- İnsanın kendi suratına tüküresi geliyor!

Kendisini, "Ben yasaklı bir dilin yazarıyım" diyerek tanımlayan, sürgün hayatında birçok Kürtçe esere imza atan, yazar-aydın Mehmed Uzun, "çok iyi bir edebiyatçı olmakla birlikte çok iyi bir okur" imiş, kardeşi Mahmut Uzun'un deyimiyle. Kitapta yer vermiş olduğu alıntılardan da anlaşılıyordu zaten bu. Tüm yaşamını Kürt halkı ve diline adayan, halkımıza ve bu coğrafyaya yeni bir dil(!), yeni bir anlatı tarzı(!), katmış olan o güzel yürekli insanı, "yeni ülkeme niye geldiğimi anlatmaya çalışırken utandım" diyen o adamı, saygı ve sevgiyle bir kez daha anıyorum.

İncelemede daha fazla yer vermek, bahsetmek istediğim şeyler vardı. Bu sözlerim, bir çoğunuza çok uzun ve de abartılı da gelmiş olabilir. Mehmed Uzun'u, yaşadıklarını ve halkının acısına, acıyla göğüs germişliğini, sürgünde ne tür duygular içerisinde olduğunu okudukça bana hak vereceksiniz. Misal şöyle diyor Uzun, Sürgün ve yaşantısı için;
"...toprağından, sevdiği insanlardan, korkulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geriye dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor. Gözler artık geride kalmış insanların yüzlerini arıyor. Yanlızlık duygusunun ağır perdesiyle örtülü geceler, geçmişin hayalleriyle doluyor. Artık her şey şu sözde ifadesini buluyor; geçmiş zaman olur ki hayali cihan eder."

Duygularımın zekatını dahi buraya dökemediğimi söyleyerek, başka kitaplarına yazacağım incelemeleriyle kendimi avutmayı düşünüyorum.

Mehmed Abi'sinin Okuma Etkinliğini düzenleyen,
yüreği kadar kendi de güzel Esra 'ya bir kez daha teşekkür ederim. İncelemeyi okumaya vakit ayırmış her birinize de, ayrı ayrı teşekkür ederim.

İlhan Berk ne de güzel demiş:
"Bu yükle öleceksin” dedim hamala “Ölüm kolay sen umuttan haber ver” dedi “Umut varsa dünyayı vur sırtıma”

Fakat şimdi bu umudun sömürüldüğü hatta bunun bile çok görüldüğü zamandayız...

Herkese sorgulamalı, farkındalıklı okumalar diliyorum.
İyi bir İnceleme ve denemeydi. Musa Anter'e yazdığı kısa, ağıt niteliğindeki yazıda bambaşka güzeldi. Ve nem u zine de ayrı bir güzel yazı idi. Eline sağlık büyük usta...
Bu incelemeyi yazıp yazmamakta çok kararsız kaldım.Yazacaklarımın eksik kalmasından korktum sanırım.Bir inceleme yazmak sanıldığı kadar da kolay değilmiş dedim.Nereden başlayıp,hangi konulara,ne şekilde değinmeli ki insan?Sonra oturdum bir ucundan tutup yazmaya başladım...İlk olarak kitapta verilen bilgiler doğrultusunda Mehmed Uzun'un yaşamına kısaca değinmek isterim.Zira bir kitabı okurken yazar hakkında da bilgi sahibi olunması gerektiğinin kanaatindeyim.

Mehmed Uzun Modern Kürt edebiyatının yaratıcılarındandır.Birçok yazar gibi sürgün hayatı yaşamıştır ve bu yaşadıklarını kitaplarının her bir cümlesinde görmek mümkün.12 Mart 71'den sonra başlayan "özgürlük avı" dönemlerinde bir fikir suçlusu olarak tutuklanmış,Diyarbakır,Mamak... gibi belli başlı cezaevlerinde yatmış,çok genç yaşta İsveç'e sığınarak siyasi mülteci olarak yaşamak zorunda kalmıştır.Memleket özlemiyle geçirdiği o zorlu yıllar,aileden,sevdiklerinden,geride bıraktığı o buruk anılardan,ülkesinden ve en önemlisi dilinden uzak kalan birinin yazdıkları da acı ve hüzün dolu olur. Bize ise bu hüzne ortak olmak düşer. Lâkin sadece hüzünlenmek de yetmiyor. Okumak ve okutturmak adına yeni adımlar atmak gerekiyor. Mehmed Uzun tanınmalı,tanıtılmalı,sesi daha çok duyurulmalı. Çünkü sadece bir millete değil,çok kültürlü olan bu dünyaya,bu ülkeye,bu insanlara ders verecek,kalkındıracak eserler verdi. O da her yazar gibi anlaşılmak istedi...Daha çok yazmak,daha çok anlatmak istiyorum.Mehmed Uzun'un bende olan yeri apayrı. Duyguları,düşünceleri,yazdıkları ve yaşadıklarıyla içimde,kalbimin en ücra köşesinde çoktan yer edindi. Bu kitabı okurken dedim ki "Anlat Mehmed Abi. Sen anlat biz dinleyelim,öğrenelim,araştıralım. Sen anlat gözümüz yaşlı,yüzümüz kızarmış,bambaşka bir kişiliğe bürünerek,bizlere verdiğin demetlere deste deste bilgiler koyarak yola çıkalım. Anlatalım,anlattıralım..."

Evet kitap okuyormuş gibi değil de,Mehmed Uzun karşımdaymış da bana anlatıyormuş gibi hissettim. Abarttım mı? Kimilerine göre evet,kimilerine göre hayır. Ama okudukça,o lezzeti aldıkça daha çok okumak,araştırmak istiyorum. Ve önümde upuzun bir yol,öğreneceğim çok şey var...


NAR ÇİÇEKLERİ
Bu bölümde Mehmed Uzun'un çocukluk yıllarına doğru yavaşça süzülüyoruz.Yaşamına yön veren,etkileyen birkaç insan ve sürekli dile getirdiği Nar çiçekleri peşimizden geliyor.İçimizi burkan birkaç anı,yer yer gözyaşımızı tutamadığımız acı gerçekler...Katledilmiş insanlar,yok edilmeye çalışılmış diller ve kültürler,çıkarları uğruna bağnazca komşusunu öldüren "insanlar"... Ve daha bilmediğimiz,bilip de bilmezden geldiğimiz birçok olay ile yüzleşiyor,bir kez daha vicdanımızı yokluyoruz.

BİR HÜZÜNDÜR AYRILIK
Ülkesinden göç etmiş,göç etmeye mecbur bırakılmış,ömrünün büyük bir kısmını sürgün hayatıyla geçirmiş,memleket hasreti ile yanıp tutuşmuş, mezarlarının bile nerede olduğu bilinmeyen birçok yazar ve şair. Türk,Kürt,Arap,Ermeni... Tanıdığımız ve tanımadığımız bu güzel insanları Mehmed Uzun kalemiyle yâd ediyor,okumadıklarımızı okumak istiyor,okumuş olduklarımızı ise tekrar okumak ihtiyacı duyuyoruz.

ŞİDDET VE KÜLTÜREL DİYALOG
Mehmed Uzun'un kendisinin de belirttiği gibi Kürt sorunu,nedenleri ve çözüm yollarına ilişkin kendi görüşlerinin yer aldığı bölüm. Kendi dilini kullanıp,kendini özgürce ifade etmek istediği için hapishane köşelerinde yaşadıklarına kısaca değinmiş olması bile yüreklerimizi burkuyor. O ağladığını belirttikçe,o utanç verici günleri gözümüzde canlandırmaya çalışıyor ve biz de bir Mehmed Uzun oluyoruz. Onunla birlikte göğüs geriyor,güçlü olması için destekliyor ve teselli ediyoruz.

ÇOKKÜLTÜRLÜ TOPLUM
"Çokkültürlü,çok kimlikli toplum nasıl olmalı?" konulu konferansta düşünce ve deneylerini Türkçe olarak ifade ediyor Mehmed Uzun. Türkiye'nin ve İsveç'in çokkültürlü topluma bakış açılarını değerlendirilerek gözler önüne serilmiş. O dönemde ve geçmişte yapılan yüz kızartıcı tutumlar bugün bile sergilenmekte. Bugün bile bizden olmayanlara, farklı kültürlere ve değerlere kapalı duruma gelmişiz. Peki ya bizden olmayana karşı saygı duysak, hoşgörsek,dışlamasak? Kişiliğimizden ne kaybederiz? Mehmed Uzun'un kendi deyimiyle : "Söyleyin,başta Türkiye olmak üzere bunun herkese yararı olmaz mı? "

KAN KANLA YIKANMAZ
Antolajiya Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatı Antolojisi)'nin yayınlanmasına ilişkin düzenlenen gecede yapılan bu kısa konuşmayı okuduktan sonra antolojiyi temin etmek istedim. Diğer bölümlerde de adı geçen birçok yazar ve kitap var. Aynı şekilde onları da en kısa sürede araştırmak istiyorum. Bu konuşma içersinde "Umarım,Kürtçe ve Türkçesi iyi olan arkadaşlar günün birinde bu antolojiyi Türkçeye de çevirirler ve Türk okuyucusuna da bu ilginç yazarları ve edebi metinlerini sunarlar. "diyor Mehmed Uzun. Daha ne duruyorum ki diye iç geçirdim. Eksik bilgilerin üzerine bir yığın daha ekleyip bu bölümü bitirdim.

ÖTEKİLER
Evet ötekiler,ötekilere duyulan saygı,sevgi,hoşgörü... Homeros,Ksenephon,Memê Alan,Faulkner, Canetti, Seferis,Perse ve Kemal. Ve daha niceleri... Mehmed Uzun okudukça etkilendiği,mutlu olduğu yazarlar ve kitaplarına,ötekilere değiniyor kısaca. Bu defa Çokkültürlülük temasını Edebiyat ile bağdaşlaştırıp gözümüzün önüne getiriyor. Öğrenmemiz için,kendi değerlerimize duyduğumuz saygıyı ötekilere de duymamız için. Çokkültürlü bir toplum olabilmemiz için. ..

MUSA ANTER 'E AĞIT
Ne kadar samimi,içten bir sesleniştir bu böyle. Masalsı bir anlatım ile gülümseyerek,aynı zamanda hüzünlenerek,bir şehri;Diyarbakır 'ı güzellikleriyle ve içinde barındırdığı nice acı dolu hikayeler olduğunu bilerek bir film şeridi gibi göz önünden geçiriyoruz . Musa Anter 'i tanımalıyız. Musa Anter'i anlamalıyız. Sevdiği şehirde, o kör kurşunlara siper olan bu güzel insanı yeniden okumalıyız. Neden öldürüldü,yaşamına neler sığdırdı,giderken bizlere neler bıraktı?

AKLIN VE VİCDANIN SESİ
Musa Anter,Mehmet Sincar, Uğur Mumcu... Türkiye'de durmadan kan akıyor diyor Mehmed Uzun. Vahşetin, zorluğun, şiddetin egemen olduğu bir ülkede aklın ve vicdanın sesinden ne kadar söz edilebilir? İnsanlar ne zaman özgürce düşüncelerini dile getirebilecek? Peki ya bizler daha ne kadar susacak ve katledilen insanların geride bıraktığı eserlere tarafsız bir şekilde,vicdanımızın sesini dinleyerek kulak verecek,saygı duyacağız? Ne zaman?

YAŞAR KEMAL
Yaşar Kemal'i bir de Mehmed Uzun'dan dinleyeceksiniz... Bu bölümde herhangi bir şey yazmak istemedim. Çünkü Yaşar Kemal severler, aynı şekilde Mehmed Uzun'un da ne kadar çok değer verdiğini,etkilendiğini göreceklerdir...

Keyifli okumalar...
'Bana denemeyi sevdiren betimlemeleriyle beni kilometrelerce ötedeki şehirlere ve bir miktarda çocukluğumun güzel yaz akşamlarına götüren buram buram toprak kokusunu ve kültürümü hissetiren bir şaheser en çokta mahkemede savcıyla olan konuşması hoşuma gitti birde çocukluğumun bir simgesi sayılan nar çiçekleri.Eseri elimden bıraktığımda diyar-ı bekirli arkadaşıma ya bu gavur mahallesi Diyarbakırın neresinde diye sorduran eser.'
Mehmed Uzun'un Türkçe yazdığı tek kitaptîr. . Mehmed Uzun 2001'de bu kitaptan dolayı yargılanmış ve beraat etmiştir. . Nar çiçekleri geçmişe olan bir özlemdir, sürgündür. biraz Nazım Hikmet biraz Ahmet Kaya dır.
Min dema ku ewil car lîseyê bûm xwend. Berîya wê min 2 pirtûkên wî bi tirkî xwendibûm. Piştî vê ev nivîsên ceribandinê min got madem ez kurd im û ev camêr ji bo kurdî ev qas zilm û zorî dîtiye.. ji min re ferze ku ez kitêbên wî bi kurdî bixwînim. Elhamdülillah min kitêbên wî bi kurdî qedand. Û tama ku min kurdî de dît min tirkî de nedît. Divê her kurd kurdan bi kurdî bixwîne
Mehmed Uzun'un Kürtçe dışında kaleme aldığı tek eseridir. Kürt sorunu üzerine incelemelerin de bulunduğu, genellikle sürgün, ülkeye özlem temasını içeren öykülerden oluşuyor. Eseri tek cümleyle açıklamak zorunda kalsaydık eğer, kitapta geçen Gombrowicz'in "Sürgün bir mezarlıktır" cümlesi yeterli olurdu.
"Nar Çiçekleri"... Ve diğer kitapları gibi yine kendini gösteren "Yaşar Kemal " ama bir farkla. Bu sefer kitap Yaşar Kemal'e ithaf ediliyor. Mehmed Uzun her zamanki gibi doğal, yalın, akıcı anlatımıyla okuyucuyu kendine çekmeyi başarıyor. Her zamanki gibi Mem û Zin, Siyabend û Xecê, Cembelî û Binevşa Narîn aşkı yüreğinize serpiyor. Her zamanki gibi Memduh Şevket, Celadet Bedirxan, Musa Anter, Ahmed Arif... vs satırlarda yerini alıyor. Çokkültürlülük, öteki, sürgün, özlem, aydın olma, dengbejlik, azınlık, yaşam mücadelesi, insanlık, var olma... çok güzel hayat hikayeleriyle kafalarımızda yer ediniyor.
Bir sinema filmi izlerken gözleriniz dolabilir veya ağlayabilirsiniz bu doğaldır ama bir kitabı okuyup satırlarında gezinirken, hayal gücünüz kitabın filmini çekiyorken gözlerinizin dolması veya ağlamanız bu biraz daha zorlansa mucizedir..
Kökenimizin aslında “insanlık” olduğunun denemelerini yazmış olan Uzun’a sevgi ve saygılarımla..
Eserinde içinde yaşadığımız çok kültürlü toplumsal yapıda sürekli karşılaştığımız temel sorunları ve bu sorunların çözümüne yönelik çabayı kendi hayatından örneklerle aktarmaya çalışan Mehmed Uzun, üzerinde yaşadığımız kadim coğrafyada biz ve öteki arasındaki etkileşimin nasıl olması gerektiğini hakkıyla dile getirmiş ve toplumsal yapının anlaşılması ve toplum olarak ortak bir iyiye ulaşabilmemiz için bir yol haritası çizmiştir.
Mehmed Uzun'un Türkçe yazdığı, dokuz denemesinden oluşuyor. Çokkültürlülüğün, azınlık ve öteki olma sorununun, sürgün ve aydın olmanın onulmaz ağırlığının merkezde olduğu bu denemeler, şiddetin ve reddetmenin çözüm olamayacağını, ancak anlayarak, empati kurarak bir arada yaşanabileceğini savunuyor. Kırık bir hüznün egemen olduğu bu denemeler, aynı zamanda arada kalanların dünyasına da içerden bir bakış niteliği taşıyor.

Nar Çiçekleri bir zamanlar yasaklanmış sonra yasağı kaldırılmış Mehmed Uzun'un 2 kitabından biri aynı zamanda... Temennim bu kitabın daha çok okunması ve daha çok okuyucuya ulaşmasıdır.

"Yaşam buydu işte, çatlayan olgun narlar, bembeyaz tüller ve kan kırmızısı damlalar."
"Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür."
"Kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim..."
"Her şeyden önce dilimi, benim için çok kutsal olan varlığımı, Albert Camus'un deyimiyle ana yurdumu kaybettim."
"Ancak edebiyat durmadan kirlenen vicdan ve yürekleri temizleyebilir, insan ve kültür sevgisini verebilir..."
"Buraya geldim... Ve burada öleceğim... Zaten çoğu insan için yıldızımın kaydığı gün,ben de öldüm..."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Nar Çiçekleri
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
167
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752732339
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
"Nar Çiçekleri", Mehmed Uzun’un Türkçe yazdığı, hayatımıza değen dokuz denemeden oluşuyor. Çokkültürlülüğün, azınlık ve öteki olma sorununun, sürgün ve aydın olmanın onulmaz ağırlığının merkezde olduğu bu denemeler, şiddetin ve reddetmenin çözüm olamayacağını, ancak anlayarak, empati kurarak bir arada yaşanabileceğini savunuyor.

Kırık bir hüznün egemen olduğu bu denemeler, aynı zamanda arada kalanların dünyasına içerden bir bakış.

Kitabı okuyanlar 399 okur

  • Mustafa Yıldız
  • adnan bala
  • Gülendam
  • Abdullah Gure
  • Fatma şen
  • Hasan Yıldırım
  • Bilal Alas
  • Zilan
  • Zilan Aksoy
  • 1K Diyarbakır Grubu

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.3
14-17 Yaş
%2.1
18-24 Yaş
%21.9
25-34 Yaş
%42.7
35-44 Yaş
%22.9
45-54 Yaş
%3.1
55-64 Yaş
%1
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%47.5
Erkek
%52.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%58.6 (68)
9
%21.6 (25)
8
%12.1 (14)
7
%2.6 (3)
6
%2.6 (3)
5
%1.7 (2)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0.9 (1)