Nar Çiçekleri

·
Okunma
·
Beğeni
·
4.753
Gösterim
Adı:
Nar Çiçekleri
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
167
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752732339
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
"Nar Çiçekleri", Mehmed Uzun’un Türkçe yazdığı, hayatımıza değen dokuz denemeden oluşuyor. Çokkültürlülüğün, azınlık ve öteki olma sorununun, sürgün ve aydın olmanın onulmaz ağırlığının merkezde olduğu bu denemeler, şiddetin ve reddetmenin çözüm olamayacağını, ancak anlayarak, empati kurarak bir arada yaşanabileceğini savunuyor.

Kırık bir hüznün egemen olduğu bu denemeler, aynı zamanda arada kalanların dünyasına içerden bir bakış.
tüm “öteki”lere ithaftır.

Hêjîra çiyayî
Delala çîyayî
Dar hejîrokê
Xemrevînokê

Nav gul û giyayî
Nav gul û giyayî
Dar hejîrokê
Xemrevînokê

Bûk dilê zava ye
Bûk dilê zava ye
Dar hejîrokê
Xemrevînokê

Nazım : Kürtçe biliyor musun?
Dünya : Hayır.
Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
Nazım :

Dağların inciri,
Dağların güzeli
İncir ağacısın
Gam götürensin.

Güllerin içindesin,
Güllerin içindesin
İncir ağacısın
Gam götürensin.

Gelin, damadın yüreğidir
Gelin, damadın yüreğidir
İncir ağacısın
Gam götürensin

https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

---------------------------------------------------------------------

Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

Yavaştan kitaba geçelim.

Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

1) Nar Çiçekleri
Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

“Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

“Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

“Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

<<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

“Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

“Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

“Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

“İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


2)Welatê Xerîbıyê

Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

“Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

“Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

“... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

“Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

“Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

“Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

“5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

“... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

“Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
“Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

“Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

“Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

"Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

4) Çokkültürlü Toplum

Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

“İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

------------------------------------------------------------------

Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

“Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

“Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

SON OLARAK;

Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

ANA DİLİ

Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
Hatırlar mı anamın dilini?
Eriyip toprağa düşen sular,
Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

Ölürsem, dilinde saramadan seni,
Koklayamadan kuş göğsünü,
Gidersem gözüm açık, bundan işte!
Anamın dili, baharın dili,
Baharda esen yelin, akan suyun dili...
Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

Li-3

Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
Bu kitapla bir insanı daha tanımış oldum. 12 Mart döneminde fikir suçlusu olarak tutuklanıp cezaevine konan, 24 yaşında yasaklar, sınırlandırmalar, baskılar sonucunda yurdundan ayrılıp yabancı bir ülkede yıllarca sürgün yaşamak zorunda kalan Mehmed Uzun'u.

Çokkültürlülük üzerine yazmış olduğu deneme yazılarında yaşamından izler var, yoğun hüzünle dolu. Bu yazılardan ilki kitaba ismini de veren Nar Çiçekleri… Nar çiçekleri, nar ağaçları yazarın çocukluğu.

Okul dönüşü dedesinden okula gitmesinde büyük payı olan şekerlerini aldıktan sonra bahçeye çıkarak nar ağaçlarını, tomurcuklarını, yapraklarını, çiçeklerinin yeşilden kırmızıya dönüşmesini izlemenin ve dışarda yatılan sıcak yaz akşamlarının sabahında hemen yanı başında nar ağaçlarıyla uyanmanın mutluluğu.

Aynı zamanda büyükçe bir nar ağacının altında Ermeni arkadaşı Mıgo, annesi Meyre, babası Ape Vardo’yla yaptıkları piknik sonrasında kılıç artığı Ape Vardo’nun başını ellerinin arasına alarak sessizce ağlamasının verdiği anlamlandıramadığı, nedenini soramadığı hüzün.

Nar çiçekleri; ırkçı, bağnaz, hoşgörüsüz iktidarların uyguladığı katliamlar, sürgünler, acılar, dışlanmışlıklar, insanlara konan sınırlar, kendi kültürleriyle bağlarının koparılması.

Mehmed Uzun’un ninesi de çocukluğunda ona anlattığı hikayelerle kendisinde iz bırakmış. Zazaca sözcüklerin götürdüğü hayal dünyasında gezdiği yerlerin Kürtler’in sürgün yerleri olduğunu sonra öğreniyor. 1977 yılında gitmek zorunda kaldığı İsveç’te uzun süre kendisi de sürgün olarak yaşar. Sürgün insanların yaşadığı süreci yaşar. Anayurdunu, dilini, benliğini, kimliğini yitirip yabancı, göçmen olur. Hep yanında olan insanların manevi desteğini, sözlerini, sevgisini yitirir. Bunun yanında kazandıkları da vardır her şeye rağmen. Yeni bir dil, yeni insanlar, farklı bir kültür. Öncelikle kendi anadili Kürtçe’yi geliştirir, Kürtçe romanlar yazar, Kürt Edebiyatı’na yönelik çalışmalar yapar. Sürgün hayatını, farklı kültürlerin, renklerin oluşturduğu yaratıcı bir kaynağa dönüştürür.

Bu deneme yazılarında yazar çeşitli dönemlerde yaşamış, sürgün yazar ve şairlere dair yazdıkları da ilgi çekici. Son kısımlarda da öldürülen Musa Anter’e yazdığı masalımsı ağıt ve Yaşar Kemal’in aldığı bir ödül töreninde yaptığı Yaşar Kemal’in edebi kişiliğini, toplumsal gerçeklere ilişkin verdiği mücadeleyi anlatan konuşma metni var.

İnsanların yaşadığı yerlerden koparılmalarının acılarını, geride bıraktıklarını mübadeleyi anlatan romanlarda, roman karakterleri aracılığıyla öğrenip duyumsamıştım. Nar çiçeklerinde bu acıyı bizzat yaşamış olan yazar Mehmed Uzun’un yazdıklarından okumak oldukça sarsıcıydı. Irkçılığın, bağnazlığın, yok saymanın, aşağılama ve dışlanmanın kendinde ve diğer insanlar üzerinde yarattığı etkileri yazılarında o kadar iyi ifade etmiş ki, çokça hüzün yüreğinize çöküyor. İnsanların tarih boyunca kini, nefret, maddi, manevi çıkarları için yaptığı zulümler karşısında beynimize kazınmış olan “evet ama …” diye başlayan önyargılar etkisini yitiriyor. Her “evet ama …. “ dediğimizde kaybeden biz, kaybeden insan.

“Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. İnsani olmayan, ağır bir cezadır Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır. İstemeyerek, zorlanarak…” s. 65

“en çok özlediğim şeylerden biri nedir, bilir misin?” diye sordu. Uzun süren bir sessizlikten sonra yine konuştu: “Bal arılarını, bal arılarının vızıltılarını, seslerini… Nar bahçelerine gittiğimiz o günlerde en çok kızdığım şey nar çiçeklerinin, narların tepesinde durmadan vızıldayan o küçük arılardı. O vızıltılar uyumamı engellerdi. Sinirlenirdim. Şu işe bak ki şimdi de özlüyorum. Yıllar önce Diyarbakır’dan, Dicle kıyılarının o kırmızı toprakları içinde nar ağaçları getirttik. Belki onları diker, onlar da büyür, çiçek açar ve o vızıltıları yine duyarım diye. Ama olmadı.” s. 54
"Adalet olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir?" Augustinus

Bu kitabın içeriği hakkında detaylı iki incelemeye rastgelince, ben farklı bir yol izleyeyim dedim.
Bu iki incelemeyi de sizler için şuraya bırakayım;
#26225287 ,
#30236775

"Büyük bir hayretle, dünyadaki her şeyin çok basit bir gerçeğe, insana, insani yaşama ve insanı değerlere ilişkin olduğunu gördüm..." diyordu.

Yemek sofrasında, bir inşaat işçisinin nasır tutmuş ellerini, sofradaki diğer kişilerin midesi almaz diye, gizleme çabasındaki o hoşgörü, bu dünyaya yetmeyecek mi?
Ya da sevdalı türküler mırıldanan eski bir radyonun, o tadına doyulmaz, ruhu okşayan, huzurlu terapisi...

Dünya gördüklerimizle mi sınırlı salt bizim için, hissedilenler de varlığa bir delil olarak gösterilemez mi?
-Huzur mesela...
-İç hastalıkları ilacı gibi bir şey değil mi?
-Ya da şu havada gece-gündüz uçuşanlar, hani renkli olanları da var, insanın gözlerini göğe dikmesine sebep...
-Bilmiyor musun gerçekten?
- O koca yürekli şair'in dizelerinde bahsettiği,
"Bir de kuşlar var hakim bey, her şeyin başı onlar. Onlar özgürlüğü koyuyor insanların kafasına."
-Sen de haklısın, daha önce ne bir huzursuzluğun, ne bir hissiyatın olmamıştı?
-Önüne ne konmuşsa, çiğnemeden yutmuşsun, tadını dahi bilmiyorsun...
-Yedirenin olmasa, giydirenin olmuştur efendin.!

Savaşlardan mesela,
yıkımları, kıyımları meşrulaştıran o savaşlardan.
Onlardan daha çok öldürmeliyizli savaşlardan...
Ölü sayılarıyla büyüklüğüne karar kılınan, ölüm odaklı, o çok mühim ve gerekli olduğu sanılan savaşlardan.(!)
Uzun'un deyimiyle,
"sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?

"askerlerin ölü asker kokularından öldüğünü"

"Söylemeye bile gerek yok, Türkiye'de hükümetlerin Kürt halkının dili, kültürel kimliği üzerine yürütmekte olduğu bu ilkel politika elbette çoktan değişmeliydi." Bu hususta,
Dom Freman'ın şu dizeleri de hafızamızda yer edinsin isterim; "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."

Velhasılı kelam, kalemini çok sevdim Uzun'un, hani fırlatıp başımı yarsa; gık etmem, o derece... Kaleminin çok ünsiyetli bir tarafı var, hatta Yaşar Kemal'le bağ kurulabilir, en nitelikli sıfatı da bu olduğunu gözlemledim... Halka-acılarına olan eğilimleri, hayatlarının acıyla yoğrulmuş olması, suratları asık, dudakları bükük gezmesi gereken bu insanların; elleriyle bize uzattıklarının, bir sopa ya da ateşten bir demir değil de, çiçek oluduğunu görünce, hayret ediyor insan. İşte o vakit anlıyoruz ki, acı çeken insanların, daha umut dolu, daha sevgi yüklü ve daha candan olduğunu. Demin sigara almak için markete çıktım, böyle dudaklarda debelenen cinsten, ne idüğü belirsiz bir kaç harften oluşan, sevinç çığlıkları beni beklemesin mi... Hemen sonrasında 2'si el arabasının içinde, biri de el arabasını ittiren-süren, 3 çocuk hızla geçip gittiler, rüzgar gibi derler ya öyle işte. Ya da çocukluk gibi, hızla, ne olup bittiğine anlam dahi veremeden, benden yitip başka yerlere vardılar...Çoçuklar; tasasız, sevinçli, güleç, meraklı, vicdanlı, merhametli, masum ve de yürekli, 3 çocuk işte...

Günlerden bir gün, sene 1999-2000, tam olarak tarihini hatırlamıyorum. Bir gömleği var bir çoçuğun, mavi renkte, çiçekler de var üstünde. Çok güzel anlayacağınız... Arkadaşları da var o çocuğun, hani tenekelere vura vura, ritimli ritimsiz bir şarkı tutturmaya çalıştığı arkadaşları, belki de saz ekibi denilen düğün merasimlerinde görev alan bir çalgıcı olma hayalleriyle... İşte o çocuk, o senelerin bahsettiğim o gününde, ailesiyle köy ziyaretinden dönerken yolları kesilir, güvenlik önlemleri alan bir grup jandarma tarafından... O gün o çocuk bir suç işler, evet suçmuş. (!) Hem de sürgün bile edilebilirmiş işlediği suç açığa çıkarsa. Ne mi yaptı o çocuk; İçinde Kürtçe dengbej şarkıları bulunan bir kaseti sakladı. Bir kaset, tekrarlıyorum arkadaşlar, bir kaset... Rengini de hiç unutmaz, sarı bir kaset sakladı. Teybe yerleştirince içinden Kürtçe şarkılar söylenecek bir kaset... Neyse uzatmanın anlamı yok, üzülecek yanları çok olan bu tür olayların, idrakına varmanın acısını, ne ben kelimelere sığdırılabilirim, ne de kelimelerin bu durumu ifade edebileceğini zannetmiyorum. Evet, o gün bir çocuk olarak bir suç işlemişim, bunun nasıl bir suç olduğunu öğrenmemde en etkili kitap bu oldu.

Ve yine günlerden bir günmüş hatta seney-i devriyenin ilk günüymüş, sene de 1953. Dünya'ya normal, sıradan diğer bebekler gibi bir bebek gelmiş. Milan Kundera'nın da dediği gibi, "Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız." Öyle sıradan her bebek gibi... Uzun'un ifadeleriyle, "İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bunda insanın günahı, suçu ne?"
Bir isim konmaya ihtiyacı var, çünkü ona o isimle seslenilecek, sevilirken o isim eşliğinde gıdısıyla oynanacak... Şimdi neden anlatıyor bu durumu diye iç geçirmeden sizler, kısaca o bebeğin hayatına değineyim;
Bu bebeğe bir isim bulunup, nüfus müdürlüğüne gidiliyor, ismi bulan ve ismini koymak isteyen kişi, dedesi. Dedesi torunu için Kürtçe bir isim koymak istemiş, ama yok, nüfus müdürü illa ben koyacağım ismini demiş. (!) Soyadında da aynı sorunu yaşamış. Yani anlayacağımız o dönemlerde Kürt çocuklarının ismine, bizim ailemizin bizim için istediği değil, nüfus müdürlüğünden herhangi birinin zevkine göre konuluyormuş... Bu işin lélési derler ya, daha bu işin lolosu da var arkadaşlar; okula başlarken kuvvetle muhtemel 7-... yaşlarında olacak bu çocuk, hiç tanışmış olmaması ihtimali dahilinde, farklı bir dille karşılaşacak, bu dil onun eğitim dili olacak, o yaşta bir çocuk kendi diliyle bile kendini ifade edemez durumdayken, yaşayacakları zorlukları bir bir benim yazmamın lüzmu yok. Ana dili yok sayılan, bir çocuk. Kendi dilinde bile eğitim görse zorluk çekecek bir çocukken... Dile kolay, değil mi? Yaşamadan ne kadarını anlayabiliriz ki bunun. Bu çocuk sonraları, yaşadığı coğrafyanın acılarıyla büyüyüp serpiliyor, 18 yaşlarına gelmiş, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında, 3 Mart 1972'de tutuklanır, fikir suçlusu olarak hem de, şuan hala günümüzde en büyük örneklerinden birinin de, "Ahmet Altan" olduğu gibi, unutmuştuk değil mi? Unuturuz biz, alışkınız biz, bize dokunmayan yılan bizdendir bir nevi, ayağımıza değmeyen taş yoktur, çığlığını işitmediğimiz feryad koparılmamıştır...

- Rüzgar ne taraftan esiyor, rüzgar...
- İnsanın kendi suratına tüküresi geliyor!

Kendisini, "Ben yasaklı bir dilin yazarıyım" diyerek tanımlayan, sürgün hayatında birçok Kürtçe esere imza atan, yazar-aydın Mehmed Uzun, "çok iyi bir edebiyatçı olmakla birlikte çok iyi bir okur" imiş, kardeşi Mahmut Uzun'un deyimiyle. Kitapta yer vermiş olduğu alıntılardan da anlaşılıyordu zaten bu. Tüm yaşamını Kürt halkı ve diline adayan, halkımıza ve bu coğrafyaya yeni bir dil(!), yeni bir anlatı tarzı(!), katmış olan o güzel yürekli insanı, "yeni ülkeme niye geldiğimi anlatmaya çalışırken utandım" diyen o adamı, saygı ve sevgiyle bir kez daha anıyorum.

İncelemede daha fazla yer vermek, bahsetmek istediğim şeyler vardı. Bu sözlerim, bir çoğunuza çok uzun ve de abartılı da gelmiş olabilir. Mehmed Uzun'u, yaşadıklarını ve halkının acısına, acıyla göğüs germişliğini, sürgünde ne tür duygular içerisinde olduğunu okudukça bana hak vereceksiniz. Misal şöyle diyor Uzun, Sürgün ve yaşantısı için;
"...toprağından, sevdiği insanlardan, korkulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geriye dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor. Gözler artık geride kalmış insanların yüzlerini arıyor. Yanlızlık duygusunun ağır perdesiyle örtülü geceler, geçmişin hayalleriyle doluyor. Artık her şey şu sözde ifadesini buluyor; geçmiş zaman olur ki hayali cihan eder."

Duygularımın zekatını dahi buraya dökemediğimi söyleyerek, başka kitaplarına yazacağım incelemeleriyle kendimi avutmayı düşünüyorum.

Mehmed Abi'sinin Okuma Etkinliğini düzenleyen,
yüreği kadar kendi de güzel Esra 'ya bir kez daha teşekkür ederim. İncelemeyi okumaya vakit ayırmış her birinize de, ayrı ayrı teşekkür ederim.

İlhan Berk ne de güzel demiş:
"Bu yükle öleceksin” dedim hamala “Ölüm kolay sen umuttan haber ver” dedi “Umut varsa dünyayı vur sırtıma”

Fakat şimdi bu umudun sömürüldüğü hatta bunun bile çok görüldüğü zamandayız...

Herkese sorgulamalı, farkındalıklı okumalar diliyorum.
İncelemeye başlamadan önce beni Mehmed Uzun ve 1000kitap sitesiyle tanıştıran kuzenim Elif Kimya a teşekkür ederim.

Kitapta öyle güzel betimlemeler, akıcı bir anlatım tarzı var ki kitabın nasıl bittiğinin farkına bile varmıyorsunuz. Mehmed Uzun' un bir zamanlar yasaklanmış sonra tekrar yasağı kaldırılmış iki kitabından biri Nar Çiçekleri. Bu kitabında Kürtlerden ve kendi hayatından bahsediyor. Mehmed Uzun ' un vatan özlemine ve davasının ardındaki dik duruşuna hayran kaldım. Böyle değerli insanlara zamanında hak ettikleri saygıyı göstermemek, öldükten sonra kıymete bindirmek bizim ülkemizde hatta dünyada olmazsa olmaz. Ayrıca Türkiye' nin Kürtler hakkında uyguladığı yanlış politikaları eleştiriyor bu kitabında. Çok beğendim ve tavsiye ediyorum.
İyi bir İnceleme ve denemeydi. Musa Anter'e yazdığı kısa, ağıt niteliğindeki yazıda bambaşka güzeldi. Ve nem u zine de ayrı bir güzel yazı idi. Eline sağlık büyük usta...
Bu incelemeyi yazıp yazmamakta çok kararsız kaldım.Yazacaklarımın eksik kalmasından korktum sanırım.Bir inceleme yazmak sanıldığı kadar da kolay değilmiş dedim.Nereden başlayıp,hangi konulara,ne şekilde değinmeli ki insan?Sonra oturdum bir ucundan tutup yazmaya başladım...İlk olarak kitapta verilen bilgiler doğrultusunda Mehmed Uzun'un yaşamına kısaca değinmek isterim.Zira bir kitabı okurken yazar hakkında da bilgi sahibi olunması gerektiğinin kanaatindeyim.

Mehmed Uzun Modern Kürt edebiyatının yaratıcılarındandır.Birçok yazar gibi sürgün hayatı yaşamıştır ve bu yaşadıklarını kitaplarının her bir cümlesinde görmek mümkün.12 Mart 71'den sonra başlayan "özgürlük avı" dönemlerinde bir fikir suçlusu olarak tutuklanmış,Diyarbakır,Mamak... gibi belli başlı cezaevlerinde yatmış,çok genç yaşta İsveç'e sığınarak siyasi mülteci olarak yaşamak zorunda kalmıştır.Memleket özlemiyle geçirdiği o zorlu yıllar,aileden,sevdiklerinden,geride bıraktığı o buruk anılardan,ülkesinden ve en önemlisi dilinden uzak kalan birinin yazdıkları da acı ve hüzün dolu olur. Bize ise bu hüzne ortak olmak düşer. Lâkin sadece hüzünlenmek de yetmiyor. Okumak ve okutturmak adına yeni adımlar atmak gerekiyor. Mehmed Uzun tanınmalı,tanıtılmalı,sesi daha çok duyurulmalı. Çünkü sadece bir millete değil,çok kültürlü olan bu dünyaya,bu ülkeye,bu insanlara ders verecek,kalkındıracak eserler verdi. O da her yazar gibi anlaşılmak istedi...Daha çok yazmak,daha çok anlatmak istiyorum.Mehmed Uzun'un bende olan yeri apayrı. Duyguları,düşünceleri,yazdıkları ve yaşadıklarıyla içimde,kalbimin en ücra köşesinde çoktan yer edindi. Bu kitabı okurken dedim ki "Anlat Mehmed Abi. Sen anlat biz dinleyelim,öğrenelim,araştıralım. Sen anlat gözümüz yaşlı,yüzümüz kızarmış,bambaşka bir kişiliğe bürünerek,bizlere verdiğin demetlere deste deste bilgiler koyarak yola çıkalım. Anlatalım,anlattıralım..."

Evet kitap okuyormuş gibi değil de,Mehmed Uzun karşımdaymış da bana anlatıyormuş gibi hissettim. Abarttım mı? Kimilerine göre evet,kimilerine göre hayır. Ama okudukça,o lezzeti aldıkça daha çok okumak,araştırmak istiyorum. Ve önümde upuzun bir yol,öğreneceğim çok şey var...


NAR ÇİÇEKLERİ
Bu bölümde Mehmed Uzun'un çocukluk yıllarına doğru yavaşça süzülüyoruz.Yaşamına yön veren,etkileyen birkaç insan ve sürekli dile getirdiği Nar çiçekleri peşimizden geliyor.İçimizi burkan birkaç anı,yer yer gözyaşımızı tutamadığımız acı gerçekler...Katledilmiş insanlar,yok edilmeye çalışılmış diller ve kültürler,çıkarları uğruna bağnazca komşusunu öldüren "insanlar"... Ve daha bilmediğimiz,bilip de bilmezden geldiğimiz birçok olay ile yüzleşiyor,bir kez daha vicdanımızı yokluyoruz.

BİR HÜZÜNDÜR AYRILIK
Ülkesinden göç etmiş,göç etmeye mecbur bırakılmış,ömrünün büyük bir kısmını sürgün hayatıyla geçirmiş,memleket hasreti ile yanıp tutuşmuş, mezarlarının bile nerede olduğu bilinmeyen birçok yazar ve şair. Türk,Kürt,Arap,Ermeni... Tanıdığımız ve tanımadığımız bu güzel insanları Mehmed Uzun kalemiyle yâd ediyor,okumadıklarımızı okumak istiyor,okumuş olduklarımızı ise tekrar okumak ihtiyacı duyuyoruz.

ŞİDDET VE KÜLTÜREL DİYALOG
Mehmed Uzun'un kendisinin de belirttiği gibi Kürt sorunu,nedenleri ve çözüm yollarına ilişkin kendi görüşlerinin yer aldığı bölüm. Kendi dilini kullanıp,kendini özgürce ifade etmek istediği için hapishane köşelerinde yaşadıklarına kısaca değinmiş olması bile yüreklerimizi burkuyor. O ağladığını belirttikçe,o utanç verici günleri gözümüzde canlandırmaya çalışıyor ve biz de bir Mehmed Uzun oluyoruz. Onunla birlikte göğüs geriyor,güçlü olması için destekliyor ve teselli ediyoruz.

ÇOKKÜLTÜRLÜ TOPLUM
"Çokkültürlü,çok kimlikli toplum nasıl olmalı?" konulu konferansta düşünce ve deneylerini Türkçe olarak ifade ediyor Mehmed Uzun. Türkiye'nin ve İsveç'in çokkültürlü topluma bakış açılarını değerlendirilerek gözler önüne serilmiş. O dönemde ve geçmişte yapılan yüz kızartıcı tutumlar bugün bile sergilenmekte. Bugün bile bizden olmayanlara, farklı kültürlere ve değerlere kapalı duruma gelmişiz. Peki ya bizden olmayana karşı saygı duysak, hoşgörsek,dışlamasak? Kişiliğimizden ne kaybederiz? Mehmed Uzun'un kendi deyimiyle : "Söyleyin,başta Türkiye olmak üzere bunun herkese yararı olmaz mı? "

KAN KANLA YIKANMAZ
Antolajiya Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatı Antolojisi)'nin yayınlanmasına ilişkin düzenlenen gecede yapılan bu kısa konuşmayı okuduktan sonra antolojiyi temin etmek istedim. Diğer bölümlerde de adı geçen birçok yazar ve kitap var. Aynı şekilde onları da en kısa sürede araştırmak istiyorum. Bu konuşma içersinde "Umarım,Kürtçe ve Türkçesi iyi olan arkadaşlar günün birinde bu antolojiyi Türkçeye de çevirirler ve Türk okuyucusuna da bu ilginç yazarları ve edebi metinlerini sunarlar. "diyor Mehmed Uzun. Daha ne duruyorum ki diye iç geçirdim. Eksik bilgilerin üzerine bir yığın daha ekleyip bu bölümü bitirdim.

ÖTEKİLER
Evet ötekiler,ötekilere duyulan saygı,sevgi,hoşgörü... Homeros,Ksenephon,Memê Alan,Faulkner, Canetti, Seferis,Perse ve Kemal. Ve daha niceleri... Mehmed Uzun okudukça etkilendiği,mutlu olduğu yazarlar ve kitaplarına,ötekilere değiniyor kısaca. Bu defa Çokkültürlülük temasını Edebiyat ile bağdaşlaştırıp gözümüzün önüne getiriyor. Öğrenmemiz için,kendi değerlerimize duyduğumuz saygıyı ötekilere de duymamız için. Çokkültürlü bir toplum olabilmemiz için. ..

MUSA ANTER 'E AĞIT
Ne kadar samimi,içten bir sesleniştir bu böyle. Masalsı bir anlatım ile gülümseyerek,aynı zamanda hüzünlenerek,bir şehri;Diyarbakır 'ı güzellikleriyle ve içinde barındırdığı nice acı dolu hikayeler olduğunu bilerek bir film şeridi gibi göz önünden geçiriyoruz . Musa Anter 'i tanımalıyız. Musa Anter'i anlamalıyız. Sevdiği şehirde, o kör kurşunlara siper olan bu güzel insanı yeniden okumalıyız. Neden öldürüldü,yaşamına neler sığdırdı,giderken bizlere neler bıraktı?

AKLIN VE VİCDANIN SESİ
Musa Anter,Mehmet Sincar, Uğur Mumcu... Türkiye'de durmadan kan akıyor diyor Mehmed Uzun. Vahşetin, zorluğun, şiddetin egemen olduğu bir ülkede aklın ve vicdanın sesinden ne kadar söz edilebilir? İnsanlar ne zaman özgürce düşüncelerini dile getirebilecek? Peki ya bizler daha ne kadar susacak ve katledilen insanların geride bıraktığı eserlere tarafsız bir şekilde,vicdanımızın sesini dinleyerek kulak verecek,saygı duyacağız? Ne zaman?

YAŞAR KEMAL
Yaşar Kemal'i bir de Mehmed Uzun'dan dinleyeceksiniz... Bu bölümde herhangi bir şey yazmak istemedim. Çünkü Yaşar Kemal severler, aynı şekilde Mehmed Uzun'un da ne kadar çok değer verdiğini,etkilendiğini göreceklerdir...

Keyifli okumalar...
Bu kitabı incelemeye nasıl başlanır bilemiyorum.
Mehmed Uzun'un bu ikinci kitabıydı bitirdiğim ve anladım ki diğer kitapları da okunmak için listeme girdiler.
Yazdığı kitaplar yüzünden yargılanmış bir yazar var karşınızda, halbuki tek suçu kendini ifade etmesi bir de milletinin hak ve hukukuna dair yazılar yazmasıdır bu yazılarda hiçbir suç unsuru teşkil edecek bir şeye rastlayamazsınız.
Bu kitapta da öyle yapmıştır. Hem kendini hem de milletini anlatmıştır. Benim bu kitabı bir gün gibi kısa bir sürede bitirmemin tek sebebi vardır o kendimden bir parça bulmamdır. Eğer gerçekleri okumak, bir Kürdün gözünden bakmak istiyorsanız yaşama Mehmed Uzun okumanızı tavsiye ederim..
'Bana denemeyi sevdiren betimlemeleriyle beni kilometrelerce ötedeki şehirlere ve bir miktarda çocukluğumun güzel yaz akşamlarına götüren buram buram toprak kokusunu ve kültürümü hissetiren bir şaheser en çokta mahkemede savcıyla olan konuşması hoşuma gitti birde çocukluğumun bir simgesi sayılan nar çiçekleri.Eseri elimden bıraktığımda diyar-ı bekirli arkadaşıma ya bu gavur mahallesi Diyarbakırın neresinde diye sorduran eser.'
Mehmed Uzun'un Türkçe yazdığı tek kitaptîr. . Mehmed Uzun 2001'de bu kitaptan dolayı yargılanmış ve beraat etmiştir. . Nar çiçekleri geçmişe olan bir özlemdir, sürgündür. biraz Nazım Hikmet biraz Ahmet Kaya dır.
Mehmed Uzun'un Kürtçe dışında kaleme aldığı tek eseridir. Kürt sorunu üzerine incelemelerin de bulunduğu, genellikle sürgün, ülkeye özlem temasını içeren öykülerden oluşuyor. Eseri tek cümleyle açıklamak zorunda kalsaydık eğer, kitapta geçen Gombrowicz'in "Sürgün bir mezarlıktır" cümlesi yeterli olurdu.
"Nar Çiçekleri"... Ve diğer kitapları gibi yine kendini gösteren "Yaşar Kemal " ama bir farkla. Bu sefer kitap Yaşar Kemal'e ithaf ediliyor. Mehmed Uzun her zamanki gibi doğal, yalın, akıcı anlatımıyla okuyucuyu kendine çekmeyi başarıyor. Her zamanki gibi Mem û Zin, Siyabend û Xecê, Cembelî û Binevşa Narîn aşkı yüreğinize serpiyor. Her zamanki gibi Memduh Şevket, Celadet Bedirxan, Musa Anter, Ahmed Arif... vs satırlarda yerini alıyor. Çokkültürlülük, öteki, sürgün, özlem, aydın olma, dengbejlik, azınlık, yaşam mücadelesi, insanlık, var olma... çok güzel hayat hikayeleriyle kafalarımızda yer ediniyor.
Bir sinema filmi izlerken gözleriniz dolabilir veya ağlayabilirsiniz bu doğaldır ama bir kitabı okuyup satırlarında gezinirken, hayal gücünüz kitabın filmini çekiyorken gözlerinizin dolması veya ağlamanız bu biraz daha zorlansa mucizedir..
Kökenimizin aslında “insanlık” olduğunun denemelerini yazmış olan Uzun’a sevgi ve saygılarımla..
"Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür."
Tüm insanlık tarihinin, hiçbir zaman tedavi edemediği, en önemli hastalığı olan ön yargılar, farklı ve değişik olana karşı duyulan düşmanlık, kuşku ve tedirginlikler sürüp gidecek mi? Bu hastalık tedavi edilemeyecek mi?
"Her şeyden önce dilimi, benim için çok kutsal olan varlığımı, Albert Camus'un deyimiyle ana yurdumu kaybettim."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Nar Çiçekleri
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
167
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752732339
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
"Nar Çiçekleri", Mehmed Uzun’un Türkçe yazdığı, hayatımıza değen dokuz denemeden oluşuyor. Çokkültürlülüğün, azınlık ve öteki olma sorununun, sürgün ve aydın olmanın onulmaz ağırlığının merkezde olduğu bu denemeler, şiddetin ve reddetmenin çözüm olamayacağını, ancak anlayarak, empati kurarak bir arada yaşanabileceğini savunuyor.

Kırık bir hüznün egemen olduğu bu denemeler, aynı zamanda arada kalanların dünyasına içerden bir bakış.

Kitabı okuyanlar 542 okur

  • Serdar Can
  • Demet
  • İrem
  • Serhad Yusuf
  • Şeyhmus GÜNEŞ
  • Fatma mingsar
  • Abdullah
  • Alya Samir
  • İsmail Efe
  • Zeki GÜZEL

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.3
14-17 Yaş
%2.1
18-24 Yaş
%21.9
25-34 Yaş
%42.7
35-44 Yaş
%22.9
45-54 Yaş
%3.1
55-64 Yaş
%1
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%47.5
Erkek
%52.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%66.1 (115)
9
%18.4 (32)
8
%9.2 (16)
7
%1.7 (3)
6
%1.7 (3)
5
%1.1 (2)
4
%0.6 (1)
3
%0.6 (1)
2
%0
1
%0.6 (1)

Kitabın sıralamaları