Rosalind Franklin'in çalıştığı laboratuvarın yöneticisi pozisyonunda olan Maurice Wilkins de kadınları ikinci sınıf insan olarak gören bir bakış açısına sahipti. Ne kadar çalışkan olursa olsun Rosalind'i hep yetersiz görmüştü. Ama bu durum Rosalind'in zerre umrunda değildi çünkü kendisi böyle saçma şeylerle uğraşmak yerine tüm vaktini bilime adamıştı.
...
Yani bu cesur kadın, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, kadın olmanın çok zor olduğu bir dönemde, otuz yedi yıllık ömrüne müthiş bir akademik kariyer ve hiç alamayacağı ama sonuna kadar hak ettiği iki adet Nobel ödülünü sığdıracak kadar mükemmel bir beyne sahipti. Ama bu dünyadan hiçbir takdir görmeden gitmişti. İlerleyen yıllarda bilim dünyası kendisini takdir etse de bu müthiş beynin sahip olduğu bir Nobel ödülü yoktu. Çünkü her iki ödülün de verildiği yıllarda Rosalind çoktan ölmüştü ve kurallar gereği ölü insanlara Nobel verilemiyordu.
Ölüm gerçekten tanımlanması garip bir fenomendi. Zira adamın oldukça sağlıklı görünen vücudu ve birçok organı yerinde duruyordu ama olay yerini terk eden bir şey vardı. Zaten insanlık da yıllardır vücuttan çıkıp giden bu şeyin ne olduğunu arıyordu. Tıpkı fişi çekilmiş elektronik cihazlar gibi. Her şey yerindeydi ama elektrik yoktu. İşte, ölüm tam olarak buydu. Vücudun elektriksiz hali.