Mihail Şolohov’un o devasa destanı Durgun Akardı Don’u 2021’de okumuştum,dört ciltten oluşan bu eseri elime aldığımda, sadece bir savaş ya da tarih romanı okuyacağımı sanmıştım. Ama sayfaları çevirdikçe kendimi öyle bir atmosferin içinde buldum ki, roman bitse de ben o topraklardan hala çıkamadım. Şolohov okumak, sadece satırları takip etmek değil; Don Irmağı’nın serin kokusunu içine çekmek, o küçük Kazak köyünün tozlu yollarında yürümek demekmiş meğer.
Kitapta beni en çok büyüleyen şey, Şolohov’un o muhteşem, adeta canlıymış gibi hissettiren betimlemeleri oldu. Don Irmağı romanın sadece geçtiği yer değil, kendi başına yaşayan, bazen hırçınlaşan bazen de adeta bir insan gibi suskunlaşan bir karakter. Yazar o köy hayatını, bozkırın rüzgarını, nehrin üzerindeki sis bulutlarını öyle bir anlatıyor ki, gözlerinizi kapattığınızda kendinizi o coğrafyanın tam ortasında buluveriyorsunuz.
Ve tabii ki Aksinya... Romanın her satırında kalbimi ayrı sızlatan, edebiyat dünyasının en güçlü ve en hırpalanmış kadınlarından biri. Şolohov, Aksinya’yı anlatırken kelimelerle adeta bir tablo çiziyor. Onun o asi, dalgalı siyah saçlarını, insanın içine işleyen kara gözlerini ve endamını okurken, sadece fiziksel bir güzellik görmüyorsunuz; o güzelliğin arkasındaki vahşi ama bir o kadar da kırılgan ruhu hissediyorsunuz. Attığı her adımda toprakta iz bırakan o dolgun bacakları, güneşte parlayan teni, aslında onun doğaya ve hayata ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduğunun birer resmi gibi. Aksinya, o durgun akan nehrin altındaki gizli girdaplar gibi; ne kadar baskılanırsa baskılansın, içindeki o tutkulu nehir hep gürül gürül akmaya devam ediyor.
Büyük olaylara, savaşın o yıkıcı rüzgarlarına girmeden, sadece insanı ve doğayı
bu kadar içeriden hissettirebilen çok az eser vardır herhalde. Durgun Don, bana