Anlamsız, yıllardır yıpranmamış bir şekilde, içinde, gençliğinden beri, yazgıya ilişkin bir önsezi, yaşamın güzel şeylerinin henüz
başlamamış olduğuna ilişkin bir inanç vardı.
"Dokuz gezegenimiz arasında Satürn neşeli olanıdır. Ağaçlarımız arasında da komedyen olan palmiyedir. Kuşlardan palyaçoluk, ördeğin tekelindedir. Meyvelerden ve sebzelerden domates, Shakespeare'in ödlek palavracısı Falstaff'ı oynayabilir. Şakacı olan muzdur. Ama Hamlet ya da Macbeth rolü için pancar biçilmiş kaftandır."
Ben kendimi aşkın içinde kaybedemezdim. Ben kendimi hayatın içinde kaybederdim. Aşık "gibi" bir şey olurdum, (bir şey işte.. aşığa benzeyen, aslında değil). Ama sefaletim "gibi" değildi, gerçekti.
"Sevince, kedere, acılara ancak belli bir dereceye dek dayanabilir ve o derece aşılırsa insan yok olur. Yani söz konusu olan, birinin güçlü ya da zayıf olup olmadığı değildir! Kendi yaşantısına ne ölçüde dayanabiliyor, mesele budur! Hem ahlaki hem bedensel anlamda. Kanımca kızgın bir ateşten ötürü ölen birine korkak demek nasıl garip olacaksa, kendi yaşamına son veren birine korkak demek de garip olacaktır.''
Okuduğu ve beğendiği şairler, başta Poe ve Baudelaire olmak üzere hepsi "asla"nın prensi değil miydiler? Onların beşikleri hep "olamaz" burçlarında sallanmış, ömürleri "imkansız"ın ülkesinde geçmişti. Hayatımızı geri dönemeyecek bir uca taşımazsak, şiirin peteğini nasıl doldururduk? Onun için gürültülü neşesine, riyazi denebilecek bir tahlil kabiliyetine, geniş hayat iştahına rağmen Mümtaz, o zamana kadar ömrünün ve gençliğinin kendisine üst üste açtığı sofraları reddetmekle kalmamış, hayatının acı taraflarını ancak yaşanacak iklim gibi kabul etmişti.