Hayvan Çiftliği beni en çok, yazıldığı dönemin çok ötesine geçebilmesiyle etkiledi. Kitabı okurken sürekli ‘Bu hala aynı yaşanıyor’ diye düşündüm. Orwell insanların gücü ele geçirdiğinde nasıl değişebildiğini, çıkarların zamanla nasıl her şeyin önüne geçebildiğini çok gerçekçi anlatmış. En şaşırtıcı olan ise bunları yıllar önce yazmış olmasına rağmen bugün bile bu kadar tanıdık gelmesi. Sanki insanlar hiç değişmemiş; Orwell de bunu o yıllarda görüp anlamış. Kitabı okurken, insan doğasını ve toplumları ne kadar iyi gözlemlediğine hayran kaldım. Kitap bittiğinde sadece güzel bir hikâye okumuş gibi hissetmedim; insanları, toplumu ve bazı olayları farklı gözle değerlendirmeye başladım.
Vakit gece. Yarı karanlık bir yoldan kuzenimle yürüyoruz ama nasıl yağmur yağıyor. Hani bardağı bırak sürahiyle birlikte boşanıyor gökyüzünden yağmur. Karşımızdan sol tarafımızdan biri geliyor. Eskiden bozma gri bi takım elbise ve fötr şapkası var başında. Ağzında sigarasıyla bir türkü tutturuyor. Sesi çok tanıdık. Dönüp bakıyorum Aşık Veysel. Kuzenimi bölüp dur bak diyor gösteriyorum. Yürümeye devam ediyoruz. Yol açılıyor. Önümüzde papaz giysisiyle İsmail abi var. Yanında da cemaatçi bir tip. Beraber yürüyorlar sohbet ede ede. Ayrılacakları vakit arkasını dönüyor İsmail abi. Adamın elindeki siyah poşetten biraları çıkarırken beni görüyor, tanımıyor. Akrabam gibi tanıdık geliyor bana oysaki. El sallıyorum kafasıyla karşılık veriyor selamıma. O mezarlığa içmeye giderken biz devam ediyoruz yürümeye ve binanın kapısına geliyoruz. Kapıyı tam kapatamamış olacağım ki merdivenleri çıkarken kapı sesini duyuyorum, kalabalıklar. Adamlarıyla Escobar'ın bizim binada ne işi var. Maalesef uyandım.