Yüzyıllar boyu şeriat kuyusunda debelenen Türk milleti, büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'le bu kuyudan çıkarılıp aydınlığa kavuşturulmuştu. Ama ne var ki, şeriat yoluyla kendilerine pay çıkarmak peşinde olan yobazlar, onu canlandırmak için ellerinden geleni yapmaktalar. İşin en acı tarafı da Atatürk' ün dinimizi bu şeriatkurallarından kurtarması, din ve dünya işlerini birbirinden ayırması için kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı, kişinin soluk almasına, yatıp kalkmasına, konuşmasına, iş yapmasına ve cinsel yaşamına kadar gökten indirildiği söylenen kurallarla müdahale eden şeriat vasıtasıyla insanların özgürlüklerini yok etmektedir. Tanrı'nın verdiği aklık ullanmayıp şeriat yolunda koşan toplumların sonu yok olmaktır.Koca Osmanlı Devleti akıl gavurdan, devlet bizden laflarıyla kültür,akıl ve bilim yollarını kapayarak şeriat kurallarını sürdürdüğü için yıkıldı. Bugün de şeriatçıların, devleti idare edenlerden bulduklarıyüzle demokrasinin, daha doğrusu insan özgürlüğünün olmazsa olmazı olan laikliğe dinsizlik damgası vurarak, 90 yıl önce kazandığımız ve bugün en yüksek aşamasına ulaştığımız ve onun sayesinde bulundukları mevkiye gelmiş oldukları devrimimizi yok etmeye çalışıyor olmaları çok acı.
Osmanlı Sultanlarının Halifeliği Sorunu
Bir rivâyete göre, Selim tarafından İstanbul'a gönderilmiş olan Halife Al-Mutawakkil Ayasofya Camii'nde hilâfeti resmen pâdişaha terk ve ferag etmiştir. M. d'Ohsson ve sonra M. Ata, eserlerinde bu rivâyeti yaymışlardır. Gerçekte, 1774'te Kırım Hanlığı'nın bağımsızlığı konusu ortaya çıktığı zaman Osmanlı padişahı, Ruslara karşı bu Müslüman devleti üzerinde halife sıfatıyla birtakım haklarını devam ettirmek iddiasında bulunmuş, Abbasî halifeleri zamanında tespit edilmiş klasik hilâfet nazariyesi öne sürülmüştü. Daha önceleri 1727 Ekimi'nde İran'a hâkim olan Afgan Şahı Eşref'le yapılan antlaşmada, Osmanlı padişahı bütün Müslümanların halifesi olarak tanınmıştır. Osmanlılar, Nadir Şah'a aynı şeyi kabul ettirmeye çalışmışlardır. Klasik hilâfet görüşü, 1258'de Bağdad'ın Mogollarca işgali ve Abbasîlerin yok edilmesi üzerine her İslâm sultanı tarafından taşınan genel bir unvandan başka bir şey değildi ve eski anlamını tamamıyla kaybetmişti. Mekke ve Medine'nin ve hac yollarının hâmisi olmak ise İslâm dünyasında üstünlüğü belirten bir sıfattı. Vaktiyle Abd Allah b. Zubayr, Muaviye'ye karşı Ka'be'nin hâdimi ve Hacc reisi olmakla üstünlük iddiasında bulunmuştu. Şahruh, Muharrem 833'te (1429 Kasım) Ka'be'yi örtü ile örtmek ve Mekke'de çeşme yaptırmak istediği zaman Mısır Sultanı bunu bir üstünlük iddiası sayarak reddetmişti. Fâtih Mehmed'in hac yolları üzerindeki kuyu ve çeşmeleri tamir arzusu aynı şekilde Memlûk sultanınca olumsuz karşılanmıştı. Selim'in Şirvanşah'a gönderdiği Mısır fetihnâmesinin, "Büyük Hilafet" anlayışını yansıtmak bakımından özel bir önemi vardır. Selim, bu mektupta, Memlûklerin Hicaz hac yolunu "Arap eşkiyasından" koruyamadıklarını, kendisine Allah tarafından İslâmiyet kanûnlarını düzene koyma ve Ka'be mahmillerini techiz vazifesi verilmiş olduğunu ifade
Sayfa 144 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Osmanlılarda saltanat değişikliğini düzenleyen bir kanûn ve gelenek yoktu. Daha doğrusu, eski Türk geleneğine göre hüküm-dar otoritesinin kaynağı Tanrı olduğundan, bu otoriteyi kimin alacağını tâʻyin etmek de Tanrı'ya ait bir iş sayılırdı. Bunu Tanrı'nın bağışlayacağı kut tâʻyin etmeliydi. Bu sebepten veliahd tâʻyini de mümkün değildi. I. Mehmed'in veliahd tâʻyin etmesi istenen sonucu vermemiştir. Kardeşlerden her biri saltanata aynı derecede hak sahibi sayılırdı. Bir pâdişah ölünce kardeşler arasında mücadele kaçınılmaz bir haldi ve bu durum bilhassa Bayezid'in oğulları ve torunları arasında devleti büyük buhranlara ve tehlikelere sürüklemişti. Müddeiler mağlup olunca yabancı hükümdarlar yanına kaçıp devlete daimi bir tehdit teşkil etmekte idiler. Bizans'a kaçan Osmanlı şehzâdesi Orhan, İstanbul surları üzerinde Fâtih'e karşı savaşmıştı. Fâtih, tahta çıktığında henüz memede olan kardeşi Ahmed'i "nizâm-i âlem" uğruna boğdurmuştur. Sonraları kanûnnâmesinde, sultan olanın kardeşlerini nizam-i âlem için idam etmesinin "câiz" olduğunu ve ulemanın bunu "câiz" gördüğünü ifade etti. Bu, aslında zorunlu bir kanûn değildir. Nizam-i âlem için zaruret halinde cevâz verilen bir fiildi. Fâtih bununla egemenliğin bölünmezliği ve devletin parçalanmazlığı prensiplerini her şeyin üstünde tuttuğunu göstermekte idi. Bu prensipler, Cem ile Bayezid, daha sonra II. Bayezid'in oğulları arasındaki mücadelelerde ortaya çıkacaktır. Askerin ve kamuoyunun onayladığı bu prensip, imparatorluğun birliğini korumaya yönelikti. 15. ve 16. yüzyıllarda nizâm-i âlem için kardeş katlini zorunlu bir önlem diye kabul eden Osmanlı kamuoyu, 16. yüzyıl sonlarında artık bunu iyi görmeyecektir. Birtakım özel koşulların da yardımı ile ekberiyyet, yani hânedânın sağ bulunan en yaşlı üyesinin saltanata geçmesi
Sayfa 120 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Türk kağanı, her ne kadar Tanrı tarafından tayin edilmekteyse de o, tanrının yeryüzündeki temsilcisi veya gölgesi değildi. Esasında kağanın, Zerdüşt inancında olduğu gibi, yeryüzünün işlerini düzene koymak gibi bir vazifesi bulunmuyordu. O doğrudan Türk milletini yönetmesi için kağan olarak tayin edilmiş ve Türklerin işlerini düzene koyması için vazifelendirilmişti. Yönetme gücü Tanrı'dan geliyordu ama ülke Tanrı adına yönetilmiyordu. Bu yüzden toplumsal ilişkileri, umumi ve özel hukuku, tarihin derinliklerinden gelen yüksek tecrübeye dayalı töreler belirliyordu. İli ve töreyi tutmak, devleti kurup kanunları uygulanabilir kılmak anlamına geliyordu.
Sayfa 57
Geleneksel Yahudi inancına göre, Tanrı önce İsrail milletinin atası Hz. İbrahim’le daha sonra da Hz. İshak ve Hz. Yakup ile bir antlaşma yapmış , Hz. Musa ile bu antlaşmayı yenilemiştir . Bazı yahudi Haham’larına göre , seçilme Tanrı tarafından değil , İsrailoğulları tarafından yapılmıştır. “Tanrı , İsrailoğulları’nı değil, İsrailoğulları Tanrıyı seçmiştir .” Çünkü Tanrı , Torayı bütün milletlere teklif etmiş , hepsi de reddetmiştir . Sadece İsrailoğulları kabul etmiştir . Zaten bu dönemde Tanrıya inanan ve tek tanrı kavramını sahiplenenler sadece İsrailoğulları olmuştur . Seçilmişlik fikri , Yahudileri tarih boyunca daima diğer milletlerden farklı kılmıştır. Yahudiler , her türlü baskı ve zorlama karşısında milli ve dini kimliklerini bu fikir sayesinde korumuş , ve ideallerini daima canlı tutmuşlardır . Bu sayede onlar , yaklaşık iki bin yıllık sürgün hayatından sonra , 1948 de kutsal topraklarda bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı başarmışlardır ..
Sayfa 126·Kitabı okudu
Din
Eski Türklerde, beyliği ancak Tanrı bağışlar inancı vazgeçilmez bir gelenekti. Herhangi bir hanlık veraset kanûnu yoktu. Kurultay kararı veya bir savaş sonucu zafer, Tanrı'nın kut'una mazhar olunduğuna bir işaret sayılır; yaş veya vasiyet, beylik/hanlık için bir kural kabul edilmezdi. Aslında, her oğula bir yurdluk verilerek ülkenin beyin oğulları arasında bölüşülmesi, Avrasya'da Türk-Mogollar arasında süregelen aile hukukundan kaynaklanmaktaydı. Osman ve Orhan fethedilen toprakları oğullarına ve alplara yurdluk (apanaj) olarak dağıtmakta ve en önemli uca büyük oğul atanmaktaydı. Ülkeye feodal bir karakter veren bu gelenek, Osmanlılarda merkeziyetçi bürokrasi güçlendikçe sembolik bir düzenleme biçiminde kalacaktır. Bununla beraber, Fâtih'ten sonra da devleti sarsan şehzâdeler mücadelesinin temelinde bu Avrasya egemenlik ve ülke anlayışının devamını görüyoruz.
Sayfa 27 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih