Bu kitabı Jack London'a başlangıç kitabı olarak seçtim ve çok bir beklentim yoktu. Ancak kitap beklentimin aksine beni oldukça tatmin etti.
Öncelikle dili oldukça akıcı ve anlaşılırdı. Bir kurt kırmasının doğumundan itibaren tüm gelişim süreci, Vahşi doğa yaşamı, insanlarla kaynaşması bir kurttan köpeğe dönüşme süreci başarılı bir şekilde anlatılmıştı. Öyle ki kendimi Beyaz Diş'le birlikte dünyayı yeniden keşfediyormuş gibi hissettim.
Ama kitap bir kurdun yaşam öyküsüyle sınırlı değil içerisinde hayata dair birçok konuyu barındırıyor.
Dikkatimi çeken konulardan birisi kurt-köpek kavramlarıydı. Beyaz Diş hem kurt hem köpek genlerini taşıyor, bu başlarda benim için herhangi bir şey ifade etmese de iki cins arasındaki farkları kitap ilerledikçe farkediyorsunuz.
Kurt doğası gereği oldukça vahşi, savaşçı ve özgürlükçü.
Köpek ise nesilden nesile evcilleşmiş, barışçıl ve teslimiyet timsali. Biri boyun eğmez bir asi diğeriyse insanı efendi hatta kitabın ifadesiyle tanrı olarak görüyor. Beyaz Diş'in insana en çok benzeyen özelliği bu iki zıt geni içinde taşıyor olması. Çünkü insanda zıtlıkların birleşimidir; ruh ve beden, ateş ve su, iyi ve kötü hepsini içimizde barındırıyoruz. Beyaz diş zamanla kurt doğasının boyun eğmezliğini bir kenara bırakıp köpekleşme sürecini yaşıyor ve bence bu insanın ruhsal gelişim sürecini, kendi heva ve hevesinden ziyade bir öğretiye, bir dine, kurallara uyum sağlama, diz çökme ve boyun eğmesini temsil ediyor.
Gelelim Beyaz Diş'in karakteristik özelliklerine; karakteri soyuna ve çevresine uygun bir şekilde gelişiyordu. Oldukça hırçın, sert, somurtkan ve dost canlısı olmaktan uzak, yalnızlığı seven bir yapısı var. Karakterinin böyle şekillenmesinde elbette Vahşi Doğa gibi acımasız koşullarda gözlerini açmış olması etkili, onu sembolize ediyordu,