Her şeyin birbirine benzediği, herkesin birilerinin kopyası olduğu bir dünyada, 'orijinal' kalmak mümkün müdür? Yoksa hepimiz birer taklitten mi ibaretiz?
Gelin, önce yazarımızdan bahsedelim. Sahi, Selim Nüzhet Gerçek’i tanıyan var mı? Genellikle basın tarihi, tiyatro ve karagöz üzerine yaptığı kıymetli araştırmaların gölgesinde kalmış bir isim o.
Fakat bu kurmaca eseriyle, Türk edebiyatında mizah ile insan psikolojisini jilet gibi keskin, bir o kadar da zarif bir çizgide bir araya getiriyor.
Kitap, ilk bakışta bir "ikiz" veya "olağanüstü benzerlik" temalı alelade bir durum komedisi gibi görünse de, perdenin arkasında tehlikeli bir soru gizli: Bireyin toplum içindeki varoluşu ve o tekinsiz kimlik karmaşası.
Biraz da kitabın bizi içine çektiği o tekinsiz atmosferden bahsedelim. Birbirine tıpatıp benzeyen iki insanın yollarının kesişmesi, basit bir absürt tesadüf değildir. Selim Nüzhet bize edebi bir oyun oynuyor ve o yumuşak dilinin altından sert sorular fısıldıyor: "Asıl olan kim?", Bizi biz yapan rütbelerimiz mi, yoksa karakterimiz mi?
Kitabın kapağındaki o heybetli, nişanlarla dolu üniformalar ve birbirinin kopyası olan sert bakışlar, aslında toplumsal bir illüzyonun maskesi. Dünya, unvanlara tapınacak kadar kördür; dış görünüşün arkasındaki devasa boşluğu asla fark edemez.
Yazar, bu acımasız gerçeği yüzümüze vururken ağdalı, iddialı ve okuru yoran bir dil kullanmıyor. Aksine; eski İstanbul’un o tatlı, nüktedan ve hafif sisli atmosferini ruhumuza üflüyor.
Cümleler aceleci değil; karakterlerin şaşkınlıklarını, o belirsiz ve muğlak hallerini sindire sindire aktarıyor. Ama o sakinliğin arkasında hep bir tetikte olma hissi var.
Kimin gerçek, kimin gölge olduğu belirsizleşip karakterler o puslu atmosferde birbirine karıştığında, yazar son