Akşama uyanmanın ve hâlâ yaşıyor olmanın garip duygusu içinde oturdum uzun süre. (Kağan uykusuna devam ediyordu.) Artık mektubu okuyabilir olduğuma karar verdim. Okudum ve canım daha çok acıdı. Beni üzme Emel! Beni üz Emel! Üz beni, yüz beni! Üzme beni, yüzme beni! Bu ne gülünç ve güzel acıdır ki sen varsın ve bunca nicel farkın ötesinden bana geliyorsun beni kırıp geçiyorsun, bu ne tatlı bir tesadüf ne hoş bir işkence -öldüresiye gıdıklarken ağlatıyorsun, ağlatırken öldüresiye gıdıklıyorsun. Eytişim perisi! Yeryüzü kadar kalık cadı! Var olduğun için müteşekkirim sana! Sıkılan ve sökülen canıma açtığın pencereler için!
Sayfa 150
Alıntı
Dördüncü Bölüm, İstanbul'a Seyahat ve Buradaki İlk İkametim
Sonraki gün bu cemiyetten daha az zevk alıp Pera'ya geri döndüm. Burada, kirli dar yolların halk yığınları arasında altını üstüne getirmek için hemen limanın bu tarafında bulunan kenar mahalleler boyunca Pera, Galata, Tophane, Hasköy, Sen Dimitri/Tatavla gezintilerime başladım, bereket versin ki o vakitler yeni ölümlerin yaşanmadığı veba salgını bu gibi gezintilere çıkmamı henüz yasaklamamıştı. Tatavla içlerindeki böylesi bir gezintide bir evden had safhada tek sesli erkek çocuk korosunun seslerini işittim, onların kulakları tırmalayan çığlıkları sokakların şerbet, ciğer, simit ve helva satıcılarının; "Bich Hibi schekerli scherbet" (wie Eiskühler Zucker (24)), "Joha: gewreky" (frische-Bretzel (25)), "karadschigu" (Lebern (26)), "Iatlu ssu schatzas hibi" (Süßes Wasser so wie Zucker (27)) vesaire gibi en dikkat çekici haykırışlara kat kat üstün gelmişlerdi. Bayağı, gösterişsiz eve gittim ve orada görünümleri ve hitabetleri bana gayet garip görünen fakat hocalarıyla beraber dolgun boğazlarından gelen haykırışlarına içeriye girişimle hiçbir şekilde kafaları karışmayan Suriyeli Hıristiyan çocukların Arap okuluna tesadüf ettim.... (24) Buz gibi şekerli şerbet. (25) Taze gevrek. (26) Kara ciğerci. (27) Tatlı su, şeker gibi.
Sayfa 95 - Kronik Kitap, 1.Baskı, Eylül 2023·Kitabı okudu
Reklam
Aşağıya doğru tatlı bir süzülüşle kayarken tesadüf edeceğim şekilsiz ve yumuşak mahlukları, yeni doğmuş bir kuzuya dokunur gibi, ihtimamla okşayacağımı, irili ufaklı balıklarla göz göze gelip gülüşeceğimizi ve dipteki yosunları kadın saçları, taş ve kumları mücevher taneleri gibi avuçlarımda tutacağımı biliyorum.
Sayfa 89 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Karşılaşmamız tesadüf mü sence? Pir Mevlânâ ne der, bilir misin? Allah sana ne arıyorsan onu verecekti. Ne arzu ediyorsan o olursun. Kuş kanatlarıyla uçar ama mümin arzularıyla uçar. Peki, sen ne arıyorsun, senin arzun nedir?” Hiç düşünmeden bir çırpıda yanıtladım, “Huzur, bir tatlı huzur isterim.."
Sayfa 57 - Cezve Kitap
Türk-Memlük devletindeki bir eserde yaratılış hikayesi
"İlk çağda yağmurdan hasıl olan seller Karadağcı denilen bir dağdaki mağaraya çamur sürükleyip getirdi ve bu çamurları insan kalıbına benzeyen yarıklara döktü. Su ile toprak bir müddet bu yarıklarda kaldı. Güneş Saratan burcunda idi ve sıcaklığı çok kuvvetli idi. Güneş, su ve toprak döküntülerini kızdırdı, pişirdi. Mezkûr mağara kadının karnı (batnı) vazifesini gördü. Su, toprak ve güneşin harareti (ates) unsurlarından ibaret olan bu yığın üzerinden dokuz ay mutedil rüzgâr esti. Böylece dört unsur birleşmiş oldu. Dokuz ay sonra bu yaratıktan insan şeklinde bir mahlûk çıktı. Bu insana Türk dilince 'Ay Atam' denildi ki 'ay baba' demektir. Bu 'Ay Atam' denen kişi sağlam havalı ve tatlı sulu yere indi. Kuvvet ve neşesi günden güne arttı, orada kırk yıl kaldı. Sonra seller bir daha aktı, yukarıda zikredildiği gibi mağaradaki yarıklara toprak doldurdu. Güneş Sünbüle yıldızında idi. Binaenaleyh bu toprağın pişmesi zamanı güneşin aşağı indiği devre tesadüf etti ve bundan dolayıdır ki bu topraktan yaratılan kişi dişi oldu. Bu dişi kişiye 'Ay-va' adı verildi ki 'ay yüzlü' demektir. Ay Atam ile Ay-va evlendiler. Bunlardan kırk çocuk dünyaya geldi. Yarısı erkek yarısı dişi idi. Bunlar birbiriyle evlendiler. Ana ve babaları öldükten sonra çıktıkları mağaraya gömüp ağzını altın kapı ile kapadılar ve kapının yanına çiçekler koydular." Ebûbekir bin Abdullah bin Aybek ed-Devâdârî, Mısır'daki Kıpçak Türk Devleti (Memlük) sultanlarından Muhammed bin Kalavun zamanında yaşamış Türk asıllı bir tarihçidir. Dureru't-Ticân ve Gureru Tevârîhi'l-Ezmân adlı tek ciltlik ve Kenzu'd-Durer ve Câmiu'l-Gurer adlı dokuz ciltlik iki dünya tarihi yazmıştır. Arap dilindeki bu eserlerin yazmaları İstanbul kütüphanelerinde bulunmaktadır Ebûbekir bin Abdullah, birbirini tamamlayan bu iki rivayeti Ulu Han
Ebûbekr bin Abdullah bin Aybek ed-Devâdârî, Kenzu'd-Durer·Kitabı okuyor
Alıntı
Bir Şair Bir Kitap
Haydar Ergülen – 40 Şiir ve Bir 'Bütün bahçeler sende toplanmış, gül müsün nesin?' Hafız ** O nane likörüne bayılırdı ama, ben onu sıcacık bir kahvenin dumanına benzettim, o da beni birine benzetmiş olmalı ki, tuttu aşk derdine düştü, şimdiyse terketme sevdasında! ** Aşk dünyaya bizden önce gelmiş de erkenden açmış gibi dükkânını, onun kokusuyla tamdım aktarları, acı sözlerini aşkın tuzu biberi saydım, onun huylarıyla karşılaştım eski tuhafiyelerde: ** Şimdi yanık şekerim sert, hayat ondan da dert, ben zaten tiryakiyim, ayrılık aşktan da berbat! Ah karamela, şekerim, aşk tatlı da insanlar berbat! * Üstünde yağmurdan başka hiçbir şey yoktu anlam olmak için yeterince çıplaktın şiirin nasıl bir şey olması gerektiğini hatırlatıyordu gözlerin, sana böyle inandım: ** Maviydin bir özletip bir geri çekiyordun denizlerini! ** taşındın üstümüze yeni komşumuz gibi, eski ahşap huysuzdur, sızlandım durdum önce: Kalbim terketme evini!
Kırmızı Kedi
Reklam
Reklam