163’ÜNCÜ MADDE
Bu kanun maddesi, şimdi de dinden bahsetmek, dinden faydalanmak cesaretini gösteren, medrese içinde ve sarık altında yetişmiş, medrese ve sarık düşmanı Şemseddin Günaltay’ın hediyesidir. Topyekûn İslâmiyeti topyekûn kanun dışı sayan ve onu telkin mevzuunda en küçük hareketi en büyük fezahet diye gösteren bu madde, tarih boyunca müslümanlığa edilebilmiş hakaretlerin en ağırını, bu müslüman millete yöneltilmiş tecavüzlerin en şenîini belirtici bir ruh ve zihin haletine bağlanmalıdır. Sadece 27 yıllık özüyle Halk Partisini ifade eden bu ruh ve zihin haletine göre, 163’üncü madde içinde şöyle bir emr-ü irade vardır:
“–Bu milletin yüz karası dinidir; ve bu yüz karasından daha kötü bir şey; daha iğrenç bir nesne yoktur. Bunu açıkça söyleyemediğimiz için herkesi kendi tek başına, hırsızlık eder veya cinayet işler gibi ibadette serbest bırakıyoruz. Fakat bu ibadetin ve bu ibadet etrafındaki hisler ve fikirlerin mâşerî ve içtimaî her tecellisi yasaktır. Kimse kimseye (Allah’tan kork! Din emrediyor!) bile diyemez.
Dinî hisleri uyandırıcı her telkin şu kadar ay veya sene hapis veya…..”
Bir memleketi, kendi öz ruh kökünden utandırmaya ve bu ruh kökünün icaplarına dair söz söylemeyi suç saymaya kadar giden bir kanun, eğer o memlekete dışardan musallat bir işgal rejimine ait değilse, kime ait olabilir? Halk Partisine!.. Zira cihanda hiçbir yabancı işgal kuvveti düşünülemez ki, bu vatanı, Halk Partisinin aldığı kadar merhametsiz bir işgal altına alabilsin… Hele demokrasi iddiası güdülen bir âlemde, Firavunlar ve Nemrudlar asrının bile tanımadığı bu hürriyetsizlik müeyyidesi ve söz, tebliğ ve telkin masumiyetini ihlâl edici bu korkunç cendere ne demektir?
Şapkasının biçiminden potininin bağına kadar taklit ettiğimiz Amerikada protestanlığın ağzına böyle bir gem vurulsa,
Bu popülist orta yolcu sınıftan daha değişik bir orta yolcu sınıfa da dikkat çekmek istiyoruz. Bu kişiler çok yaygın bir kitledir. Bunlar, “Ehli Sünnet’im” derler. Üstelik belli tarikatlara, gruplara mensup olduklarını söylerler. Fakat bu kişilerin mezhebine göre erkeklerin illaki sakal bırakması lazımken, bunlar sakalsızdır. Yine bu kişilerin mezhebinde tüm telli sazlar haramken, bunlar müzik dinler, üstelik kimileri radyo, televizyon kurup, müzik yayını bile yaparlar. Bunların mezheplerinde haremlik selamlık farzken, kadın sesinin duyulması bile şüpheli iken, radyo ve televizyonlarında başı açık kadın spikerler kullanır, erkeklerle kadınların karışık oturacağı ortamları menfaatleri gerektirirse oluştururlar. Üstelik ısrarla mezhepçi görüşleri savunur, Kuran’ın anlattığı İslam ile mücadele bile ederler. Bunların savunduğu başka, yaşadığı başkadır. Bu yaptıklarını “tebliğ taktiği” gibi kılıflarla açıklamaya çalışırlar. “Ortam müsait olursa, olsaydı” başlığı ile başlayan konuşmalarında; mezheplerin sakal bırakma, müzik yasağı, haremlik-selamlık gibi izahlarını temize çıkarmaya gayret ederler.
(Ey Muhammed!) De ki: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim.”
Sâd, 38/86.
Kur’an açısından Hz. Musa bütün Çıkış anlatısı boyunca Kadim Mısır mitolojisinin kurguladığı kutsal politik güç ya da firavunluk ideolojisiyle mücadele etmiştir.Allah’ın Hz. Musa’ya vadettiği yardımla (Tâhâ, 20/46) süren mücadelede firavunun Kızıldeniz’de ölümü, hedefe ulaşıldığına işaret etmektedir.Bu yüzden Horus’un bedeni olarak inanılan firavunun boğularak ölümü Çıkış sürecinin sonunu ilan etmiştir.Çıkış anlatısının Kur’an versiyonu, bütün peygamberlerin kavimleriyle olan tebliğ mücadelesinin temel olarak üç boyutta gerçekleştiği tespitiyle uyumludur: (i) Peygamberlerin ilahi çağrısı, görünürde bir kavme ya da bir kentin halkına karşı dile getirilmiş olsa da esasen bütün insanlığa yönelik evrensel bir çağrıdır; (ii) Peygamberler temel olarak “âlemlerin rabbinin elçisi” olarak tevhit ilkesini tebliğ etmişlerdir; (iii) Peygamberlerin tebliğ stratejisi, muhatap alınan kavmin gündelik yaşamında etkili olan bütün batıl inanç, düşünce ve uygulamaları hedefleyerek bunları halkın gözünde zaafa uğratmaktır. Çıkış’ın Kur’an ile Tevrat anlatıları arasındaki en temel farklılık da İslam nübüvvet geleneğinin bu üç boyutuna ilişkindir.Kur’an’a göre peygamberlerin ilahi çağrısının evrensel boyutuna rağmen Tevrat’ta Çıkış anlatısının İsrailoğulları bağlamında insanlık tarihindeki küçük bir kavme münhasır bir içerikle öykülenmiş olması, bu anlatının evrensel değerini azaltmaktadır.Nitekim anlatının Tevrat nüshasında Hz. Musa’nın çağrısının İsrailoğulları dışında bir karşılık bulduğuna işaret edilmez. Ancak Kur’an anlatısında açıkça ifade edilen sihirbazların (Tâhâ, 20/70), firavunun eşinin(Tahrim, 66/11) ve firavun ailesinden olup imanını gizlemiş başka kişilerin (Mü’min, 40/28) Hz. Musa’nın rabbine iman etmiş olmaları, onun çağrısının Mısır halkının zihninde bir karşılığı olduğunu