“Ağrıdağının yamacında bir göl vardır. Bir harman yeri büyüklüğündedir. Suları som mavidir. Her yıl, bahar dünyaya yürüdüğünde, bir sabah, daha gün doğmadan Ağrıdağının tekmil çobanları bu göle gelirler. Gölün kırmızı kayalıklarına, bakır toprağına kepeneklerini atar, bin yıllık sevda toprağına otururlar ve Ağrıdağının öfkesini kavallarıyla, hep bir ağızdan çalarlar. Akşam olurken de bir ak kuş gelir, küçücüktür, kanadının birisini som maviye batırır, uçar gider. Arkada, az ötede de büyük bir at gölgesi göle doğru gelir. Gelir gelmez de ortadan kaybolur gider. Gün kavuşur kavuşmaz da çobanlar kavallarını hep birden keserler ve Ağrıdağının karanlığında solar yiter, karanlığa karışırlar.”
Bu upuzun paragrafı buraya bırakmak istedim. Gülbahar ve Ahmet'in anısına, onlar hatrına... Unutulup gitmiştir belki şu Ağrılıların, tekmil Van ve Erzurum dimağlarından... Ancak her nesil unutulmaması gereken bir destan bu. Gülbahar ve Ahmet'in yürek burkan destansı öyküsü.
Bu parçayı yazar, kitap boyunca iki üç defa okurun karşısına bırakıyor, bir nevi hazırlık niteliğinde. Başta anlamasa da, derin bir hüzün barındırdığını seziyor okur. Son sayfada da kavrıyoruz ki birçok anlamı içinde barındırıyormuş bu birkaç satır.
Ağrıdağının eteklerinde yaşanıyor tüm olan bitenler. Olay örgüsü şöyle:
Ahmet'in evinin bahçesine bir gün bir at gelir, üzerinde bulunan damgadan da anlaşılır ki sahipli bir atdır Ahmet'e konuk olan. Ancak 3 defa denemeden sonra bile gelir Ahmet'in bahçesinde durur. O zaman civar yörelerde şöyle bir anlayış var imiş. At 3 defa salınır ve yine aynı kapıya gelirse atın sahibi bey de olsa, paşa da olsa, Osmanlı padişahı, Acem şahı da olsa, Köroğlu da olsa, o evin sahibi kellesini verir de bu atı veremezmiş. İşte bundandır ki at artık Ahmet'in olmuştur, Hak böyle bir