10/10
·254 syf.··
Beğendi
·
2026 27. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 11 Mayıs 2026 15:01
Siyahla beyaz gibi iki zıt rengin birleşmesi ne kadar mümkün olabilir ki? Bu roman Yokluk Ülkesinde yaşayan hayal mi gerçek mi bilemeden birbirinden ayrılamayan iki ruhun hikayesini anlatıyor. Ionix döngüsü sırasında Oasis ve Lapis gezegenlerinin birbirine yaklaşması yakınlaşıp uzaklaşması gibiydi kadın ve adamın tüm ilişkisi.. lonix daha çok soğuk, uzak ve biraz yalnız bir yer gibi. Oasis ise tam tersi. Daha sakin, güvenli ve huzurlu bir yer gibi. Ionix burada kendi korkularıyla ve geçmişiyle yüzleşiyor. Her şey biraz karanlık ve kafa karıştırıcı. Oasis ise zaman yorulsa ya da kendini toparlamak istese Ionix'e yöneliyor. Burası ona iyi gelen, nefes aldıran bir alan. Hikaye boyunca kadın ve adam lonix ile Oasis arasında gidip geliyor. Yani bir yanda zor duygular, diğer yanda huzur arayışı var. İnsan hayatında ikisi de var. Hem zor anlar (lonix) hem de rahatladığın yerler (Oasis). Önemli olan bu dengeyi kurabilmek. Petrikor, yağmurun toprağa düştüğü o ilk anın kokusu. Kadın ve adam ne zaman bi araya gelse yağmur yağıyor ve o koku sanki bi mesaj veriyor. Bir ofis masasında sıradan bi iş günü başlayan düşüşler ve çıkışların olduğu imkansız bi çekim. Adları olmayan bu iki iş arkadaşı uzak, soğuk, sessiz gelgitler yaşıyor. Aralarında uçsuz buçsuz bir boşluk, aşılması imkansız bir mesafe var. Ta ki siyah gölge aralarındaki uzaklığı daha da büyütüp imkansıza dönüşene kadar. Adam söze girdi, konuşmanın sıcaklığını bozmadan: "Tenere Ağacı," dedi, "Çölün tam ortasında tek başına duran bi ağaçtı. Düşünsene.. koskoca bir coğrafyada yalnızsın ama yine de yol gösteriyorsun. Oradan geçenler onun sayesinde yönünü bulurdu. Çölde tek başına duruyor ama o tek başınalık bir eksiklik değilmiş gibi... bir işaretmiş, bir nefesmiş." "Ve sonra bir gün... sarhoş bir sürücü çıkageliyor
PetrikorJonah Axon · Limera Yayınları · 202669 okunma
Vazgeçişin Anatomisi
8/10
·173 syf.··
Beğendi
·
2026 32. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 02 Mayıs 2026 22:49
Gianfranco Calligarich’in Kentte Son Yaz’ı, aslında bir şehirden ziyade bir vazgeçişin anatomisini çıkarıyor. Hikaye boyunca hissettiğimiz o ağır atmosfer, coğrafi bir konumdan çok Leo Gazzarra’nın zihninin içinde olup bitenlerle ilgili. Leo, hayata eklemlenmeyi reddeden, dünyanın ona sunduğu rolleri üzerine emanet bir ceket gibi giyen bir karakter. Onun Roma’da olması bir tesadüf gibi; sanki başka bir yerde olsa da yine o bitmek bilmeyen ikindi vakti sıkıntısını ve aidiyetsizliği beraberinde taşıyacakmış gibi duruyor. Romanın en can alıcı noktası, insan ilişkilerindeki o telafi edilemez boşluğu göstermesi. "İlk yüz kilometre boyunca ikimiz de konuşmadık. İşte iki kişinin, bir kişiden daha fazla sessizlik yarattığını o sefer anladım," cümlesi, kitabın duygusal omurgasını oluşturuyor. Calligarich burada yalnızlığın sadece tek başınalık olmadığını, bazen bir başkasının varlığının o sessizliği daha da büyütüp somut bir duvara dönüştürebileceğini hatırlatıyor. İki insanın yan yana gelmesi her zaman bir birleşme doğurmuyor; aksine bazen birbirlerinin eksikliklerini aynalayıp ortaya çıkan sessizliği daha da ağırlaştırıyorlar. Arianna ve Leo arasındaki ilişki de tam olarak bu sessizliğin üzerinde yükseliyor; birbirlerini kurtarmaya çalışırken aslında sadece kendi batışlarını izliyorlar. Eserin başarısı, dramatik bir patlama yaratmamasında saklı. Her şey çok sakin, çok gündelik ve bir o kadar da geri dönülemez bir şekilde akıyor. Yazar, okuru büyük trajedilerle değil, küçük hayal kırıklıklarıyla ve "olmasa da olur" diyerek geçiştirilen anlarla köşeye sıkıştırıyor. Kitabı bitirdiğinde insanın üzerinde kalan his, bitmiş bir yazın ardından gelen o amaçsız akşam serinliğine benziyor. Calligarich, hayata tutunmak için geçerli bir sebep bulamayanların, kalabalıklar içinde kendi
Edebiyat
Kentte Son YazGianfranco Calligarich · Can Yayınları · 2022468 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Bir Zihnin Trajik Yükselişi ve Düşüşü
8/10
·325 syf.··
2026 7. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 30 Nisan 2026 00:00
Daniel Keyes'in kaleminden dökülen bu sarsıcı eser, zekanın bir lütuf mu yoksa insanı kendi türünden koparan trajik bir yalnızlık duvarı mı olduğunu Charlie Gordon'ın devinimleri üzerinden sorgulayan derin bir psikolojik inceleme. Başlangıçta düşük IQ ile yaşayan Charlie, çevresindeki herkesi sevgi dolu kendisini de mutlu bir birey olarak tanımlarken, aslında dünyanın acımasız gerçekliğinden bihaberdir. Geçirdiği deneysel operasyon ve ardından gelen logaritmik zihinsel gelişim süreci, onun sadece imlasını ve kelime dağarcığını düzeltmekle kalmaz, aynı zamanda bilincinin kapalı perdelerini de sertçe aralıyor. Yazım hatalarının bir gecede düzelmesi, sadece dilbilgisel bir başarı değil, Charlie’nin zihnindeki hız sınırının kalktığının ilk işareti. Bu ani düzelme mucizevi görünse de aslında Charlie’nin duygusal gelişiminin yetişemeyeceği kadar hızlı bir entelektüel patlamanın habercisi aslında. Bilgi, Charlie’ye bir nehir gibi değil, bir barajın patlaması gibi gelir. Artık sadece öğrenen biri değil, öğrenmenin doğasını sorgulayan, dünyayı diller, formüller ve felsefeler üzerinden yeniden inşa eden bir dahiye dönüşür. Charlie zekileştikçe, eskiden kendisine gülen iş arkadaşlarının aslında onu aşağıladığını, dahi sandığı doktorların ise kendi hırsları ve yetersizlikleri arasında sıkışmış sıradan insanlar olduğunu fark eder. Bu farkındalık, onun çocuksu saflığını da yok ederek yerine bilginin soğuk ve keskin yalnızlığını bırakıyor. Eskiden tanrı gibi gördüğü bu adamların, aslında kendi korkularıyla boğuşan, Charlie’yi bir insan olarak değil bir "başarı simgesi" olarak gören figürler olduğunu anlaması, onu derin bir nefret ve ardından gelen bir yabancılaşmaya sürükler. __(...) Bu kişiler, bilgilerinin sığlığı belli olmasın diye yanımdan kaçmak için
Bilim-Kurgu
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,4bin okunma
9/10
·160 syf.··
2021 51. kitabı
Bilge Karasu, en sevdiğim yerli yazar olabilir, üstelik bunu yek kitapla, (bence) Türk Edebiyatı’nın en iyi öykü kitabı olan “Göçmüş Kediler Bahçesi” ile yapmıştı yıllar evvel. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, o kadar lezzetli ki, gerçekten çok beğendiğimiz bir eylemi sürekli tekrar etme isteğinin tadını aldım, deniz suyu adeta içtikçe susattı zaar. Kitap, 1971’de Sait Faik Öykü Ödülü’nün sahibi de. Her zaman söylediğim ve arkasında durduğum bir argümanım var: Her yazarın ilk eserinin farklı bir yere konulması gerektiği ve otobiyografik izleri muhakkak taşıyacağı idi. Üç bölümden oluşan metin; Ada, Tepe ve Dutlar’dan oluşuyor: Ada; Manastırdan kaçmış, şehri geçmiş Andronikos, Ada’ya sığınıyor, çünkü İmparator kutsal resimlerin yakılmasını istiyor ve bunu kabul etmemiş, hemencecik görevinden alınmış, söz dinleyen birini Patrik yapmış İmparator. Tepe; İoakim, Andronikos gibi yola koyulur ve tek başınalık haline, diğer günle- rinden farklı olan bir farkındalık haline bürünür. Tepeye ulaşmaya çalışırken geçmiş yaşantısını, hatıralarını gözünde canlandırır. İoakim’in kahramanlık ve ölümle ilgili sorunları vardır. Her iki öyküyü birbirinden bağımsız düşünmek imkansız, görünmez örümcek ağları değil, sıkı sıkıya bağlı urganlar var aralarında… Toplumdan izole edilmiş veya kendi isteğiyle kendini uzak tutmuş bireylerin hakikati bilmek uğruna çıktıkları yolculuk, iç sesleri, sorgulayıcı soruları ve cevapları eşliğinde okunacak, tek kelimeyle mükemmel bir eser. Okumayan çok şey kaybeder, bilinsin.
Uzun Sürmüş Bir Günün AkşamıBilge Karasu · Metis Yayınları · 20192,174 okunma
Şaşırtıcı ama güzel bir son.
9/10
·536 syf.··
2026 26. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 07 Nisan 2026 14:45
Nasıl Grace dünyadan onlarca ışık yılı uzakta, başka bir yıldız sisteminde yapayalnızsa; ben de kendimi bazen insanlardan o kadar uzakta hissediyorum. İletişim kurduğum insanlarla iyi anlaşamıyor ve onları her zaman kendimden uzaklaştırıyorum. Bu durum bazen beni kötü hissettirse de bazen özgürmüşüm gibi hissettiriyor. Kimseye bağımlı kalmamak, tek başınalık beni özgür bir birey yapıyor; çünkü o zaman Grace ya da Rocky gibi kurtarmam gereken ya da bağımlı olduğum kişiler olmuyor. Kitaba gelirsek, kitap "bayağı bayağı" bilim akıyor. Ben de bilimden çok anlamadığım için kitaptaki teorik kısımları geçiyorum ve beni en çok etkileyen yere geliyorum: Rocky ve Grace’in ilişkisine. O kadar harika bir ikiliydiler ki… İkisi de bana insanın her zaman birine tutunma ihtiyacı olduğunu gösterdi. Sonu ise beni bir hayli şaşırttı; bu kitap aklımın bir köşesinde her zaman yerini koruyacak. Görüşürüz Rocky ve Grace... Şu an “dostum” diyebileceğim biri yok. Ama kim bilir, belki ben de gerçek dostumu güneş sisteminin çok uzağında, başka bir gezegende bulurum. Bu arada film güzeldi, tavsiye ederim. *Her zaman dediğim gibi inceleme yazmaktan anlamam. O yüzden bende kitabın bende uyandırdığı duyguları yazıyorum. Okuyanlara çok teşekkür ederim. Hepinize keyifli okumalar.
Kurtuluş ProjesiAndy Weir · İthaki Yayınları · 20251,684 okunma
《 YAPRAK FIRTINASI 》
Puan vermedi·128 syf.··
Beğendi
·
2026 19. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 04 Nisan 2026 20:13
Yaprak Fırtınası, Gabriel Garcia Marquez'in ilk eseridir. Kolombiyalı yazar, İspanyol sömürgesinde kalmış ülkesini, ülkeye gelen muz şirketlerinin sömürüsünü "Yaprak Fırtınası" metaforuyla anlatır. Yazar bu köksüzleşme ve ekonomik sömürüyü örtük bir şekilde eleştirir. Yazarın romanlarında değişmeyen hayali kasaba Macondo, bu anlatımın başrol mekanı olarak sunulur. Marquez'in kitaplarının kayıp giden bir anlatımı olmadığını düşünüyorum. Ya kurgusuyla, ya karakterleriyle, ya da ifade ettiği zaman dilimlerinin birbiri arasında geçişiyle kitabın yapboz parçalarını birleştirmek zor olabiliyor. Küçükken babaannesinden dinlediği ilginç hikayelerin, yazarın kurgusal yazım hayatına etki ettiği açıkça görülüyor. Normal bir kurgudan ziyade bazen gizemli anlatım, bazen hiciv kullandığı metaforlar ile toplumsal hayatı resmediyor. Kitaplarını okumak biraz matematik çözmeye benziyor diye düşünüyorum.Metaforları ve satır aralarındaki derinliği anladığımızda hangi toplumsal olaylara parmak bastığını görebiliyoruz. Ve bu da okuma serüvenini zevkli hale getiriyor. Bahsettiklerime göre bu kitabına baktığımızda yazar burada üç farklı anlatıcı kullanıyor. Kimin konuştuğu belirtilmediğinde olaylar üzerinden hangisinin anlatıcı olduğunu anlamaya çalışmak bazı okurların merakını diri tutarken, bazılarının kitaptan kopmasına neden olabiliyor. Bu üç anlatıcının zihinsel konuşmalarını sürekli geçmişe giderek anlatması da bazen okumayı zorlaştırıyor. Tabii bunlar da yine kişiye göre farklılık gösterebilir. Yazar, yalnız bir doktorun kimsesiz kalan cenazesi vesilesiyle yalnızlık temasını işler. İlk yalnızlık, Macondo kasabasından muz şirketlerinin çekilmesi ve yaprak fırtınasının kasabayı toz hâline getirmesiyle başlar. Bu metaforla sömürgeciliğin kötülüğünü, köksüzlüğün hissettirdiklerini üstü
Edebiyat & Roman
Yaprak FırtınasıGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 20244,456 okunma