Korku ve endişelerimizi dağıtacak tek çare; Allah'a güvenmek, O'nun yardımına sığınmak, yüce kudretinden insanoğluna uzanan ipe sarılmak, güven ve inanç içinde emrolunan yolda yürümektir.
Büyük Doğucular! İster Cemiyetimize âza olarak, ister sadece (Büyük Doğu)yu okuyarak; isterse onu okumadan, Allah ve Resulünün yolunda, Allah ve Resulünün emirlerine çizgisi çizgisine uygun şekilde inşa edilen bu mefkûreyi benimseyenler!
Biz, hepimiz biriz! Bu birliği heykelleştirmek ve sadece kalblerimize gömmekle iktifa ettiğimiz ölçüleri gerçekleştirmek için tek çare, kanun yolunda mücadele meydanına atılmaktır. Cemiyetimize âza olun ve âidatınızı ileride ödemek uzere borçlanın!
9 Aralık 1949, Cuma Büyük Doğu Dergisi s.:·Kitabı okudu
Allah göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah'ın gücü her şeye yeter.
Kıyamet günü herkes Dünya'da iken neler düşünmüş ve işlemişse hepsini önünde yazılı hazır bulur. Biriken kötülükler ürkütücü ve korkutucu bir manzara alır. Her insan kendi kötülüğünden kurtulmak ister, ama ne çare, artık pişmanlık ve tevbe zamanı çok gerilerde kalmış, hesap ve ceza günü gelip çatmıştır.
Bu bir ilâhî uyarıdır. Merhameti gereği kullarına gelecek günlerin ne olacağını hatırlatır. Şüphesiz ki Allah'tan korkmak en disiplinli bekçidir ki bizi kontrol eder. İşte o korkuyu kalblere işlememiz gerekmektedir.
Allah'ı sevmenin yolu Hz. Muhammed'den (A.S.) geçer. Çünkü kullarıyla Allah arasında tek vasıta Odur. Muhammed'e (A.S.) uymak, Allah'ı sevmenin tek ölçü ve anlamıdır. Aynı zamanda günah ve kusurlardan temizlenmenin tek yoludur.
AL-İ İMRAN
İttihat ve Terakkiyle gelen zulüm yağmurlarından ıslananların en başında otuz üç yıllık iktidarda kalan Abdülhamid Han olmuştu. Padişah tahtan indirilerek Selanik de panjurları bile kapalı bir köşke kapattılar. Oysa daha isyanın başında Ulu Hakanın baş tüfekçisi Arnavut Halil Bey, üzerlerine doğru gelen Hareket Ordusunu bastırmak için padisaha az mı dil dökmüstü, Ya Tahir Paşa...
"Şevketlüm, bu gelenler derme çatma çapulcu güruhundan ibarettir ve 'Padişah kurtarmaya gidiyoruz!" diye kandırılmışlardır. İzin ver onları saray kuvvetlerinin en küçük birliğiyle karşılayıp darmadağın edeyim ve zincire vurup huzuruna getireyim."
Ne çare ki kardeş kanı dökülmemesinde kararlı olan merhametli zât-ı şahaneye bir türlü söz geçirememişlerdi.
"Hayır, Paşa ben nefsim için tek damla Müslüman kanının akmasına razı değilim."
Ulu Hakan, şefkatle doluydu; karşısındakiler ise kinle... O, acımayı seçmişti; onlar savaşmayı. O, aftan yana tercihini kullandı; onlar kahırdan. O, niyetinde halisti; onlar ise ikiyüzlü ve sahtekar...
Yüzyıldan fazladır hastalığı iyice ağırlaşan bir devleti otuz üç yıl boyunca ayakta tutmayı başaran Ulu Hakan'a acımamışlardı. Sadece ona değil koca bir imparatorluğu da un ufak etmişlerdi. Dünyaya sığmayan ela gözlü sultanı tek başına bir odaya hapsettiler. Saray ise çok geçmeden yağmalandı. Yağmalanan sadece mücevherler değildi tabi. Göz kamaştırıcı avizeler, gümüş şamdanlar, ceviz ve maun ağacından imal edilmiş koltuklar, çatal kaşık koleksiyonları, porselen tabaklar, kristal bardaklar, oyma işlemeli kapılar, altın vazolar, biblolar, en nadide perdeler, en değerli tablolar, en pahalı halılar hatta yastık yorganlara kadar çalınmadık bir şey kalmamıştı.
Talan edilen koca imparatorluğun yanında bunlar devede kulak bile değildi.
Ve bir gün konuşma fırsatı bulduğu
‘ Sürekli bir anlam ararsan gerçekleşmekte olan her şeyi ıskalarsın’
Yapmak istediğin hiçbir şeyi yapamıyorsan bari yapmak istemediğin hiçbir şeyi yapma
Dünyevileştiğimiz ve kısa vade odaklı olduğumuz için Cennet bizi yeni alışkanlıklar oluşturacak kadar motive etmiyor artık
’Başka bir insanın hakikati, onun sana açıkladığı şey değil, açıklayamadığı şeydedir. Bu yüzden onu anlamak istersen söylediğine değil, söylemediğine kulak ver. ‘
Söylemesi çok zor ama zannettiğiniz kadar sağlam karakterli bir insan da değilim ben. Dindarlığımda, ahlakımda, insanlığımda beni utandıran hatta kendimden soğutan eksikler var. Bunca eksikliğe rağmen yönümün şaşmamasından, yoldan ayrılmamaktan gurur duyabilirim sadece.İtiraf etmek gerekirse zannettiğiniz kadar yumuşak kalpli ve merhametli biri de değilim ben. Sanırım gülümsemeyi vazgeçilmez bir alışkanlık haline getirdigimden böyle düşünüyorsunuz hakkımda. Zannettiğiniz kadar yumuşak olduğumda özüme saygınızı koruyamadığınızı, beni mutlu eden şeyleri tamamen göz ardı ederek hazır asker veya ne yapsanız alınmayacak, üzülmeyecek bir şamaroğlanı olarak gördüğününüzü anlayalı bıraktım ben,bir kertenin üstündeki yumuşaklığı ve merhameti. Zira anladım ki böylesine bir merhamet kendime zulmetmek demek. Şimdilerde anahtar kelimem; denge.
Bütün güzel ve iyi şeyleri ya geçmiş ya da gelecekte gören, şu an sahip olduklarına şükretmeyi aklına getirmeyen, bugünü sevmeyi, ondan hoşnut olmayı beceremeyen kronik mutsuzlardan olmayacağım ben.
Özgürlük dışarıdan içeriye doğru gelmez, yani verilen bir şey değildir, içeriden dışarıya doğru işler, yani yaşanılan bir şeydir. Birileriyle bir arada yaşarken özgürlüğünüzü koruyabilmenin kaçınılmaz şartı karşılıklı sevgi ve güvendir.
İçinde bulunduğu durumu normalleştirmek zihnin, dayanamayacağı hayat
Filistinde, Suriyede, Mısırda, Arakanda kardeşlerimiz katlediliyorken biz ne yapabiliyoruz? Hani değil miydi "Doğudakinin ayağına diken batsa batıdaki bunu hissetmese o bizden değildir." Nerede ümmet olma bilinci? Gün geçtikçe daha da ayrılık artıyor. Ama biz bir olursak ancak o zaman bizi kimse deviremez bunu hep göz ardı ediyoruz. İslam ümmeti ne zaman başsız kaldı işte o vakit çaresiz kaldık.
Ancak tek bir çare vardır o da şudur ki; Müslümanlar el birliği vermelidir. Alimler, ilmi kendilerine kibir ya da para malzemesi olarak değil ancak Allah rızası için yapmalıdır. Ve islam üzerine bir nesil inşa etmelidir. İnsana, huzur ve sükunet veren hayat ancak islam'in yaşandığı hayattır.