Bir insanın kendi cemaatinden gurur duyma isteği, özünde normal ve yararlı bir dürtüdür. Sanatçıların dikkatini hak eder. Toplumun kusurlarını yüzüne vurmak, sanatın ne tek ne de zorunlu bir görevidir; sanata düşen, gurur melekemize yön vermektir. Değersiz veya aptalca şeylere ("Biz büyüğüz çünkü bir sürü demir ya da madenimiz var" ya da "çünkü beyaz tenliyiz") odaklandığında, gurur tabii ki tehlikeli ve nefret edilen sonuçlar doğurabilir. Bu doğal dürtüyü çok daha zeki ve değerli yönlere kanalize etmemiz gerekir. Kolektif gurur önemlidir, çünkü tek başımıza övünebileceğimiz çok fazla şey yoktur. Sanatın yardımına fazlasıyla muhtaç psikolojik zaaflarımızdan biri de, ortak bir şeyden övünmeye tabiatımız gereği az çok teşne olmamız, ama neden övüneceğimizi bilmememizdir.
Sayfa 204·Kitabı okuyor
Bazı geceler bir ömre yön verir.
Doğru olan tek şey, bu gecenin benim yazgımı belirlemiş olması...
Sayfa 363 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 34. Basım Ocak 2026·Kitabı okuyor
Alıntı
Reklam
Böylece kendini sadece annelikle gerçekleştirebilen ev kuşu kadının yapay imgesinden, kızlara kendilerini ancak baştan çıkartma ve bedeni sunuş sanatıyla gerçekleştirebileceğini haykıran bir döneme geçtik. Ne kadar çok sevişirsen, o kadar başarılısın, o kadar gözdesin. Aile, Kilise, okul kaçak davranınca eğitim gerçeğinin egemenliği medyaya kaldı ve medyanın da tek bir yasası vardır. Geçerli kılmak. Ama görünürde bu kadar anlaşılabilir olan bu yön -şirin olmak ya da zamanın işaretlerini azaltmak istemek- neyi gizliyor? Beden, özgünlüğümüzün ifadesidir ve bizden önce gelen kuşakların hikâyesidir. Gösterişli burun, çarpık dişler bir büyük dededen hatta üç kuşak önceden geliyor olabilir; bir özgünlüğü, bir hikâyesi olan bu insanlar, özgünlükleri ve hikâyeleriyle bizimkinin oluşmasında rol oynamışlardı. Yüzü anonimleştirmek, insanoğlunun zaman içinde kendini ifade eden bir varlık olduğu ve hayatın anlamının da bunun farkındalığı olduğu düşüncesini silmek anlamına gelir. Kişi, yüzünün özgünlüğüdür. Tüketici -ve ne yazık ki giderek erkeksi- toplumun dayattığı uygunluk kuşaklar arasındaki anlaşmayı, insan topluluğuna ezelden beri kendini böyle tanımlama hakkı veren o bağı sildi. Biz atalarımızın toplamıyız, ama aynı zamanda olağanüstü biçimde yeni ve yinelenemez kişileriz.
Sayfa 82·Kitabı okuyor
Michael H. Hart, Dünyaya Yön Veren En Etkin 100 İsim
Michael H. Hart, Dünyaya Yön Veren En Etkin 100 ismiyle Türkçeye çevrilen eserinde, birinci sıraya Hz. Muhammed'i (s.a.v.) koymakta oldukça haklıdır. Bu eserinde ele aldığı şahıslarla ilgili kıstaslarını özetleyecek olursak şu maddeleri zikredebiliriz: 1. İlgili şahıs olmasaydı aynı tarihi olayların olması ihtimalini ele almıştır. Eğer ilgili tarihî şahıs olmadığında aynı olayın başkası tarafından gerçekleştirilmesi mümkün görülüyorsa bu eksi bir puan olarak alınmıştır. Hz. Muhammed (s.a.v.) olmasaydı birçok önemli olay ortaya çıkmayacaktı. Bu etki düzeyinde ilk sırayı almasında etkili olmuş olmalı. Biz zaten bu duruma sıkça atıf yaptık. 2. Toplumsal hareket ile kişisel etki arasını ayırmıştır. Örneğin, bunu şöyle ifade ediyor: "Bu duruma çarpıcı bir örnek; Muhammed'in, İslam dininin şekillenmesindeki kişisel etkisinin, İsa'nin Hristiyanlığın sekillenmesi uzerindeki etkisinden çok daha fazla olduğu yolundaki inancım nedeniyle Muhammed'in, İsa'dan daha üst sırada olmasıdır." Hart kitabında şunları kaleme almaktadır: "O, tarihte hem dinî hem de din dışı alanlarda üstün başarı göstermiş tek kişiydi. Mütevazı kökenlerden gelen Muhammed, dünyanın en büyük dinlerinden birini kurdu ve son derece etkili bir siyası lider oldu. Bugün ölümünden on üç yüzyıl sonra, etkisinin gücü ve yaygınlığı hâlâ sürmektedir. Bu kitaptaki insanlarn gogunlugu, uygarlk merkezlerinde, kültür düzeyi yüksek ya da büyük siyasal önem taşıyan ulusların üyesi olarak doğmuş ve bu ortamlarda yetiştirilmiş olmanın getirdiği üstünlüğe sahiptir. Muhammed ise 571 yılında Arabistan'in güneyindeki Mekke şehrinde, o zamanlar ticaret, sanat ve bilimin merkezlerinin çok uzağında olan, dünyanın geri kalmış bir yerinde doğmuştu. Hart, başka bir yerde şunları kaydetmektedir: "Peygamberlerinin söylemiyle coşmuş
Sayfa 405 - İnsan Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
İşte 1923 'te Osmanlı'dan kalan mirasın bir kısmı:
Nüfusun %80'i kırsal bölgede yaşamaktadır. Bunun önemli bir bölümü yerleşik değil göçebe bir hayat sür­mektedir. 40.000 köyün 37.000'inde ne okul, ne yol, nede hastane vardır. 40.000 köyde 1 1 milyon insan yaşamakta ama sadece %2'si okuma yazma bilmektedir. 1922 yılında yapılan araştırmaya göre 1950 köyde sığır vebası hastalığı vardır. Kurtuluş savaşı sırasında 830 köy tümüyle, 930 köy ise kısmen düşman tarafından yakılıp yıkılmıştır. Yanan bina sayısı 114.408, hasar gören bina sayısı ise 11.104'dür. Nerdeyse bütün ülkeyi yeniden inşa etmek gerekmektedir. 4 mevsim kullanılacak durumda karayolu neredeyse yok­tur. Toplam karayolu uzunluğu 2500 kilometreyi geçme­mektedir. Anadolu'da bulunan 3765 km. demiryolunun 1 metresi bile bizim değildir. Denizcilik acınacak durumdadır çünkü Il. Abdülhamit döneminde donanma Haliç'te çürütülmüştür. Toplam nüfusun % 82 si tarımla uğraşmaktadır. Ülke ge­lirinin % 52'si tarımdan elde edilmektedir. Ancak tarım ilkel yöntemlerle yapılmakta, topraklar bilinçsiz işlen­mekte olduğu için üretim verimli olmamaktadır. Ziraat mühendisimiz yok denecek kadar azdır. Ekmeklik unumuzun çoğu dışarıdan geliyor. Sığır vebası sayıları zaten az olan hayvanları öldü­rüyor. Köylü topraksız, birçoğunun sığırı ve sabanı bile yok. Doğu illerimizde, değil Cumhuriyet yönetimiyle, insanlıkla ve Müslümanlıkla bağdaşmayan ağa, derviş ve aşiret düzenleri var.
LAİKÇİLER BİZİ ÇOK HIRPALIYOR ve ...
(...) Basit bir misâl: Ben çok kısa bir süre başka bir plâtformda yazmıştım. Orada bir süre baktım, oyalandım, ortamın kalburüstü ateistleri kanatlardan hücum ediyor, ortadan yarıyor, kimseden tık yok. Dedim herhâlde burada Müslüman yazarlar pek yok. Ben gireyim dedim, başladım her konuda güzel güzel anlatmaya, cevab vermeye… Aa, bakıyorum, acaib de oylanıyorum. Her yazdığım ayın beğenilenlerine falan giriyor. Bak sen dedim, demek ki burada Müslümanlar var da, yazar olarak değil, seyirci olarak var. Bir süre sonra birkaç tanesinden mesajlar gelmeye başladı. Bir tanesi, hiç unutmuyorum, şöyle dedi: "Hocam, sen onların diliyle konuşuyorsun, o yüzden sana çok şaşırdılar, ne cevab vereceklerini düşünüyorlar." "Siz niye konuşmuyorsunuz?.." Demedim. Çünkü biliyorum ki, bilmiyorlar. Karşı tarafın ne dediğini anlamıyorlar, ne diyebilirler ki?.. Meselâ adam Marx‘tan söz ediyor, bir Müslüman Marx‘a ne diyebilir ki: “Komünist, Allahsız, Yahudi!” Böyle tek kelimelik şeyler. Düşünün, Marx‘ın ömrünü vakfettiği şeyleri, yazdığı binlerce sayfayı, o binlerce sayfadaki onbinlerce ayrıntıyı, yüzbinlere verdiği heyecanı, yepyeni şuuru ve bu heyecan ve şuurla dünyayı birbirine katmasını, bir döneme damgasını vurmasını, tarihe yön vermesini… Peki, bütün bunların Müslüman lûgatında karşılığı ne? “Yahudi!” Olur mu hiç? İmâm-ı Gazalî öyle mi yapmış? Zamanının bütün fikirlerini, bütün davalarını, bütün mezheblerini tek tek ele alıp muhakeme etmemiş mi? Onların hakikatlerini anlamak için, onların dilini onlardan daha iyi konuşur bir hâle gelmemiş mi? “Antitezlerinin hakikatlerini gösterme mecburiyetiyle hareket” etmemiş mi? __Peki ben yapınca suç mu oluyor bu? Sen niye yapamıyorsun bunu? Fatih Sultan Mehmed‘in Latince, Rumca öğrendiğini şişinerek anlatırken, sen niye
İbda Diyalektiği -Kurtuluş Yolu -VI-, 16 Kasım 2012, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
İBDA Diyalektiği
Reklam
Reklam