Kitapla tanışma hikayem aslında aynı isme sahip filmiyle başlıyor. İzleyip beğendiğim filmin tesadüfen bir kitap uyarlaması olduğunu öğrenince alıp okumak istedim.
Okurken, kendimi yalnızca bir aşk hikâyesinin değil, aynı zamanda aidiyet arayışının, yalnızlığın ve insanın kendi iç dünyasıyla verdiği mücadelenin de içinde buldum. Romanın merkezinde yer alan Arif, bir gün yazar olmaya karar vermiş; ancak hayatında başladığı birçok işi tamamlayamamış bir karakter. Sürekli bir eksiklik hissiyle yaşayan Arif’in iç dünyasına yapılan yolculuk, romanın en etkileyici yönlerinden biri olmuş.
Roman boyunca Arif’in İstanbul sokaklarında yaptığı gezintilere eşlik ediyoruz. Bu gezintiler sırasında yaptığı gözlemler ve düşünceleri yazarın güçlü hayal gücü sayesinde yer yer ironik yer yer hüzünlü anlatımı, sıradanlıktan oldukça uzak etkili bir hale getirmiş. Arif’in kimi zaman kendi iç sesiyle, kimi zaman çevresindeki eşyalarla kurduğu hayali diyaloglar, karakterin yalnızlığını ve hayata karşı duyduğu yabancılaşmayı etkili bir biçimde yansıtıyor. Ayrıca Orhan Gencebay ve Sadri Alışık gibi isimlere yapılan göndermeler, eserin kültürel atmosferini zenginleştirirken karakterin duygu dünyasını anlamamı da kolaylaştırdı.
Arif’in hayatı, Müzeyyen ile tanışmasıyla yeni bir yön kazanıyor. Müzeyyen; özgür ruhlu, bağımsız ve gizemli kişiliğiyle Arif’i derinden etkiler. Ancak Müzeyyen’in geleneksel kalıpların dışında yaşayan, bağımsızlığına düşkün bir karakter olması nedeniyle ikili arasındaki ilişki başlangıçta samimi ve tutkulu görünse de farklı hayat anlayışları nedeniyle çatışmalı bir hâl almaya başlar. Arif, Müzeyyen’i hayatının merkezine yerleştirirken Müzeyyen özgürlüğünden vazgeçmek istemez.
Benim romanda en beğendiğim bölüm ise, Müzeyyen’in Arif’in yarım kalmış hikâyesini okuduğu