Yuri Sugano’nun Gündelik Şeylerin Güzelliği kitabını okurken, insan kendini bir çay seremonisinin ortasında buluyor gibi. Sözcükler yüksek sesle değil, fısıltıyla konuşuyor. “Güzellik buradaydı aslında, sen çok bakmaktan görmedin” der gibi. O, Batı’nın spot ışıklarıyla dolu müze estetiğine sırtını dönüyor ve bizi mutfak eşyalarının arasına, sabah ışığının seramik üzerindeki izine davet ediyor. Güzelliği yalnızca bakılası olanla değil, yaşanılası olanla özdeş kılıyor. Sadeleşerek, eksilerek, yavaşlayarak anlamaya çağırıyor.
Kitap boyunca hissedilen o derin estetik anlayışı, Japon wabi-sabi felsefesinden izler taşıyor: kusurun, geçiciliğin ve yaşanmışlığın güzelliği. Oysa Batı estetiği kusursuzluğu, parlamayı, tamamlanmışlığı yüceltmeye meyilli. Güzellik orada izlenmek için yaratılmış bir gösteridir çoğu zaman. Oysa Sugano için güzellik, gösteri değil gölge. İz bırakmak için değil, sessizlikte var olmak için vard. Bir nesneye bakmayı sürdürebilmek için onu güzelleştirmeye gerek yok. Onun varlığı yeterli. İnsan bunu okurken düşündürücü bir huzursuzluğa kapılıyor: Ya şimdiye dek güzelliği yanlış yerde aradıysam?
Ama kitabın içinde bir şey var ki, istemeden kahkaha atmak geldi içimden. Yazar, Sesshu’nün bir parşömenini satın alırken üzerinde mühür olduğu için değil, güzel olduğu için aldığını tam dört kez söylüyor. Her seferinde altını çize çize... İlkinde anlamlı bir vurgu gibi geliyor, ikincisinde güzel bir tekrar, üçüncüde hafifçe göz devriliyor, dördüncüde ise artık “tamam anladık Yuri, mühüre bakmadın” dedirtiyor. Hatta insan içinden şöyle geçiriyor: "Bunca kez söylemen, belki de mühürü biraz önemsediğini gösteriyor olabilir mi?"
Bu kitapta güzellik, bir tanım değil bir his. Gözle değil, kalple ölçülen bir şey. Ve en çok da gündelik olanın içindeki küçük ışığı fark