Modern toplum, anlamını yitirdiği her kavramı devasa bir bürokrasiyle ikame etmeye çalışıyor. Bugün aile çatısı altında yaşanan derin kriz; Milli Eğitim’den Diyanet’e, Halk Eğitim’den yerel yönetimlere kadar uzanan devasa bir seminer endüstrisi ile maskeleniyor. Harcanan milyonlarca lira, doldurulan salonlar ve havada uçuşan akademik terminolojiler; aslında tam kalbinden çürüyen bir yapıyı ayakta tutma telaşının beyhude birer çabasıdır. Sert bir gerçekle yüzleşmek gerekirse; şiddet eğitimi alanın şiddet uygulamaya devam ettiği, mahremiyet dersi verenin mahremiyeti çiğnediği bi entelektüel ikiyüzlülük çağındayız. Bu seminerlerin temel sorunu, sevgiyi ve saygıyı bir mmüfredat öğesine indirgemis olmalarıdir. İnsan ruhuna dokunmayan, kağıt üzerindeki projeksiyon sunumlarından ibaret kalan bu anlatılar, katılımcıların zihninde birer istatistikten öteye gidemiyor nedense. Bir pedagogun kürsüden eş hakları üzerine verdiği teorik nutuk, ne hikmetse eski bir Anadolu evindeki o sessiz ama vakur terbiyenin yanından bile geçemiyor. Çünkü o seminerlerde bilgi/kâl var ama hâl yok. Ne hazin ki günümüz insani, bilginin hamallığını yaparken, o bilginin ahlaka dönüşme sürecini çoktan kaybetti. Mesela geçmişin o son hutbe tadındaki aile içi nasihatleri neden daha etkiliydi? Cevap basittir: Bir ananin kizını karşısına alıp evliliğin hukukunu anlatması,kırk dakikalık bir sertifika programı değil, bir ömrün süzülmüş tecrübesiydir; Bir babanın oğluna eşinin hakkı üzerine verdiği tembih, sadece bir tavsiye değil, bir emanet bilincidir. Zira buu bağın gücü, hiçbir devlet dairesinin veya sivil toplum kuruluşunun bürokratik diliyle kıyaslanamaz. Tabii/eski aile yapımizda hak kavramı hukuki bir mecburiyetten ziyade, bir gönül rızası ve incelik meselesiydi. Şimdiki seminerler ise sevgiyi bile bir