Hükümetler, dünyanın her tarafında sanıktır. Halk vicdanında beraetleri, iktidarda iken hemen hemen mümkün değildir. Ancak yıkıldıktan ve kendilerini yıkanlar sanık mevkiine geçtikten sonra hakları teslim olunur. Sanıklık makamını alan hükûmetlere karşı, umumiyetle iki türlü aksülâmel uyanır. Ya her hareketlerini mahzâ keramet telâkki etmeye hazır ve bu işin karaborsasını işletici dalkavukluk… Yahut, ağızlarıyla kuş tutsalar ve yurd toprağını altuna çevirseler kendilerini hatâlı ve kalpazan görmeye âmâde, muannit ve munkabız tenkit... Hâdiseleri belli başlı bir fikir ve teşhis ölçüsüne vuran; ve ne yapılması mümkün iken ne yapılabileceğini, yahut yapılamadığını düşünen hak zaviyesi, hükûmetlere karşı, nadiren görülür ve ender şahıslarda belirir. Gerçekten, kaba avam psikolacyası ile hükûmetler, büyük kütlenin gözünde sadece şüpheli ve (antipatik), menfaat zümresi gözünde ise şüphe edilmesi yasak bir evliya postu ve aşırı derecede (sempatik)dir. Onları “lâyuhtî-hatasız” görmek ne kadar şenî bir suçsa, ezbere haksız ve hatalı görmek de o derecede feci bir cürümdür. Düşünmek gerekir ki, hükûmet de, tıpkı bir insan gibi manevî bir şahsiyettir ve onun da bir hakkı vardır; haklı olması mümkündür.
Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikayecilerinin en kuvvetlisidir. Ve Kuyucaklı Yusuf romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağarta­ cak kıymetli bir sanat eseridir. Kuyucaklı Yusuf, Avrupa münekkitlerinin moeurs, örf ve adet romanı dedikleri nevinden bir romandır. Bu nevi eser­ ler memleketin içtimai ve siyasi müesseselerini insanların ve muhtelif sınıf insanlarının ahlak, adet vesairelerini inceden inceye tasvir ve bilhassa tenkit ederler. Müessese ve kanunların sakat taraflarına yahut iyi işlemelerine ve iyi tatbik edilmelerine mani olan hallere ve şahıslara hücum ederler. Hatta birçok ileri memleketler bunların rejime taarruz etmelerini dahi müsamaha ile görürler. Gayeleri bir devrin sakat, çürük, fena taraflarını bulup göstererek daha iyi bir içtimai nizama ve daha yüksek insanlığa zemin hazırlamaktır. Bu itibarla bu eserler adlarına yanlış olarak ahlaki ve idealist roman denen ve bir memleketin halihazırını bütün fena tarafları ile beraber bir ahlaki gaye olarak tasvir ve telkin, fenalığı perçinlemeye yardım eden romanlardan çok daha faydalıdır. Yine bu bakımdan bu romanları sanat ve fikir kıymetinden mahrum diğer neşriyat ile müsavi muameleye tabi tutmak ileri memleketlerde hiç bir zaman akla gelmez.
Sayfa 482 - Epsilon yayınları 2019
Anı mektup günlük edebiyat şiir
Reklam
Akif'in birçok anekdota konu olduğu üzere hukuku olan insanlara ve dostlarına karşı riayeti, mutlak bağlılığı, hürmet ve muhabbeti, yakınlığı onun ahlâkî şahsiyetinin ayrılmaz bir parçasıdır. Mithat Cemal'in ifadeleriyle "Akif dostuna kendi kuvvetini verir sonra ona tabi olurdu. Dostluğu da bir parça dinlere benzer. (...) Dostunu tenkit edemezdiniz; ederseniz Akif sizi de susturan bir sükutla susardı. Yahut fena bir edebiyata benzeyen mübalağalı medihlerle dostunu müdafaa ederdi; dostunun aleyhinde söylediğiniz şeylere inanmaktan kendi de korkuyor gibi bir mübalağa ile... "¹⁹³.
Sayfa 144 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları / ¹⁹³ Midhat Cemal, age, s. 410-11.
Tarih
Okuma-anlama-kavrama bahsinde Mithat Cemal'in ve Ömer Rıza Doğrul'un müşahede ve dikkatlerine kulak verirsek; "Akif in Sarıgüzel'deki evi... O keyifli. Çünkü bu küçük odada bu gece onu mesut edecek üç sebep var: Lamartine'in kitabı, çay semaveri, bir de kendisini anlayan biri. Onun şarlatan olmayan kütüphanesinin karşısındayım. Bu ufacık kütüphanede okunmadık tek kitap yok ve Graziella bu camsız kütüphanenin rafında kitap saflarından dışarı çıkmış, bizi bekliyor. (...) Dağ gezer gibi her adımda bir güzel köşesini gördüğüm adamın o gece bir cephesini daha görüyordum: Eserlerde ne kadar şahsî bir intihabı [seçimi] vardı; verilmiş kararlardan ayrı bir intihab. (...) Onda zaten çok 'şahsîlik' vardı, çok 'kendi' idi. Eserleri okuma tarzı bile kendisinindi. Kitabı önce toptan sonra tenkit ederek okur, dördüncü okuyuşta intihaplarını yapardı. Az eseri çok okurdu. O gece bir aralık 'bir kitabı bitirmek kolay değildir' dedi"⁸¹. "Üstad'ın ev hayatı gayet sade idi. Kendisi evde bulunduğu müddetçe vaktinin çoğunu düşünmek veya okumakla geçirirdi. Onun gibi okuyan adamlara nadir tesadüf olunur. (...) Bir eserden ne öğrenmek mümkünse hepsini öğrenmeden ve layıkiyle öğrenmeden, unutulmayacak bir halde öğrenmeden eseri bırakmazdı. Okuduğu her eseri birkaç kere okumaktan çekinmez, iyice anlamadığı her noktayı erbabına müracaat ederek layıkiyle anlamadan eseri bırakmazdı. Onun sabrına, tahammülüne şaşardım. (...) Onun Şark ve Garp muharrirlerinden okuduğu eserlerin hepsini aynı şekilde okuduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden bilgisi çok sağlamdı ve her bildiğini iyi, hem de çok iyi bilirdi.⁸²
Sayfa 65 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Araştırma-İnceleme
İslâm ümmetinin sömürgeleştirilmesi ilim ve fikir hayatında kısırlığa yol açmıştır. Sömürge altındaki İslâm ülkelerinde yetişen nesiller Batılı seküler kültürü benimseyip dinî hayattan uzaklaşmışlardır. Öte yandan Mevdûdî, Batı düşüncesine bîgâne kalan ulemâyı da geleneksel mirasa körü körüne sahip çıktığı için tenkit eder. Ona göre mevcut durumdan kurtulmanın çaresi sahih İslâm inancını yeniden tesis edecek bir tecdid hareketidir. Bu hareket din anlayışında, teşkilatlanmada, içtimaî ve siyasî hayatta ıslah tedbirleri içeren bir programın tedrîcî şekilde uygulanmasıyla başarıya ulaşacaktır. İslâm toplumunun kültürel ve siyasal emperyalizmden kurtulabilmesi için Kur'an ve Sünnet'e dayalı, fertten topluma uzanan bir tecdid ve ihya hareketini gerçekleştirmesi gerekir.
Fazla kısıtlanan ve sürekli tenkit edilen çocuk, anne baba tarafından bir türlü onaylanamadığı için yalancılığa başvuracaktır. Çocuğun en büyük ihtiyacı onaylanmaktır. Bu ihtiyaç eksik bırakılırsa, yetişkin hayatında da devam edecek kötü özelliklerin temeli atılmış demektir.
Sayfa 78·Kitabı okudu
Reklam
Reklam