Araf ahlaken vasat olan insanların oturup , isimleri okunana kadar bekledikleri ve günahlarının karşılığı olarak türlü aşağılayıcı kefareti yerine getirdikten sonra ayaklarını sürüye sürüye, utanmadan cennete gitmek için terk ettikleri bir bekleme odası değildir.
Yirminci yüzyılın sonunda "hayatın anlamı" sorusunun neden gözden düştüğünü farklı açılardan tartışan Eagleton'ın bence en ilgi çekici saptamaları şöyle. İlk olarak, pratikte insan yaşamının değersizleşmesi (mesela medyada her gün şahit olduğumuz "birilerinin bir yerlerde öldürülmesi" karşısında duyarsızlaşmamız) teoride de bu konunun değerinin azalmasına yol açıyor. Öte yandan üniversitelerin sosyoloji, psikoloji ve politika bölümlerindeki araştırma konularının gitgide daha fazla piyasanın ihtiyaçlarına bağlı hale gelmesiyle, "hayatın anlamı" gibi temel sorular ya kendini geliştirme kitaplarının mistik reçetelerine ya da tüketim toplumunun hayatımızı anlamlı kılma iddiasındaki ticari ürünlerine terk ediliyor.
Pincher Martin bazen cehennemle ilgili bir roman olarak anılır ama aslında Araf’la ilgili bir hikâyedir. Araf ahlaken vasat olan insanların oturup, isimleri okunana kadar bekledikleri ve günahlarının karşılığı olarak türlü aşağılayıcı kefareti yerine getirdikten sonra ayaklarını sürüye sürüye, utanmadan cennete gitmek için terk ettikleri bir bekleme odası değildir. Hıristiyan teolojisine göre Araf, içinde eser miktarda bir itirazla kendini ölüme teslim etmene yetecek kadar sevgi olup olmadığını anladığın ölüm anının ta kendisidir. İşte şehitler —başkaları için kendi ölümlerinin kucağına atlayanlar— geleneksel inanca göre bu yüzden doğruca cennete giderler.
For a while we worried about a separation from God, but our fears were eased when the prophets revealed a new understanding: we are God’s organs, His eyes and fingers, the means by which He explores His world. We all felt better about this deep sense of connection—we are a part of God’s biology.
But it slowly grew clearer that we have less to do with His sensory organs and more to do with His internal organs. The atheists and the theists agreed that it is only through us that He lives. When we abandon him, He dies. We felt honored at first to be the cells that form God’s body, but then it became clearer that we are God’s cancer.
Tanrı'dan ayrılmaktan bir süre endişe ettik; ancak peygamberler yeni bir anlayışı ortaya koyduklarında korkularımız hafifledi. Bizler Tanrı'nın organlarıyız, gözleri ve parmaklarıyız, O'nun dünyasını keşfetme aracıyız. Hepimiz bu derin bağlantı duygusu konusunda kendimizi daha iyi hissettik; Tanrı'nın biyolojisinin bir parçasıyız.
Yavaş yavaş O'nun duyusal organlarıyla daha az ama iç organlarıyla daha çok ilgimiz olduğu netleşti. Ateistler ve teistler, O'nun yalnızca bizim aracılığımızla yaşadığı konusunda hemfikirdi. Onu terk ettiğimizde, O ölür. İlk başta Tanrı'nın bedenini oluşturan hücreler olmaktan onur duyduk, ama sonra Tanrı'nın kanseri olduğumuz daha net anlaşıldı.
Yirminci yüzyılın sonunda "hayatın anlamı" sorusunun neden gözden düştüğünü farklı açılardan tartışan Eagleton'ın bence en ilgi çekici saptamaları şöyle. İlk olarak, pratikte insan yaşamının değersizleşmesi (mesela medyada her gün şahit olduğumuz "birilerinin bir yerlerde öldürülmesi” karşısında duyarsızlaşmamız) teoride de bu konunun değerinin azalmasına yol açıyor. Öte yandan üniversitelerin sosyoloji, psikoloji ve politika bölümlerindeki araştırma konularının gitgide daha fazla piyasanın ihtiyaçlarına bağlı hale gelmesiyle, "hayatın anlamı" gibi temel sorular ya kendini geliştirme kitaplarının mistik reçetelerine ya da tüketim toplumunun hayatımızı anlamlı kılma iddiasındaki ticari ürünlerine terk ediliyor. Eagleton'ın kısaca değindiği bir başka nokta da, değer ve olguların birbirinden ayrılması ve değerlerin kişiye özel olarak, olguların ise kamusal olanla ilişkilendirilmesi. Bu temaları ahlak hakkındaki üçüncü bölümde biraz daha açmaya çalışacağım.