Eskiden delil usulü vardı. Yani Mekke sakinleri, hacıları misafir te etmek için geldikleri şehirlere göre aileleri ayarlar ve delili olurlardı. Delillik hakkını almak çok zordu. Birçok imtihan yapılırdı. Mesela "Aile, hacıları misafir etmeye müsait mi, onları muhafaza edebilecek mi, ihtiyaçlarını, ibadetlerini yerine getirmek için çalışacak mı?" gibi şartları yerine getirmeliydi. Delilin kendi evi yoksa kiralık ev ve hizmetkar tutar, tavafı yaptırır, duaları okuturdu. O yıllarda daha iyi ibadet edildiğini düşünüyorum. Çünkü delil herkesle teker teker ilgilenirdi. Hava meydanına gelince oradaki memurlar hangi memleket diye sorar ya da nüfustan bakarak "İstanbul hacısı şuraya" diye yerleştirirlerdi. Bizim hacılarımız da öyle yerleşti. Delillere Mekke'de mutavvıf/tavaf ettiren derlerdi. …
Artık Türk hacılar için delilik kalktı.. Diyanet ve şirketler bu sorumlulugu üstleniyorlar.
Abbas Paşa valiliğinde Mısır'dan Dersaadet'e pek çok paşalar ve beyler ve hanımlar hicret ettiler. Yüksek pahalarla konaklar ve yalılar aldılar. Alafranga tecemmülat ile tezyin ve tefriş ettiler, sefahat kapılarını açtılar. İstanbul vükela ve kibarı Mısır döküntüleriyle aşık atmaya ve vükela haremleri de Mehmed Ali Paşa kerimesi Zeyneb Hanım'ı taklit ile israf ve sefahate kalkıştılar. Sultanlar ise behemehal ve bihakkın vükela haremlerinden üstün olmak üzere hesapsız masraf etmeye başlayıp maaşları yetmez olduğundan borca battı-lar. Kadimden beri saray-ı hümayunda tesettür ve ihtifa eden kadın efendiler de zamane hükmüne uyarak araba ile gezmeye başladılar ve bittabii şehrilere tefevvuk etmek üzere israf ve sefahate daldılar.
... Paşa familyası madamaları takliden ayda bir moda çıkarıp bunca ehl-i ırz nisvan-ı İslam'ın ahlakını bozdu. Bir gün, Sultan Abdülmecid Babıâli'ye gelmişti, gayet hiddetliydi, damat paşalara hitaben, 'Sultanlar gece mehtaplarda gezer imiş. Benim gece mehtaplarda gezer kızım yoktur, hepsini reddedeceğim' diye bağırmıştı. Saray kadınlarının kendisinden gizli arabaya binmemeleri için, padişah Serasker Rıza Paşa'ya emretmiş, o da, saray-ı hümayundaki arabaları, zincirle birbirine bağlatmıştı!.."
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kitabımda Abdülhamid'in (polisiye roman) merakından söz etmeyi planladım ve araştırmalara başladım. İlginç bilgiler buldum. Hilmi Çığıraçan'dan söz ederken kendisinden bahsettiğim Osman Nuri Bey kitabında, Abdülhamid'in sarayda kurduğu tercüme bürosunda 6.000 polisiye roman çevirttiğini yazıyordu. Hüseyin Cahit Yalçın anılarında çok pahalı olan Fransızca Larousse Ansiklopedisi'ni alabilmek için dönemin ünlü kitapçısı Karabet'in önerisiyle Abdülhamid için polisiye romanlar çevirdiğini anlatıyordu.
Osman Nuri Bey'in 6.000 roman çevirttiği bilgisi bana çok abartılı geldi ve o dönem İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde bulunan Abdülhamid'in kütüphanesinde inceleme yapmak istedim. Kütüphaneye gittim ve isteğimi ilgili memura söyledim. Efendi bir kişi olan memur, bunun için kütüphanenin bağlı olduğu profesör hanımdan izin almamız gerektiğini söyledi ve beni hanımın huzuruna çıkardı.
Profesör Hanım asık bir suratla bana ne istediğimi sordu.
Anlattım, yine asık suratla bana:
- O mel'un adamdan başka inceleyecek kimse bulamadınız mı, dedi.
Kafam attı, sinirle yanıt verdim:
- Sorumlusu olduğunuz kütüphane onun kütüphanesi, sizin dediğiniz gibi farz-ı muhal mel'un olsa da, mel'un kişiler incelenemez mi? Örneğin Hitler hakkında tonla inceleme var!
Hanım bana aynı sertlikle yanıt verdi:
- Size izin vermiyorum, beni istediğiniz yere şikayet edin, deyip eliyle kapıyı gösterdi:
- Buyrun!
Beni huzura çıkaran görevliyle dışarı çıktık. Görevli bana döndü:
- İki ay sonra emekli olacak, ondan çok sinirli, hepimizi kırıp geçiriyor. Siz en iyisi iki ay sonra gelin. Yerine geçecek profesör çok anlayışlıdır, ondan kolaylıkla izin alırsınız.
***
İki ay sonra yine kütüphaneye gittim ama bu kez yanımda cumartesi yararımdan o zaman doçent olan Mehmet Ö. Alkan vardı. Bana
Son günlerinde sıklıkla onunla birlikte olan, bilebildiğimiz en az üç portresini yapan Mihri Hanım yine o
dönemlerin İstanbul'unda yetişen çok nitelikli kadınlardandır. İs tanbul'un ilk kadın ressamı olarak anılır. Onun biyografisi de en az Fikret'inki kadar acı dolu, fakat biraz daha hareketli geçmiştir.
Fikret'i içinde bulunduğu bunalımdan, kısır döngüden kurtarabilecek tek şey, yoğun bir aşk olabilirdi. Olasılıkla da bunu yaşayabileceği tek kadın Mihri Hanım'dı. Bu onun için son bir olanaktı fakat, gerçekleşememiş ya da gerçekleşmesine yaşamı yetmemiştir.
Mihri Hanım 1 885/86 yılında, Kadıköy, Bahariye sem tinde oturdukları sokağa da adı verilen, İstanbul Üniversi tesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Rasim Paşa'nın,
Rum kökenli karısından doğmuştur. Rasim Paşa, güzelliği ile de ün salan kızının eğitimine özel bir özen göstermiş; resim sanatına olan yatkınlığı ve tutkusu görüldükten sonra da saray ressamlarından Zonaro'dan özel dersler almaya başlamıştır.
Resim sanatına olduğu kadar modern yaşama da tutkuyla bağlı olan Mihri Hanım, resim sanatını kaynağından öğrenebilmek için Paris'e gitmek istemiş; törelere ters düştüğü için legal yollardan yurtdışına çıkma izni alamayınca, olasılıkla Fransa Elçisi Barrer'in hanımı aracılığıyla sahte pasaport edinmiş, ilk önce Roma'ya gitmiş; bir süre Roma'da yaşadıktan sonra Paris'e, Montparnasse'a
yerleşmiştir. Bu ara Sorbon'da siyasal bilimler öğrenimi yapan Bur salı Selami Paşa'nın oğlu Müşfik Bey'le tanışmış, onunla evlenmiş; bundan sonra, Mihri Müşfik Hanım olarak tanınmıştır. Meşrutiyet'in ilanından sonra Paris'te Maliye Ba kanı Cavit Bey'le tanışmış; Cavit Bey tarafından İstanbul'a gelmesi önerilmiştir. İstanbul'a dönen Mihri Müşfik Hanım, Güzel Sanatlar Akademisi'ne ilk kadın öğretim üyesi olarak kabul