Yazar kitabın sayfalarının birinde "Babamın ölümüyle tek bir dünyanın değil, birkaç dünyanın yok olduğunu biliyorum." diye satırlarını devam ettirmiş. Belkide en çok kıskandığım şey bu satırların anlamı oldu. Babasının var olduğu dünyaları yani yaşayıp nefes aldığı anları, adım attığı sahiplendiği toprakları, babasının dostlarını tanıma fırsatı bulduğu anları, babasının sevdiklerini görüp onlarla kucaklaşma fırsatının ellerine verildiği zamanları çok kıskandım. Birlikte geçirdikleri onca anının zihninde bu şekilde güzelce yer edinmesini, babasının onun başarılarına da başarısızlıklarına da tanık olmasını, kızının dedesinin nezdinde nasıl bir yere sahip olduğunu görmesi vs vs... Tüm bunlar benim açımdan çok kıskanılası şeyler. Birlikte zorlu da olsa bir ömür geçirip anılar biriktirip zamanı geldiğinde birini yolcu etmeye hazırlanmak da bir lütuf. Birini aniden zamansız bir şekilde (her ölüm zamansızdır) kaybetmek mi daha zor yoksa bir süreç içinde hastalıkla mücadele etmesini görüp onun acılarına derman olamamanın verdiği sancılarla onu uğurlamak mı daha çetin bir sınav bilemiyorum tabi. Her ne olursa olsun bütün babalar vakitli ya da vakitsiz ölüyor ve bizler yaşımız kaç olursa olsun babalarımızın ölümünün ardından seneler geçmiş olsa bile hala ne yapacağımızı bilemiyoruz.
Bahçıvan ve ÖlümfilissGeorgi Gospodinov
Göremediğimiz Tüm Işıklar Önce dizisi filmi mi izlenmeli yoksa kitabı mı okunmalı ikilemimde "önce kitabı okumalıyım" düşüncemi haklı çıkaran bir okuma deneyimi yaşadım bu kitapla. Anlatımı, kurgusu, karakterlerin kişilik gelişimini romanın en başından alıp en sonuna kadar ilmek ilmek dokuyup getirmesi vs. her anlamda bana on numara okuma deneyimi yaşatan kitap oldu. Dizisini izlememiş olsaydım yani sonunu bilmemiş olsaydım meraktan bayılarak okuyacağım bir kitap olurdu ki buna rağmen öyle okudum. Galiba bu kitap için enfes kelimesini kullanmam benim roman anlayışıma hiç ters düşmez. Bu kitaptan dört beş sezonluk dizi çıkabilecekken bir sezonla (yanlış hatırlamıyorsam eğer) yetinmeleri yazık olmuş.
Romanda, 2. Dünya Savaşı sırasındaki Avrupa'nın anlatıldığını ve iki ana karakterin yollarının nasıl kesiştiğini onların iç dünyalarının betimsel bir dille bizlere yansıması şeklinde okuyoruz. Romandaki zaman atlamaları ile geçmiş ve şimdiki zamanın sıkça bir arada olduğunu ve bunun karakter gelişimlerine ve savaşın uzun süreli etkilerini daha iyi görüp daha iyi anlamamıza yardımcı olduğunu görüyoruz. Tarihsel doku yani 2. Dünya Savaşı atmosferi (özellikle sivillerin yaşamı) mekanların betimlemeleriyle inandırıcı ve etkileyici bir şekilde verilmiş. Sivil hayatın parçalanması, masumiyetin yitimi, ahlaki ikilemler ve küçük insani direnişler (radyo yayınları, küçük yardımlar vs.) savaşın insan hayatına etkisini romanda açıkça gösteren başlıkları oluşturuyor. Modern savaş edebiyatında etkileyici ve unutulmaz bir çalışma diyebiliriz. Kurguya, karakter özelliklerine, olay akışına dair pek bir şey söylemek istemiyorum. Eğer sizlerde benim gibi klasik roman anlayışına sahipseniz severek ve merak ederek okuyacağınıza eminim. Anthony Doerr
Tarık Tufan Yazarın ismini çokça duymakla birlikte ilk okuduğum kitabı "Gece Açan Çiçekler" kitabı oldu. Kitap kayıplar, yarım kalmışlıklar, yalnızlık, geçmişin yüklerini omuzlarında taşıyan karakterlerin içsel hesaplaşmalarıyla ilerleyen bir hikaye yapısına sahip. Yani belirgin bir olay örgüsü yerine duyguların derinliği ve kişisel sorgulamalar ana ekseninde ilerlemiş yazar. Anlatım özelliği olarak metinler sık sık iç monologlara kaymış ve Tufan'ın şiirsel dili cümleleri kısa ama yoğun duygularla bize aktarmasına olanak sağlamış. Bu anlatım özelliklerinin yanında klasik roman akışına sahip olmasını çok isterdim. İnsanın ruhuna hitap eden, okuyucuyu kendi iç dünyasına çağıran bu kitabın derin bir olay örgüsüne sahip olması beni çok mutlu ederdi. Böyle söylüyorum ama bu kitap akıp gitmiyor anlamına gelmesin tabi. Sadece bu anlatım dilinin yanında oluşturulan olay örgüsünün basit olduğunu, daha derinlikli ve merak uyandıran bir kurgunun olabileceğini belirtmek istiyorum. İşte o zaman tadından yenmez bir eser olabilirdi bence. Zorlama bir şekilde oluşturulmuş olay akışı beni çok memnun etmedi açıkçası. Bu sebeple kitabı bir deneme yazısı gibi görebilir; her paragrafta (özellikle Halide karakterinin anlatımlarında) bir düşünce evreni keşfedebiliriz. Kitabı bitirdiğinizde büyük bir kurgu tatmini yaşamak yerine hafızalarınızda bir iç yankı bırakabileceğini söyleyebilirim. Gece Açan Çiçekler
Çiçeklenmeler Kitap aile, geçmiş yaşantılar, kayıplar, yalnızlık ve kabulleniş temaları üzerine kurulu olmakla birlikte; hüzün, umut, içsel dönüşüm gibi duyguları samimi ve anlaşılır bir dille bizlere aktaran bir eser olarak karşıma çıktı. Yazarın sade ve samimi üslubunu bırakmadan kaleme aldığı bu kitabında gündelik hayatın küçük anlarından yola çıkarak tamamladığı bir öykü görüyoruz. Kısa minimal bir anlatımın olduğu, içsel monologların yoğunlukla karşımıza çıktığı, karakter merkezli ilerleyen bir hikayenin yer aldığı, zamanın döngüselliği ve anıların akışkanlığı üzerine kurulu bir genel yapı görüyoruz kitapta. Kurgulanan öykü geri dönüşlerle ilerleyip bireyin iç dünyasına odaklanarak bir kırılma anıyla bir fark edişle sonlanıyor. Sürpriz bir son yerine derinleşen düşünce yumaklarıyla bizi baş başa bırakan bir ilerleyişi var kitabın. Ana karakterimiz çoğu zaman kalabalıkların içinde bile yalnız hisseden, kendi sesini duyabilmek için kabuklarını yoklayan kişilerden. Karakterimiz üzerinden kadın olmanın görünmez yükleri, duygusal emeğin fazlalığı ve hayatın içindeki küçük kırılmalar gerçek bir dille anlatılmış. Hikayede işlenen kayıp hissi bir dönüşüme kapı aralıyor. "Çiçeklenme" aslında bu dönüşümün bir metaforu olarak karşımıza çıkıyor. Çiçeklenme metaforu ile içsel büyüme, yaraların kabuk bağlaması, hayatın beklenmedik anlarda yeniden yeşermesi ve zamanın iyileştirici gücü üzerine güzel bağlantılar kurulabilir. Kitabın duygusal tonunda melankolik ama umutsuz değil, kırılgan ama güçlü, okurda "kendi hayatıma yeniden bakayım" hissi uyandıran bir alt mesaj gizli. Her ne kadar kitabın akışını, yazarın üslubunu beğenmiş olsam da kurgu açısından zayıf kalan bir tarafının olduğu da aşikar. Karakterimizi derin duygular taşımasına rağmen dışsal bir gelişim çizgisinde çok
Kadına yönelik sistematik baskı ve istismarın konu olduğu, toplumsal suçluluk ve vicdan temasının işlendiği gerek içerik gerek üslup bakımından nefis olan bir kitap. Yazarın uzun yıllar boyunca emekle inşaa ettiği romanının her kesimce okunması ve kadın erkek demeden insanların birçok hususta kendilerine pay çıkarması gereken ayrıntıları var. Roman gerçek bir olaydan esinlenilmiş olup toplumsal çürümenin acı boyutlarını gözlerimizin önüne seriyor. Kişilerin nasıl sadece kendi bakış açılarıyla birilerini yargıladığı, insanların sosyoekonomik durumlarının yaşantılarını nasıl etkilediği ve dünya görüşlerine nasıl yön verdiği, toplumsal ahlak ve vicdanın yaşanan olaylar karşısında nasıl yozlaşmış olduğu romanda çok güzel işlenmiş. Yazarın kullandığı bilinç akışı anlatım tekniği ile ilk defa bu romanda karşılaştım. Noktalama işaretlerinin yok denecek kadar az kullanıldığı bu teknikle Melek'in trajedisi oldukça yoğun bir şekilde anlatılmış. Yargıcın kadın düşmanlığı ve adalet sistemine dair içsel çelişkilerini ilk kısımda okuyoruz. Son bölümde ise Yalçın karakterinin Melek'i kurtarmak isterken trajik bir şekilde olaylara nasıl müdahil olduğu, toplumun üç maymunu oynadığı sırada söylenemeyen şeyleri kendi içinde nasıl dillendirdiği ve en sonunda kendince çare olarak gördüğü eylemi nasıl gerçekleştirdiğini okuyoruz. Bu üçlü anlatım romana toplumun farklı kesimlerine ayna tutan ve karakterlerin iç dünyalarıyla toplumsal eleştiriyi birleştiren sağlam bir yapısal derinlik katmış. Roman içeriğiyle, üslubuyla, cesur toplumsal eleştirisiyle Türk edebiyatında önemli bir yer edinmiş. Türk yazarlara olan ön yargımı kıran güzel bir eser okumuş oldum. Ölmeden okunması gereken kitaplardan biridir. Asılacak KadınPınar Kür