Bir daha deneyelim. Ellerini tutuyorduk ve bu mümkün olan tek sohbetti.
Ağır ağır nefes alıyordu, ağzı açıktı, gözleri de açıktı, yukarıya bakıyordu.
Yeter ki acı çekmesin, yeter ki kan olmasın, diye tekrarlayıp duruyordum içimden ve elini sıvazlıyordum. Bu hafif dokunuşun rahatlattığını, teselli ettiğini, ölen kişide son reseptörleri hayatta tuttuğunu, bir tür sohbetin sürdüğünü okumuştum.
Saatime tekrar baktığımda 3:40’tı, o da kendininkine bakıyordu, havanın aydınlanmasını mı bekliyordu, sonra bir süreliğine içi geçti, saat 4:00 oldu, sonra 4:10, sonra 4:30. Son yaptığı şey, artık konuşamıyordu, eliyle çizdiği şu yarım daire oldu. Bizi bir araya toplayıp bir şey mi söylemek istiyordu? Yoksa sadece bir arada kalmamızı mı söylemek istiyordu? Şimdi hayatımın geri kalanını bu jesti yorumlayarak geçireceğim."
Neredeyse dört ay geçmiş. Bahçenin ortasında duruyorum, artık bahar.
Tuhaf, diye düşünüyorum, babam yok ama bahar geldi.
Güllere, güller, sahibiniz yok, ama siz açmaya devam edin dedim mi?
Kiraz ağaçlarına, babam yok ama üzülmeyin, gücünüz yettiğince çiçek açıp meyve verin dedim mi? Gelecekte filizlenip meyve verecek olanın köklerine, sizinle ilgilenen kişi artık yok ama korkmayın, gökyüzünün bahçıvanı hepimizi gözetlemiyor mu (ya da deyim her ne idiyse) dedim mi?"