Ayrıca daha önce de dediğim gibi insanlar karmaşıktır.
Dışarıdan mükemmel görünebilirler ama karanlıkta korkunç şeyler yapıyor olabilirler.
Onları yüceltebilir ama sonunda hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz.
Hayal kırıklığına uğramak yerine şöyle düşünmeye çalışın:
''Onlar da kanlı canlı insanlar''
Bu, kendinize karşı daha cömert yaklaşmanıza da yardımcı olacaktır.
Bir şeyi bir mantığa oturtmanın nesi yanlış? Gayet makul bir savunma mekanizması bu.
Hissettiğiniz üzüntünün ya da kararlarınızın arkasındaki nedenleri anlamaya çalışıyorsunuz sadece.
Şişman ya da çirkin bile olsam kendimi sevmek ve varlığımı kabullenmek istiyorum. Fakat toplum bize birbirimizin kilosunu yargılamamız gerektiğini öğretiyor ve babam ne zaman birkaç kilo kaybetsem beni överdi. Daha zayıfken daha sağlıklı göründüğümü ya da daha iyi hissettiğimi sanmıyorum ama özgüvenimin daha yüksek olduğunu biliyorum.
Dostoyevski, ''Suç ve Ceza'' adlı romanında söyle der:
''Namuslu bir insanım diye övünülür mü hiç?
Herkes namuslu olmak zorunda değil midir?''
Bu söz ahlakın bir erdem olmaktan çıkıp bir gösteriye dönüştüğü anı sorgular.
Namus, insanın kendine karşı taşıdığı sessiz bir sorumlulukken,
onunla övünmek aslında bu sorumluluğun içinin boşaldığını ele veriri.
Çünkü gerçekten olması gereken bir şey, ilan edilme ihtiyacı duymaz.
Övgüye dönüşen namus, çoğu zaman başkalarının eksikliği üzerinden kurulan sahte bir üstünlüktür. Oysa ahlak, alkış beklemez; görünmez kaldığı ölçüde gerçektir.
İnsan, namuslu olduğu için değil, namussuzluğu normalleştirdiği an kendini kaybeder.