Tim Parks, Hotel Milano ile merkezine bir cenaze töreni koyar ama aslında eserin kalbinde bireyin kendi iç dünyasına, sıkışmışlığına, pişmanlıklarına değinir.
Özetle; Frank üzerinden aktarılan bir iç hesaplaşma ve onun aynaya düşen aksidir.
Eserin en güçlü “simgesi” olan otel odası, Frank için geçici bir konaklama yeri gibi başlayıp arafta kalınmış bir hücreye dönüşür.
Roman, Frank Marriot’un, eski dostu ve büyük rakibi olan(her konuda) Sandow’un cenazesine katılmak üzere Milano’ya gitmesiyle başlar ancak bu büyüleyici şehrin görkeminde geçmişin hayaletleri kahramanın peşini bırakmazlar.
Pandemi sebebiyle otelde mahsur kalan bir grup insanla mevcut alanı paylaşmak, kaotik bir atmosfer yaratırken Frank’in insan ilişkilerine dair pek çok düşüncesi de evrilmeye başlar.
Marriot, oteldeki diğer insanlarla insani ihtiyaçlarla ortak bir bağ kurmaktadır artık. Bu, Parks'ın modern insanın yarattığı karmaşık toplumsal rollerinin, yaşanan küresel bir olayla çok çabuk buharlaştığını gösterme biçimidir.
“Hotel Milano”da yeryüzü hareketsiz ve durgundur ancak kahramanımızın zihni sonsuzmuş gibi aktif olarak işlemeye devam eser; içsel hesaplaşmaları bitmemiştir çünkü.
Sonu okuyucuya bırakılan metin, tam anlamıyla bir varoluş sorgulaması; mükemmel.