Bir roman, okuruna kendisini anlatmadan önce ona bir his veriyorsa, bu zaten başlı başına bir başarıdır. Afili Hafiye, ilk sayfalarından itibaren tam da böyle bir his verir: Altında bir şeylerin kayıp olduğu, yüzeyinin altında başka bir yüzey gizlendiği, kapanan her kapının ardından yeni bir koridorun uzadığı bir dünyanın hissi. Murat Menteş, bu romanda polisiye türünü bir iskelet olarak kullanır; ama o iskelete giydirdiği et, türün alışılmış sınırlarının çok ötesine taşar.
Romanın merkezinde duran Alp Laçin O, yalnızca bir dedektif değildir; bence her şeyden önce kendini kaybetmiş birinin, kayıp şahısları arama işine sığınma hikâyesidir. Kayıp Şahıslar Bürosu'ndaki görevi bir kader gibidir: Başkalarını ararken aslında kendi izini sürmektedir. Menteş bu paradoksu hiçbir zaman didaktik bir dille öne çıkarmaz; okura bırakır, ipucu gibi serper. Bu incelik, romanın edebi olgunluğunun en güzel kanıtlarından biridir.
Hikâyenin merkezine oturan büyük soru ise zihin yakan bir yalınlıkla kurulur: Dünyada 1 milyar 800 milyon kameranın hiçbirine yakalanmamış bir kadın nasıl var olabilir? Bu soruyu soran eski hacker karakterin cümlesi — "Komiserim, bu kadın dünyada var değil" — roman boyunca bir tutam duman gibi tüter; her sahneye siner, hiçbir zaman tam olarak dağılmaz. Namevcut Hatun olarak anılan bu kadın, gerçek ile kurmacanın sınırını en çok zorlayan figürdür. Bence Menteş onu bilinçli bir absürt deney olarak değil, varoluşun kendisine yönelik derin bir metafor olarak kurgulamıştır. Kameraya yakalanmayan bir insan, aslında kaydedilemeyen, sınıflandırılamayan, sistemin dışına düşmüş her şeyin imgesidir.
Afili Hafiye'yi kalabalık ve garip karakterler evreninin asıl gücünün, bu karakterlerin birbirini dönüştürmesindeki titiz inşadan geldiğini düşünüyorum. Zihin