Bir Gün Değil, Kalbin Hatırladığı Bir Vakit: Cuma
Cuma, zamanın yedi kapısından birinin ardında duran sessiz bir eştir. Ne haftanın başlangıcı kadar acelecidir ne de sonu kadar dağınık. O, iki nefes arasındaki durak gibidir; görünmez ama hissedilir.
Sabahı, gökyüzünün kendi içine dönüp düşündüğü bir renkle açılır. İnsanlar sokaklarda yürürken yalnızca yolları değil, içlerindeki mesafeleri de kat ederler. Çünkü Cuma, takvimde duran bir gün olmaktan çok, ruhun kendine dönme ihtimalidir.
Gün ortasına yaklaştığında şehirlerin ritmi değişir. Dükkânların, sokakların ve kalabalıkların arasından yükselen görünmez bir çağrı, gönülleri aynı yöne çevirir. İnsanlar omuz omuza yürürken yalnızca bir mabede değil, ortak bir huzura doğru ilerlerler. Cuma namazı, bu günün kalbinde atan sessiz bir nabız gibidir; farklı hayatları, farklı hikâyeleri ve farklı yorgunlukları aynı safta buluşturur.
Minberden yükselen sözler, bazen insanın uzun zamandır kendi içinde duymayı unuttuğu hakikatleri hatırlatır. Secdeye varan alınlar, dünyanın ağırlığını bir anlığına toprağa bırakır. O an zaman yavaşlar; telaş susar, kalp konuşur.
Saatler ilerledikçe şehirlerin gürültüsü bile başka bir tını kazanır. Kelimeler ağırlaşır, bakışlar derinleşir. Sanki görünmeyen bir el, dünyanın üzerine ince bir sükûnet örtüsü sermiştir. Her şey aynı görünür; ama hiçbir şey tam olarak aynı değildir.
Cuma, bekleyişin bilgeliğidir. Tamamlanmamış olanla tamamlanacak olan arasındaki köprüdür. Geçmiş haftanın yorgunluğunu geleceğin umuduna bağlayan görünmez bir çizgidir. İnsan, bu çizginin üzerinde yürürken hem eksikliğini hem de sonsuzluğunu hisseder.
Belki de bu yüzden Cuma, yalnızca bir gün değil; zamanın kalbine düşen bir hatırlayıştır. Hayatın koşuşturması içinde unutulan anlamların usulca kapıyı çalmasıdır. Ve o