Sapık ses, zaten tek başına sinirleri oynatıyor... Kenan’ın sesi:
— “Bana bak bana, senin (...) tamam mı?”
Bu minvalde, cadaloz “ergeg” sesiyle, artık klâsik olmuş, 5-10 dakika, hadımağası hırçınlığıyla sövüyor, sövüyor, sövüyor:
— “Tatlım, seninkiler bu akşam tınnn! Tın oldu lan, yeminle tın oldu! Tüh Allah belanı versin! Ulan tınnn diyorum be! Tınn, tınnn, uçtular, uçtular! Kaçtılar değil lan, uçtular, uçtular! Kıçına bakma salak! (...) yerinde, onu boşver lan! Bırak su şişesine bakmayı, hayvan, he “Taşdelen” yazıyor üstünde! Hayvan, sana söylüyorum, şimdi geçmişini (...) bana; o karının göğsü kıyak değil mi? (Televizyon spikerini söylüyor, yâni aynı safta olanların en evvel bakışını!) Bana bak bana, seninkiler tınnn, bu akşam arabaları içinde tınnn! Yeminle söylüyorum! Yok yok, yutmadı, yutmaz, daha olmadı, bu gece olacak! Kızkardeşin davet etti, geliyorlarmış! Mıştırı mıştırı mış! O kadın anahtarı çevirince, uçtular, uçmadılar, uçacaklar, uçacaklar ulan, uçacaklar! Seninki “mi, mi, mi!” diyor telefonda! Ulan hayvan, kalk be, bir nara at, karın, çocukların hepsi bu dünyadan tınnn oldular, yok olmadılar, olacaklar!”
Odada bakabileceğim üç-beş bellibaşlı eşyadan başka bir şey yok. Zaten onlar anahtara alındıktan sonra, aslına bakarsanız, kamerayla gözetlemeye filân da gerek yok. Gözün neye değse, bir de kendini kamera gibi onlar için - onlara bakıyor hissetmişsem, bakışındaki oyalama niyetli durum, otomatik olarak, meselâ “sandalye” diye zihinde kelimeleşiyor. “Hee sandalye! Sen şimdi onu bırak da...” diye devam eden fasıl.
Kafanın içinde bir hoparlör, kafanın kendi sanki bir hoparlör, manyetik alan içindesin, bir müddet sonra, seni en heyecandan en rahata, en büyük korkudan gönül çelen sükûnete, robot gibi istediği şekilde oynayan