Genel olarak vâlide sultanların "saltanat" dönemi, Kanunî'nin zevcesi Hurrem Sultan'dan başlayarak Nûrbânu, Safiye, Kösem ve Turhan Sultanlar zamanında bir yüzyıl sürmüştür. Bu dönemde devlete hâkim olan Harem'in tarihi, Osmanlı Devleti tarihinin gizli kalmış yanlarını anlamak bakımından önemlidir ve son derece dramatik sahneleriyle XVII. yüzyıldan beri Fransa'da ve Türkiye'de romancılara ve tiyatro yazarlarına ilham kaynağı olmuştur. XVII. yüzyıldan beri tarihçiler, devletin çöküşünü hazırlayan faktörler arasında "kadınlar saltanatı"nı öne sürerler. Buna karşı, çocuk pâdişahlar döneminde, vâlide sultanların hânedânın devamını her şeyin üstünde tutarak devletin selâmetine hizmet ettiği iddia olunmuştur. Gerçekten de I. Ahmed'in başkadını Kösem, Ahmed'in hayattaki tek kardeşi Mustafa'yı idamdan kurtararak hânedânın devamına hizmet etmiştir.
Sayfa 274 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Kaygusuz için fırkacılık faslı kapanır. Kendisini yeniden ders-lerine verir ve sonunda 1913'te Hukuk'u bitirir. İzmir'e döner; burada uzun zamandır yaşadığı büyük aşk büyük bir hayal kırık-lığı ile sona erer. Ancak birbiri ardından yeni aşklar filizlenmekte de gecikmeyecektir (s. 114-115). İzmir'in sosyal hayatı hakkında yazdıkları ilginçtir:
"İzmir eskisinden daha sönük idi. Yahut ki bana öyle görünüyordu. İçtimâî hiçbir inkişaf olmamış, bilâkis ortalığı derin bir hüzün ve melâl kaplamıştı. Sabahtan akşama kadar günlük meşgâleler arasında dolaşmak ve geceleyin sigara ve nargile kokularile dolu kahvehanelerde oturmak... İzmir'de geçirilen hayat bundan ibâretti. Müslümanların yaşayışı o kadar yeknesak idi ki, başka bir muhite alışanlar için bu hayâta tahammül etmek müşküldü.
Koca şehirde bir tiyatro yoktu. Bir konser verildiği veyâ edebî bir müsâmere yapıldığı vâki değildi (...) Müslümanlarla Hıristiyanları ayıran hatt-ı fasıl üzerinde oturanlar, mesâfenin nispeten azlığından istifade ederek, bâzı geceler İzmir'in en mâruf semti olan Kordon'a giderlerdi. Kordon'da fazla görülen şeyler, uzun bir sahil, onun çevresinde sıralanan Kramer, Posidon, Klonaridis, Kafekorso ve emsâli gazinolarla sinemaların elektrik ziyaları ve gezintiye çıkan Rum dilberleri idi. Vapur ile İzmir'den geçen bir yolcu, bu mebzul elekrik ışıklarını karşıdan görünce, burada refah ve saadetin kaynaştığını zannederdi. Heyhat ki, o refah ve saadet yalnız Hıristiyanlara münhasırdı. Onlar aralarında husûsî müsâmereler tertip ederlerdi. Onların edebî içtimâgâhları, hattâ avcılığa aid
kulüpleri bile vardı. Evleri ekseriyetle havagazı ile tenvir olunurdu. Bizim evlerde beş numaralı lâmbalar yanar, ışıktan ziyâde, etrafa pis pis petrol kokuları saçardı."5
Hepimiz, en önemsiz ayrıntıya bile dikkat ettiğini düşünenlerimiz dahil, tıpkı bir tiyatro yönetmeninin oyununu sahneleyebilmek için başkalarının oyunlarında da kullanılmış dekor parçalarından yararlanması gibi, bizden önce başkaları tarafından sıkça tekrarlanmış sözcüklerden medet umarız. Hakikati vermeye çalışırız, ama bunun için ne kadar gayret edersek edelim, tarih sahnesinde ezelden beri oynanan oyun bir yerde gelip aklımıza takılır: savaş meydanında ölen trompetçi, düşmana süngüsünü saplayan piyade eri, gözünün feri sönmüş bir at, savaş kargaşasının tam ortasında, generallerinin çevrelediği yaralanmaz imparator. Bizim tarihle ilgilenmemiz, derdi Hilary, diye sözlerine devam et ti Austerlitz, aslında önceden hazırlanmış, hafızamıza kazınmış kalıp sahnelerle ilgilenmekten ibarettir, biz hep bu sahnelere baktık, oysa gerçek başka yerde, henüz hiç kimsenin keşfedemediği kuytu bir köşede...
Gerçek olanı anlamamıza rağmen nasıl oluyor da gerçeğin etrafında gezinerek, büsbütün yok saymayarak, belki etrafında yan yan basarak başka oyunlar oynuyoruz?