Kırmızı Saçlı Kadın'ı bitirdiğimde, içimde hem babasını kaybetmiş bir çocuğun o tanıdık öksüzlüğü hem de kaderin o kaçınılmaz ağlarına takılmış olmanın getirdiği musibet bir çaresizlik vardı. Kitap beni o eski, kurak Mahmutgata kasabasına, o kuyu kazma seslerinin yankılandığı derin sessizliğe öyle bir çekti ki, sayfaları çevirirken resmen burnuma o nemli toprağın, o ter kokusunun eziyeti geldi.
Cem’in, ustası Mahmut Usta ile kurduğu o baba-oğul bağı ve o çadır tiyatrosundaki kırmızı saçlı kadına duyduğu o ilk, o yakıcı gençlik aşkı içimi sızım sızım sızlattı. Ama beni asıl darmadağın eden şey, o kuyunun başında yaşanan o talihsiz kaza ve Cem’in ömür boyu sırtında taşıyacağı o devasa suçluluk duygusu oldu. Pamuk, Doğu’nun Rüstem ile Sührap hikayesiyle Batı’nın Oedipus mitini öyle bir ustalıkla harmanlıyor ki, insan kendi tarihinin ve babasının günahlarından asla kaçamayacağını anladığı an boğazı düğümleniyor. Yıllar sonra o kuyunun başında, geçmişin o kanlı canlı gerçeğiyle yüzleşildiğinde, kaderin o korkunç ironisi karşısında gözyaşlarımı tutamadım.
Kapağı kapattığımda, o karanlık kuyunun dibine bakıp kendi babamı, kendi köklerimi ve hayatta yaptığım o geri dönüşü olmayan hataları düşündüm. Kırmızı Saçlı Kadın, benim için sadece bir aşk ya da cinayet romanı değil; babasızlığın, suçluluğun ve bizi her saniye sinsice izleyen o kör talihin kalbimi sızlatarak anlatıldığı sıcacık, sarsıcı bir modern trajedi.