Kitabı bitirdiğimden bu yana hakkında konuşmak istiyordum, bugüne nasipmiş. Genel olarak kitaptan bahsetmek lazım gelirse, Aytmatov'un meşhur bozkırlarında, yaylalarında geçen hayatların bir hikayesi olduğunu söyleyebiliriz. Ve evet, yine sonuna gelip kapağını kapatınca bir süre boşluğa baktıran bir kitap. Şayet tanıdık duygular da varsa içinizde bir yere yerleşiveriyor fark etmeden.
Tek tek olaylardan söz etmeyeceğim ama çarpıcı durumlardan bahsetmek gerekli.
Bu hikaye doğuştan yorga bir at ve onun sahibinin birlikte tükettikleri bir ömrü anlatıyor. Kitabın başında Gülsarı'nın ve Tanabay'ın son hâliyle karşılaşıyoruz, sonra geçmişe dönüp o güne kadar neler yaşadıklarına neler hissettiklerine şahit oluyoruz bir bir. Tanabay gençliğinde sesi pek çok çıkan, celalli bir delikanlı. Parti ve savunduğu idealler için kendi kardeşine bile acımamasıyla tanınan, insanların Allah kimseye onun gibi kardeş vermesin dediği bir karakter. Gülsarı ise Tanabay'ın eline geldiğinde daha genç ama çok yetenekli bir at. Onun elinde gelişiyor, büyüyor. Herkes bu ikiliyi konuşuyor, Gülsarı gibi bir ata binmek için can atıyor. Sonra zaman geçiyor, geçmişten bugüne geliyoruz. Tanabay artık eskisi gibi genç değil ve partideki itibarı da eskisi gibi değil. Savaş yıllarından sonra kolhozun hâli, kendilerine verilmeyen değer onu çok öfkelendirir.
Sahiden de, hayatınızı adadığınız bir şeyin, bir kişinin sizinle işi bittiğinde arkasını dönmesi, zaten yapmanız gereken bir şeymiş gibi davranması ve ne canınızın ne acınızın bir kıymete sahip olmaması oldukça büyük bir hayal kırıklığı. Hikayenin bu kısmında hep esip gürleyen Tanabay'ın artık "konuşsam ne konuşmasam ne kimse ne anlıyor ne anlamak istiyor" seviyesine geldiğini, kıyameti koparacağı şeylere içinden söylenip geçip gittiğini ya da